Londra Üzerine
Düşünceler
“biz üç güzel kardeştik ve ölüm
ölüm en gencimizdi bizim
bize doğunun büyük şiiri kaldı”
—Hilmi Yavuz, Doğu Şiirleri
Aralarında herhangi bir coğrafi, kültürel ve tarihsel benzerlik olmasa da ne zaman Avrupa’nın “Doğulu” kentlerini ziyaret etsem bir yanım hep Türkiye’deki “Doğunun kentleri”ni hatırlar. Bu hatırlama büyük oranda Doğulu kentler arasında var olduğuna inandığım duygusal/içsel bir bağdan kaynaklanır. Bu bağ Doğulu kentlerin tarih boyunca yaşadığı politik, toplumsal, kültürel ve ekonomik felaketler, ölümler, yıkımlar ve bunların sonucu olarak yaşanan acılar ve hüzünler tarafından şekillenir. Nerede olursanız olun, Doğuya gittikçe derin bir hüzün ve yoğun bir acı hissi sizi takip eder. O bütün Doğu romantizmi ve güzelliğiyle Prag, bütün görkemiyle Budapeşte veya Varşova veyahut türlü yoksunluğuyla Diyarbakır, Mardin, Kars… Doğunun kentlerinin aralarında Akdeniz kentlerinde olduğu gibi, onları neredeyse kültürel ve coğrafi anlamda kardeş yapan, o çok güçlü bağ yoktur belki ama onları bir tür ruh kardeşi yapan görünmez fakat hissedilen ulvi bir bağ bulunur.
Benim Avrupa’nın doğusuyla tanışmam bir Prag ziyaretiyle, Türkiye’nin doğusuyla tanışmam da bir Kars ziyaretiyle başlar. Her iki kent de bu ilk buluşmanın üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen anlarımda bir Çaykovski senfonisi gibi şiirsel ve hüzünlü bir kış masalını yaşatır. Hele de kar varsa Kars’ın haraplığı da fukaralığı gibi bir başka gözükür insanın gözüne. Prag’da da, tüm o gotik, barok ve Art Nouveau görkemin dışında kalan, komünist dönemin mirası bölgeler ve binalar ezilmişiliğin, esaretliğin nişaneleri olarak gözümün önünde belirir.
Budapeşte’yi, Varşova’yı, Bratislava’yı da Ağrı’yla, Iğdır’la, Erzurum’la veya Van’la zihin ve duygu dünyamda buluşturan dedir? Doğu, politik ve kültürel bir algının ötesinde, duygusal bir düzlemde, tahayyüllerimizde oluşturduğumuz bir iklimin adıdır. O yüzden de resmi olarak Doğu Anadolu Bölgesi’nde bulunan Tunceli, Bingöl ve Bitlis’le beraber Güneydoğu Bölgesi’nde yer alan Diyarbakır, Siirt ve Mardin de Doğudur bizler için. Mesela coğrafi olarak aynı bölgede olmasına rağmen Gaziantep Doğu değildir; tıpkı Viyana’nın Bratislava’dan kırk beş dakika, Budapeşte’den üç saat uzaklıkta olmasına rağmen bir Doğu kenti olmaması gibi. Viyana Avrupa’dır; geçmişte Habsburgların başkenti olarak Doğuyu yönetmiş, belirli oranda da ondan etkilenmiştir ama hiçbir zaman Doğu olmamıştır. Yemeği, kültürü ve toplumsal yaşamıyla da Gaziantep Levant’dır; bir Doğu değil bir Levant kentidir. Mutfağı, ruhu ve ticari zekâsıyla Halep ve Beyrut’un kardeşi, İskenderun’dan Lazkiye’ye uzanan o kadim Akdeniz hinterlandının bir parçasıdır. Doğunun hüzünlü ve sürgün iklimine değil Levant’ın ticarete, çeşitliliğe ve Akdeniz’in sıcaklığına açılan ruhuna aittir. Antep Ankara’nın, Levant Akdeniz’in doğusudur. Viyana da Paris’in doğusundadır. Algı coğrafi konumun ötesine geçer.
