Londra Üzerine
Düşünceler
Ağustos ayının ortasındayız ve Viyana yanıyor. 34-35 dereceye kadar yükselen sıcaklık, hele de öğlenden sonra yürümeyi zorlu bir hâle getiriyor ve yürüyerek keşfedilmesi zorunlu olan bir kentte mecburen sık sık tramvay ve metro kullanmak durumunda kalıyoruz. Kışın kimi zaman günlerce süren ve Viyana’ya dair hatıralarımda yer etmiş en olumsuz şey olan sulu karı hatırladığımda, bir şehrin iki uç iklim arasında sürüklenmesinin başat nedeninin, bir süredir Avrupa’yı kasıp kavuran sıcaklık dalgası olduğunu fark etmek işten bile değil maalesef. Profesyonel yaşamımda da ağırlıklı olarak çalıştığım iklim değişikliği, herkesin tahayyüllerinde Alplerin masalsı kış ülkesi olarak beliren Avusturya’nın Noel zamanı adeta bir kış romansına dönüşen başkentinde hareket etmeyi zorlaştıran ve eminim pek çokları için neredeyse gerçeküstü bir olay olan yüksek sıcaklığın arkasındaki en büyük neden. Öyle ya, yakın geçmişte yaz ortalaması 20 derece olan, en fazla da 27-28 dereceye çıkan hava sıcaklığının bu derecelere ulaşması başka nasıl açıklanır? Bu sıcakları gördükçe şunu fark ediyorum: Pandemi dışında neredeyse 2012 yılından bu yana her sene geldiğim ve son üç yıldır iş ve aile ajandası nedeniyle yazın ziyaret etmek zorunda kaldığım Viyana’nın serin günlerini, özellikle de sonbaharını daha çok seviyorum.
Sıcaklık dışında, bu Viyana ziyaretimi diğerlerinden ayıran çok özel bir durum var: Kişisel tarihime dair pek çok güzel ana ve hatıraya hayat veren Viyana gezilerim içinde, bir hayalimin gerçeğe dönüştüğü bir gezi bu seferki, zira bu geziyi oğlum Kerem’le gerçekleştiriyoruz. Yıllar önce, bir iş için Viyana’ya ilk kez gittiğim ve kentle neredeyse takıntılı ilişkimin başladığı 2006 yılında, güneşli bir mayıs günü Kohlmarkt Caddesi üzerinde yürümüştüm; on dokuz yıl sonra aynı yerde oğlumla yürüyeceğimi hayal bile edemezdim. Şimdi ise bir ağustos sabahı, günün erken saatlerinin görece serinliği ve ferahlığında Kohlmarkt’tan Michaelerplatz’a çıkarken Kerem’in Hofburg Sarayı’nı görür görmezki “O ne öyle?!” tepkisini görünce o ilk seyahatimi hatırlıyorum ve içimi büyük bir sevinç ve coşku kaplıyor. Bir an zihnimden, içeriğinden ve bağlamından bağımsız olarak Marcel Proust’un La Prisonnière [Tutsak] romanında Albertine için yazdığı “[E]n sıradan hareketleri bile bana, onun benden sakladığı o muazzam ve gizemli hayatın bir parçası gibi görünürdü” satırları geliyor. Pek çok ebeveyn gibi bana da bir baba olarak oğlumun başka insanlar için sıradan görülebilecek hareketleri ve sözleri muazzam ve gizemli geliyor. Kerem’in Hofburg Sarayı karşısındaki hayranlığını tüm doğallığı ve içtenliğiyle ifade edişi de benim için o büyülü anlardan biri hâline dönüşüyor. Kerem’in sarayın önünde birkaç fotoğrafını çektikten sonra Café Central önündeki turist kuyruğuna bakıp, muzipçe gülümseyip ağır ağır Albertina Müzesi’ne doğru yürüyoruz. Müzeye hemen gelmeden sağda küçük bir forma satan bir dükkân var; Kerem’e her sene oradan bir forma alıyordum. Bu kez kendi seçsin istiyorum ama beğendiği formalar içinde ona uygun bir beden bulamıyoruz ve biraz da hayal kırıklığıyla mağazadan elimiz boş çıkıyoruz. Ağır ağır Stephansplatz’a geri dönüyoruz. Ben bir kahve molası veriyorum, Kerem de dondurma; hem biraz nefes almış oluyoruz hem de Kerem’i teselli ediyoruz.
