Dünden Bugüne
Londra Üzerine
Düşünceler

Bazı kentleri yalnızca ziyaret etmezsiniz veya o kentlerde yalnızca yaşamazsınız. Bazı kentler insanın içine işler; oradan çekip gitseniz bile ruhunuzda kalıcı izler bırakır. Londra benim için böyle bir kent. İlk kez yurtdışına adım attığım, ilk kez ailemden bağımsız, tek başıma yaşadığım ve yalnız yaşamanın sorun ve sıkıntılarını kendi başıma göğüslediğim yer. Yetişkinliğe adım attığım bir hayatın ilk zorlu sayfaları 90’ların başındaki Londra’da yazıldı. Bu nedenle bu kent, kişisel tarihimde hem anlam yüklü hem de burukluğu en derin yerlerden biri ve belki de bu yüzden bir zamanlar çok sevdiğim bu kente dair her şey bana olduğundan daha farklı ve büyük gözüküyor. Onun hakkında bakış açım daha keskin. Etkilerini diğer kentlerinkinden daha ağır hissediyorum.

Paris, New York ve Londra: Çocukluğumun hayal kentleri. Paris’i kitaplarda okudum ve sanat aracılığıyla tanıdım önce. New York’u düşledim ve yıllar sonra görme şansım oldu. Londra’yı ise yaşadım. Bu üç kentin her biri arzu ve hayal dünyamın farklı bir iklimini temsil ediyordu. Onları gördükçe haklarındaki algılarım şekillendi, zamanla da değişti. Paris estetik bir iddiadır: Sakinleri ukala ve snop ama bu tutumlarını haklı çıkarırcasına da şık ve zariftir. Müzelerine gitmeseniz bile, herhangi bir sokağında bir güzellik yakalama şansınız yüksektir. New York bir enerjidir: Ham, yoğun ve neredeyse ezici. Dünyanın en çok yoran ve aynı zamanda en çok canlandıran yeridir. O nedenle Martin Scorsese’nin 1985 tarihli After Hours adlı filminde şu ifade geçer: “When it’s after midnight in New York City, you don’t have to look for love, laughter, and trouble. They’ll all find you!” New York’ta geceyarısı olduğunda aşkı, eğlenceyi ve belayı aramanıza gerek yoktur; onlar sizi bulur.

Londra bu ikisinin arasında çok daha ölçülü bir yerde durur: Nüansın, jestin, alaycı ama incitmeyen bir zekânın kenti. Aynı zamanda sizi serbest bırakır ama bu, New York’un serbestliğinden başka bir serbestliktir. New York size sonsuz bir alan sunar sunmasına, fakat bu alan içinde de sürekli kendinizi ispat etmenizi bekler. Londra’da ise sabah kalktığınız gibi sokaktaki bir kafeye dalabilirsiniz, kimse yüzünüze bakmaz. Bu özgürlük kentin özgüveniyle ve çoğulculuğuyla doğrudan ilgili.

Uzun yıllar Londra-Paris-New York üçlüsü içinde Londra’yı hep başa koyardım. Bunda Anglosakson eğitim geleneğinde yetişmiş olmanın ve kente duyduğum o ilk hayranlığının payı büyüktü. Ayrıca bu kentler içinde Londra en çok ziyaret ettiğim ve en iyi tanıdığım yerdi. Öte yandan, bugün baktığımda bu sıralamanın zihnimde değiştiğini itiraf etmeliyim.

Londra zaman zaman New York’un bile üzerinde yer alan, küresel dünyanın finans ve iş merkezidir; “başkentlerin başkenti” sıfatı taşıması boşuna değildir. Hâlâ girişimcilerin, hırslı beyaz yakalıların ve uluslararası sermayenin kıblesidir. 2025 itibarıyla dünyanın en çok ziyaret edilen üçüncü kentidir ve Paris’ten daha fazla turist çekmektedir. Üstelik son beş yıldır pek çok araştırmada “en çekici kent” ya da “en güçlü kent” gibi sıfatlarla anılmayı başarmıştır. Diğer taraftan, son ziyaretimde fark ettiğim üzere tüm bu unvanlar bizi Londra’nın bugünkü durumunu anlamada yanıltabilir. Teorinin soyutluğu ile sahanın gerçekliği birbirinden farklı şeyler.