Doğunun şehirleri kadim şehirlerdir. Tarihsel olan ile güncelin birbirine karıştığı, geçmişten yankılanan ağıtların yakın tarihin ve günümüzün sessiz çığlıklarıyla birleştiği, asalet ile marabalığın, zenginlik ile yoksulluğun, tarihsel görkem ile günlük olanın sıradanlığı arasına sıkışmış kendine has bir coğrafyadır. Bu kadimlik, Prag’ın, altın şehir gibi görünen ancak önce Nazilerin sonra da komünist rejimin sert ve acımasız bir temizlikle silip attığı Alman ve Yahudi mirasının hayaletleriyle dolu sokaklarında hissedilir. Budapeşte’nin görkemli Buda Tepesi’nden bakarken, nehrin diğer yakasında, faşizmin kurbanlarının anısına dizilmiş o ayakkabıların sessiz adımlarını dinlersiniz. Bir harabeden yeniden inşa edilen Varşova’da Stare Miasto (Eski Şehir), Doğunun dayanıklılığının ve acıyı güzelliğe dönüştürme iradesinin bir abidesidir. Taşın ve gümüşün mücevheri Mardin gibi, yeniden inşa edilen Varşova da asi ve cüretkâr bir hatırlayışla tarihe direnir.
çizim: Ali Murat Kökat
Diyarbakır’daki Meryem Ana Kilisesi’ni ziyaret etmek için kaybolduğum daracık, labirenti andıran sokakları ve adeta yıkılmamak için birbirine dayanmış dökük evleriyle, sadece refahın, insanca yaşamın ve Türkçe’nin değil, gündüz vaktinde bile gün ışığının ulaşamadığı Sur’daki Lalebey Mahallesi’dir Doğu… Mahalleden yürüyerek sadece beş dakika sonra çıktığınız ana caddede gelinlere kilosu kadar takılan altın ve ziynet eşyalarından gözlerin kamaştığı dükkânlardır. Prag’da, Eski Şehir Meydanı’nı dolduran turist kalabalıklarının cıvıltısından sadece birkaç adım ötede, Josefov’un dar sokaklarına girer girmez içinize çöken o derin, ağır sessizliği hissetmektir. Burada, artık büyük ölçüde boş olan sinagoglar, bir zamanlar bu şehrin dokusuna işlemiş olan bir halkın ve kültürün yok oluşunun sessiz anıtları gibi yükselir. Bu tezat Prag’ı ve Diyarbakır’ı çarpıcı ve hüzünlü bir tezatta birleştirir.
Sevdaları, düğünleri bile hüzünlü, sadece yemekleri değil yaşamları da acı dolu olandır Doğu… Her türkünün korkunç bir ağıt, her ağıtın bir şiir olduğu iklimdir Doğu… Ve bu ağıtlardaki acı sınırları aşar: Budapeşte’deki Terör Müzesi’ndeki hücrelerin çıplak duvarlarına asılı soğuk ve sessiz çığlığıyla tutsaklık, Doğuda iklimden ve sözcüklerden bağımsız ortak bir duyguya dönüşür. Doğu kayıp hayatların ve esaretin ağırlığıyla ezilenlerin vatanıdır.
Batıda yaşayanları için gurbet, sürgün ve zorunluluktur Doğu. Bir coğrafyada Hakkari’de Bir Mevsim olurken, başka bir coğrafyada, Polonya’da Wschód olur. Kendi insanları için, kendi topraklarında, kendi elleriyle kurulan bir sürgündür Doğu…
Seyahatlerimde, gittiğim yerlerde gün doğumunu seyretmek için çok erken kalkarım. Şafak dünyanın her farklı ikliminde, farklı coğrafyasında kendine özgü bir şekilde ve renkte söker. Hilmi Yavuz’un dediği gibi, “suyun şafağa dönüştüğü” coğrafyadır Doğu.
Diyarbakır’ın Hasan Paşa Han’ındaki renk renk tespihlerin kamaştığı dükkânların misafirperverliği, örneğini çok az gördüğümüz esnaflık içinizi ısıtır. Suriçi’ndeki labirent sokakların ağır yükü ve Sur sokaklarının karanlığı karşısında nefes aldıran, insanı toprakla ve suyla barıştıran bir mabet olan Hevsel Bahçeleri, Doğunun hâlâ bereketli, hâlâ hayat taşıyan bir yüzü olduğunu hatırlatır. Öte yandan 75. Yol, Ataşehir benzeri bir mahalledir; tüm kentleri birbirine benzeten kişiliksiz Türkiye kent mimarisinin tipik yüzünü gösterir size. Prag’da, Charles Köprüsü’nde Nâzım Hikmet’in “ölen bir yıldızdan uçup gelen kuşlar”a benzettiği heykeller arasında yürürken, Prag’ın banliyölerini kaplayan Panelaki binalarını görürsünüz. Benzer bir mimari, Prag ile Bratislava veya Varşova arasındaki farkı da ortadan kaldırır; her şey bir demir perdeyle örtülmüştür.