Viyana bir müzeler şehri. Öte yandan sekiz buçuk yaşındaki bir çocukla müze müze gezmek çok da anlamlı değil. Bu nedenle Kerem’le Viyana’yı gezmek benim için de yeni bir deneyim oluyor. Viyana’da bir çocuğun görmesi gereken belki ilk yer olan Prater’e gidiyoruz. Tarihi 12. yüzyıla kadar giden Prater, 18. yüzyıldan bu yana Viyana sakinleri için bir eğlenme/dinlenme alanı. Bugünkü hâline 1937 yılında gelmiş; hız trenleri, atlıkarınca, korku tünelleri ve çarpışan arabalarıyla büyük bir lunapark. Onu benzerlerinden ayıran özellik, tarihi oluşu. Günümüzde Prater’in simgesi hâline gelen ve Viyana’yı tanımlayan pek çok tarihi eser arasında gösterilen, 1896 yılında Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’in tahta çıkışının ellinci yılı dolayısıyla İngiliz Mimar Walter B. Basset tarafından tasarlanan otuz vagonlu Riesenrad (dönmedolap) bence tek başına bile bu alanı ziyaret etme nedeni.
Viyana’ya gelmişken elbette müze ziyareti yapmadan olmazdı. Nitekim Kerem’in görmekten memnun kalacağını düşündüğüm iki müzeye gittik: Naturhistorisches Museum Wien (Viyana Doğa Tarihi Müzesi) ve Österreichische Galerie Belvedere (Belvedere Sarayı/Müzesi). Viyana Doğa Tarihi Müzesi kendi alanında dünyanın en önemli müzelerinden biri. Otuz milyondan fazla objenin sergilendiği mekânda tarih öncesi dinozor ve diğer yaratık kemiklerini ve fosilleri, dünya üzerinde farklı bölgelerde yer alan irili ufaklı değerli ve yarı değerli taşları ve meraklısına çok ilginç gelebilecek kozmik sırları görmek mümkün. İtiraf edeyim, bunca Viyana ziyaretimde bir kere bile görmek aklıma gelmemişti. Tam karşısında yer alan, kendisi gibi gösterişli kardeşi Kunsthistorisches Museum Wien (Viyana Sanat Tarihi Müzesi) her sene önemli bir sanat etkinliğine ev sahipliği yapar ve ben de Museumquartier ziyareti öncesinde oraya uğrar, klasik döneme ait yapıtları gördükten sonra modern ve çağdaş sanat için Leopold ve Mumok müzelerine geçerdim.
Doğa Tarihi Müzesi ziyaretimiz sırasında benim için şaşırtıcı olan, Kerem’in beklentimin aksine dinozorlarla değil taşlarla ilgilenmesi oldu. Taşlara olan ilgisini elbette biliyordum. Her gittiği sahilden deniz kabuğu toplar, farklı şekillerdeki taşları toplayıp bize taşıtır ama ilgisinin bu düzeyde bir tür akademik boyut taşıyabileceğini müze ziyareti sırasında gördüm. Gördüğü hemen her taşın fotoğrafını çekti; devasa taşların yanında fotoğraf çektirdi.
Belvedere ziyaretinde ise Kerem’in kültürel eğitim sürecinin aslında düşündüğümden daha verimli ve etkili olduğunu fark ettim. Akşam, son ziyaret saatinde girdiğimiz için müze bayağı tenhaydı ve Kerem bu sayede belki de Mona Lisa’dan sonra dünyanın en bilinen tablosu olan Gustav Klimt’in Der Kuss’unu [Öpücük] detaylı inceleme fırsatı buldu. Bunun dışında ilgisini çeken iki tablo oldu: Richard Gerstl’den Selbstbildnis, lachend [Gülen Otoportre] ve Klimt’ten Mutter mit zwei Kindern [Anne ve İki Çocuk]. Aralarında doğrudan bir bağlantı olmamasına rağmen Kerem’in Klimt’in tablosunu Pablo Picasso’nunkilere benzetmesi üzerine niçin böyle düşündüğünü sorduğumda, bana tabloda mavi gördüğünü ve bu sebeple de Picasso’nun mavi dönemini anımsadığını söyledi. Geçen sene gerçekleştirdiğimiz Fransa seyahatinde Antibes ve Paris’te bulunan Picasso müzelerini ziyaret etmiştik ve Kerem’e tablolar hakkında bilgi verirken mavi dönemden de çok bahsetmiştim. Bu bilgileri hâlâ hatırlıyor olması hafızasının güçlülüğünün yanı sıra sanata ilgisinin de devam ettiğini göstermesi açısından beni memnun ediyor.