Londra eski ve tarihi dokusuna karşın ruhen 60’lardan bu yana bir trendsetter olarak tanımlandı. Bu tanımlar 60’lardaki swinging city (“sallanan şehir”) imajıyla daha da güçlendi. Ancak bu kendinden geçiş düşünülenden kısa sürdü ve kent beklenmedik bir hızla yoruldu.

60’larda Londra’nın damarlarında adeta bir elektrik akıyordu. Carnaby Sokağı’nda her adım bir ritim, her vitrin bir manifestoydu. Tüm dünyanın bu manifestoya kapılıp kültürleri ve toplumları sonsuza dek değiştireceğine inanılıyordu. Öte yandan hiçbir coşkunun ateşi sonsuza kadar yanmazdı; ateş büyük olduğunda kül de o kadar derin olurdu ve işte, Londra da bu gerçekten kurtulamadı.

70’lere geldiğinde petrol krizi ekonomiye diz çöktürmüştü. Grevler şehri dondurmuş, IRA bombaları sokaklara korku ekmişti. Londra artık dans etmek için değildi; hayatta kalmak için sallanıyordu. Zaten 60’ların karşı kültürü de yorulmuştu. Uyuşturucunun vaat ettiği cennet pek çok kişi için mezara dönüşmüştü. Çiçek çocuklar solmuş, sloganlar anlamsızlaşmıştı.

70’lerde Londra punk’ın çığlığıyla sallanmayı bırakıp tüm şiddetiyle sarsılıyordu. Punk “Bu kent çürüyor” diye haykırıyordu. Bu, yeni bir stilin doğuşundan çok bir kentin ölüm ilanıydı. O yıllarda, tüm çürümesine ve sorunlarına karşın hedonist bir halüsinasyon içindeki New York ise parlıyordu. Studio 54, Andy Warhol, disko: Dünyanın gözleri Atlantik’in öteki yakasına kaymış, Londra tacını sessizce bırakmıştı.

70’lerin sonu ve 80’lerin başından itibaren Margaret Thatcher’ın politikalarıyla Londra başka bir şekilde sallandı. Kenti, toplumun değil bireyin, hayalin ve idealin değil paranın konuştuğu yeni bir ruh şekillendirmeye başlamıştı. Kent bazı köşelerinde zenginleşti ama o eski ruh (o özgür, cüretkâr, herkese açık ruh) artık yoktu.

Londra ölmedi tabii. Hiçbir büyük kent gerçekten ölmez. Sadece bir süre kendi içine çekildi, bekledi ve 90’larda Cool Britannia adı altında yeniden ortaya çıktı. Fakat 60’ların öncü ve ham enerjisi bir daha geri gelmeyecekti.

90’ların ikinci yarısında Tony Blair’in New Labour’ıyla ortaya çıkan kültürel hamlede Londra yeniden küresel düzeyde baş rol üstlendi. Herkes 60’ların efsanevi Swinging London mitinin yeniden yaratılıp yaratılamayacağını merak etmeye başladı. Vanity Fair’in 1997 Mart kapağında Liam Gallagher ile Patsy Kensit’in fotoğrafına eşlik eden “London Swings Again” (“Londra Yeniden Sallanıyor”) manşeti, bu beklentinin ne denli güçlü olduğunun göstergesiydi.

Ama bu son parıltıydı. Cool Britannia gerçek bir kültürel canlılık taşısa da siyasi araçsallaştırma onu tüketmekte gecikmedi. Hareketin sembolleri (Oasis ve Blur’un dönemsel başarıları, Tracey Emin ve Damien Hirst’ün gürültülü sanatsal girişimleri, sinemanın gözde romantik komedileri) bu büyük iddiayı taşıyamadı. Prenses Diana’nın ölümü ise kapanan bir dönemin göklerden indirilen bayrağı oldu. Blair’ın 2003’te Irak’ı işgal etmesinin ardından o kültürel iyimserliğin politik zemini de çökmüştü. Cool Britannia’nın adı anıldıkça Blair’ın yıkılmış itibarı peşinden geliyor. Tarihsel hafıza merhametsiz.