Ciğer, lahmacun ve kebap, “Taş yerinde ağırdır” sözünü haklı çıkarırcasına daha bir lezzetlidir ama bir lezzet diyarı olarak Doğu bir başka kadim şehre, Siirt’e uzandığınızda da devam eder. Balı, fıstığı, perde pilavı ve büryan kebabıyla lezzet diyarı Siirt… Siirt’te lezzet damağa, desen ve nurla ilmek ilmek örülen kilim ve battaniye de göze hitap eder.
Tarihi Urartulara Perslere kadar giden, adı Büyük İskender’in önemli komutanlarından Bediis’ten gelen kadim Bitlis… Savaşın beş minare dışında her şeyi yıktığı bir kentte bunun üzerine bir türkü yakılır.
çizim: Ali Murat Kökat
Bir masal kahramanı Mardin… Taştan oyulmuş bir mücevherdir ama Doğunun kalıtını yüklenmiş bir kenttir de.
Ve Berlin’de bir akşam, Kreuzberg’de lahmacun yemeğe girdiğim kebapçının duvarındaki resimlere bakıp “Abi, Tuncelilisiniz galiba” dediğimde, sert bir şekilde “Dersim, Dersim orası” diyen abinin memleketi… Munzur suyu nasıl akar hâlâ hatırlıyor mudur? Belki artık babasının anılarında bir gözyaşıdır sadece…
Doğunun kentlerinde zaman farklı bir düzlemde hareket eder. Zaman durgun bir su gibi akışına başlamamış ve gün henüz sıcak çorak toprakları kavurmamışken, bir yandan Hakan Yılmaz Hocam’ın sesinden “Gule” türküsü yankılanır, bir yandan da Eric Satie’nin “Gnossiennes: No. 1: Lent” parçasını duyarım. Paris ile Doğunun nasıl bir araya geldiğine şaşarım. Uzaktan dağlar, geçit vermeyen dağlar adeta açılır ve “Gnossiennes No. 3”le içlerinden geçerim. Sonra da Smetana eşliğinde Vitava Nehri’ne ulaşırım. Bir anda Janáček’in piyano tuşlarıyla yazdığı “Intimate Letters”ı duyulur ve Prag Baharı’ndan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’yle, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’yla hatırlanır.
Bilmiyorum oraya, Doğuya bir daha yolum düşer mi?
Doğuya dair bugün hatırladıklarım, Schwedenplatz’da Tuna üzerinden Viyana’dan Bratislava’ya giden botları görüşüm ve Prag’ı, Budapeşte’yi ve Varşova’yı ziyaretlerimden ileri gelen bölük pörçük hatıralardır.
Bir soğuk Kasım gecesinde Elazığ’dan Diyarbakır’a uzanan zifiri karanlık bir yolda hissettiklerimdir Doğu… Van’daki bir kahvaltıda otlu peyniri sardığım tandırın tadı, kadınların ellerindeki tandır yanığıdır. Ve onlar ki yana yana ağlayan, ağıt yakan ve Hilmi Yavuz’un deyişiyle “mektuplarda birer hasretten ibaret”tir.
Her sabah yırtık pantolonuyla Diyarbakır Hilton’un kapısında kâğıt mendil satmak için bekleyen, otelde konakladığım süre boyunca her gün iki paket mendil aldığım ve ara ara rüyalarıma oğlum Kerem’in hayali olarak giren çocuktur Doğu…
Bugün, tüm o Doğu seyahatlerimin üzerinden sanki yüzyıllar geçmiş gibi. Bilemiyorum, Prag dışında Doğunun o kentlerine bir daha yolum düşer mi? İtiraf edeyim, Budapeşte’ye veya Varşova’ya düşebilir de Bitlis’e, Siirt’e veya Elazığ’a düşmez, zira ne ben artık o eski benim ne de söz konusu kentler kadim tarihin mirasçıları.
Yine de her şeye rağmen emin olduğum bir şey var: O kentlerin, Hilmi Yavuz’un dediği gibi, bir “büyük şiiri” vardır.
Şiir… Bu da az buz bir şey değil.
anı, Avrupa, Bülent Tunga Yılmaz, Doğu, hatıra, kent, şehir, Türkiye