Belvedere’deki o kadar tablo içinden Kerem’in Viyana modernizminin kötü çocuğu Gerstl’le yakından ilgilenmesini de üzerine düşünmeye değer buluyorum. Diğer tabloları neredeyse unutup Gerstl’in tablosuna odaklanması ve hem tablo hem de Gerstl hakkında sorular sorup uzun uzun konuşması, bir sanat yapıtına bakışın nasıl yaşa, mekâna ve ana göre değişebileceğinin hoş bir örneği. Tablo, bir bakış açısıyla modelinin (ki burada Gerstl kasıt) ruhsal durumundaki dengesizliği yansıtırken, farklı bir bakış açısıyla da çocuksu ruhunu, yaşama karşı alaycı ve umursamaz tavrını yansıtıyor. Tabii yirmi beş yaşında kendini asarak ve bıçaklayarak öldüren Gerstl hakkında sekiz yaşındaki bir çocuğa bilgi verirken de uygun bir dil kullanmak gerekli. Aynı şey erotik bağlamı dolayısıyla Klimt’in bazı tabloları için de geçerli elbette.
Kerem’le Viyana’ya her gelişimde, benim için neredeyse bir tür hac ziyaretine dönüşmüş olan Sigmund Freud Museum’a gidiyoruz. Bu, Kerem için çok eğlenceli olduğunu düşündüğüm bir ziyaret değil ve açık söylemem gerekirse Viyana gezisinde kendim için yaptığım tek şey. Kerem’i müzenin yanındaki kafede ona “Alman kolası” içireceğim vaadiyle kandırıyorum. Alman kolası dediğim de dünyanın muhtemelen en butik, politik ve hipster kola/alkolsüz içecek markası olan Hamburg menşeli Fritz-kola. Maalesef kafe kapalı ve hâlihazırda sıcaktan ve Freud’dan bunalmış Kerem’i kandıracak tek şey şnitzel veya otele dönüp tablette oyun oynamasına izin vermek. Bana da otele dönüp biraz dinlenme fikri cazip gözüküyor ve Berggasse’den otele gitmek için ayrılıp tramvay durağına yürüyoruz.
Viyana’daki son günümüzde, hayattaki en yakın üç dört dostumdan biri olan ve Viyana’ya taşınan Serra ve annesi Müge teyzeyle yeni evlerinin hemen yakınındaki Café Landtmann’da buluşuyoruz. “Viyana’da Hac Yolculuğu” adını verdiğim rotayı izliyorum: Stephansplatz’dan başlayıp Graben, Kohlmarkt, Michaelerplatz, Herrengasse üzerinden Café Landtmann’a varıyorum, orada bir mola veriyorum, ardından da Sigmund Freud Museum’a yürüyorum. Bu kez söz konusu buluşma ve Kerem dolayısıyla izleyemiyorum bu rotayı ama olsun, bir şekilde Sigmund Freud Museum’u ziyaret ediyorum ve Freud’un Viyana’daki en sevdiği kafe olduğu söylenen Café Landtmann’da da bir nevi aile buluşması yapıyoruz.
The Economist’in araştırma birimi Economist Intelligence Unit tarafından her yıl gerçekleştirilen “Dünyanın En Yaşanabilir Kentleri” araştırmasının 2023 yılı sonuçlarına göre “dünyanın en yaşanılabilir kenti” Kopenhag. Son üç yılın birincisi Viyana ise Zürih’le ikinciliği paylaştı.
Tahtından inmiş ve dünyanın en yaşanabilir kenti unvanını kaybetmiş Viyana (ki “Moving to” endeksinde hâlâ ilk sırada) sıcağına ve (diğer turizm merkezleriyle kıyaslanamaz olsa da) büyük sayılabilecek turist kalabalığına rağmen hâlâ cazibesini her sokağına, her binasına dek koruyor. Daha da önemlisi, tekrarlarsam, bir oğlum olduğundan beri aklımda olan, onunla baş başa bir Viyana gezisi yapma hayalini gerçekleştiriyorum ve kent yıllardır beni kucakladığı gibi oğlumu da şefkatle ve kendine yakışır bir biçimde, asalet ve nezaketle kucaklıyor. Onunla zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Zaman Viyana’da (Ahmed Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle) Bursa’da olduğu gibi bir billur avizede değil belki ama gösterişli binaların süslemelerinde, Arnavut kaldırımlı sokaklarda, kilise çanlarında ve bir kafehaus’taki bir fincan melange’da…
Avusturya, Bülent Tunga Yılmaz, gezi, kent, seyahat, şehir, Viyana