Cool Britannia’yla Londra son kez sallanmıştı. Bir akşamdan kalma gibi, bu sallanıştan sonra kent düşmedi ama etkileri hâlâ devam eden bir şekilde sendelemeye başladı. Bütünlüklü ve kendine güvenen o kültürel coşku yerini daha karışık, daha karmaşık bir gerçekliğe bıraktı. Brexit sonrasında kent Avrupa’nın çekim merkezi olmaktan çıktı, Avrupa’dan koptu. Küçük konser salonları ve kulüpler kapandı, pop kültürünün üretildiği hayati mekânlar yok oldu. Finansal gücünü koruyan fakat kültürel özgüvenini yavaş yavaş yitiren bir kente dönüştü Londra. Acı ama bu belki de Londra’nın son yıllarının en doğru portresi.

Tabii kentin bu kırılganlığına paralel bir başka fenomen de boy gösterdi, onu da atlamamak gerekir: Londra’yı suç sarmalına saplanmış, artık tanınmaz hâle gelmiş bir yer olarak sunan ve giderek aşırı sağın ideolojik malzemesine dönüşen “Londra nefreti” akımı. Göçmen karşıtlığını körükleyen ve kentin kozmopolit karakterini ve Belediye Başkanı Sadiq Khan’ı hedef alan bu dalga, gücünü hâlâ sosyal medyadan alıyor. Trust for London CEO’su Manny Hothi’nin deyişiyle, bir zamanlar çokkültürlülüğün simgesi olan Londra bugün çokkültürlülük karşıtlığının en görünür simgesine dönüşmüş durumda.

Tüm bu tarihsel ve kültürel analizlerin ötesinde, şahsi gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki son on yıldır düzenli olarak gittiğim bu kenti her seferinde bir öncekinden biraz daha kaotik ve karakterini kaybetmiş buluyorum. Bunda Dubai’de yaşıyor olmamın etkisi elbette var. Çeşitli kentsel yaşam kalitesi endekslerinde dünyanın en temiz kenti unvanını son altı yıldır hiçbir kente bırakmayan, rafine bir yaşamı ve fiziksel düzeni öncelikli bir kentsel politika olarak benimseyen bir kentte yaşadığınızda kıyaslama eşiğiniz doğal olarak yükseliyor. Öte yandan yalnızca Dubai’yle değil, pek çok büyük Avrupa kentiyle kıyasladığımda da tablo benzer görünüyor: Londra sosyal medyada yapay olarak gösterildiği kadar değilse de yapısal bir dizi sorunla boğuşmakta.

Bir zamanların stil başkenti bugün sabah üzerine ilk bulduğunu giyip çıkmış kalabalıkların uğrak yerine dönüşmüş. Daha kötüsü, bu rüküşlük artık bilinçli bir tutuma, adeta kimliğe dönüşmüş durumda. Dayatılan bir şıklığı reddedip kendi yolunu bulmak özgürlük sayılabilir ama Londra’da estetikten vazgeçmek stil tercihi değil, büyük bir bitkinliğin belirtisi gibi duruyor. Nitekim Londra, Paris’ten daha fazla turist çekse de turist başına yapılan harcamada Paris önde. Bunun kente dair pek çok şeyi anlatan bir gösterge olduğunu düşünüyorum.

Tüm bunlara rağmen haksızlık etmek de istemem. Beklentiler ne kadar büyük olursa hayal kırıklıkları da o kadar büyür ve Londra’yla ilişkimi muhtemelen hâlâ derin beklentiler belirliyor. Objektif bakmaya çalıştığımda da kentin bir biçimde büyüsünü koruduğunu görüyorum. Güneşli bir cumartesi günü Notting Hill’de adım atacak yer bırakmayan kalabalığın içinde yürürken, The Clash’in 1979’da bu şehrin sesini ve ruhunu yakaladığı “London Calling” adlı parçası kulağımda çınlıyor: Kırk yılı aşkın bir süre sonra dahi Londra hâlâ çağırıyor ve insanlar bu çağrıya kulak vermeye devam ediyor.

{fold içindeki fotoğraf: Bülent Tunga Yılmaz, 2026}

Bülent Tunga Yılmaz, İngiltere, kent, Londra, New York, Paris, şehir