fotoğraf: Ali Safa Korkut
Balkon

Ne zaman önünden geçecek olsam, özellikle sefaleti iliklerime kadar hissettiğim öğrenci yurduna yürüdüğüm yağmurlu akşamlarda, bir süre durup bu evi izlerim. Balkon fetişisti olmamdan ve bu evin de çok güzel bir balkona sahip olmasından kaynaklanıyor olabilir bu. Sokağa açılan büyük ve geniş balkonlar içimi huzurla dolduruyor. Üstelik o balkonların demirleri üzerinde sokağı izleyen saksılar da varsa estetik doyumun zirvesini yaşıyorum. İleride bir gün kendime ait bir evim olması gerektiğinde ev ararken dikkate alacağım ilk kriter mutfağının genişliği değil balkonunun güzelliği olacak kesinlikle. Balkonda olmak bana kendimi iyi hissettiriyor. Filmlerde yapılan cennet tasvirlerinde olduğu gibi başaklarla dolu bir tarlada ellerini iki yana açarak koşanlar gibi özgür hissediyorum kendimi.

Küçükken, içinde kışın yakmak için biriktirdiğimiz kartonlar bulunan balkonu yakmam ve kartonlarla birlikte balkon demirine asılı bulunan salıncağımızın da yanması, bir balkona bakınca aklıma ilk gelen ve içimi burkan anılardan biri —bizim balkonumuz da çok güzeldi çünkü. Belki de bu durum balkonlara karşı acı-tatlı bir özlem duymamı sağlıyor ve bu özlem de içimde bir sevgiyi filizlendiriyordur. Balkon sevgisini.

Bugün arama motoruna adını yazınca karşınıza molotofkokteyliyle yakılmış arabalar, kolluk kuvvetleriyle çatışan gençler, mafya hesaplaşmalarında can veren insanlar ve uyuşturucu ticaretinin had safhada olduğunu gösteren fotoğraflar çıkacak kadar getto bir mahallede oturuyorduk. Böyle bir mahallede yaşıyorsanız yoksul ve kalabalık bir aile olmanız da kaçınılmaz oluyor zaten. Kaymakam olan ve kendi oğullarından başka herkesin devlet memuru olmasına vesile olan dedemin, nasıl olduysa babama bırakmayı akıl edebildiği iki gözden oluşan bir apartman dairesinde oturuyorduk.

Sanırım aylardan aralıktı ve yeni yıl arifesindeydik. Yoksulluktan kırıldığımız zamanlardı. Yakacak alacak parayı henüz bulamadığımız için, şehirlerarası otobüs şoförlüğü yapan babam, sefer dönüşlerinde, otogarda bırakılan karton kutuları, kışın sobada yakalım diye eve getirirdi. Annem de bu kartonları, görece diğerinden daha büyük olan ve hepimizin birlikte yattığı oturma odasında bulunan balkona koyardı. Ayrıca bu balkon, büyük oluşu sebebiyle, yorgan şiltesinden halat yaparak çamaşır iplerinin geçtiği demire astığımız ilkel salıncağımıza da ev sahipliği yapıyordu.

Küçük ve nerede durup nerede koşacağımı bildiğim için annem, babam ve akrabalarımız tarafından her zaman efendi, uslu olarak bilinen ama içten içe çeşitli kaoslar planlayan beyaz tenli ve ‘bonus’ kafa denilebilecek kadar kıvırcık saçlı bir çocuktum.

Güneşin doğmaya başladığı saatlerde uyandığım bir gündü. Kardeşlerimden önce uyandığım için onlar uyanana dek sıkıntıdan patlayacağımın bilinciyle, bir süre tavanı izleyerek sıkıntımı gidermek için yapabileceğim şeyleri düşündüm. Saat muhtemelen altı sularıydı. Aklıma balkondaki salıncakta sallanmaktan başka bir fikir gelmedi. O zamanlar, şimdi beş yaşındaki çocukların dahi ellerinde bulunan akıllı telefonlar, tabletler yok. Varsa bile bizde yok.

Sekiz kişinin yan yana yattığı yer yatağından, üzerine basıp da kimseyi uyandırmamak için parmak uçlarıma basarak çıktım. Benim için bu da bir oyundu. En dar açıdan bile eğlenmek için kendime bir pay çıkarmayı başarıyordum. Yerde yatanları mayın olarak hayal etmek (içinde bulunduğunuz coğrafya ve yaşadığınız mahalle sizi kan ve ateşe öylesine alıştırıyor ki altı yaşında bir çocukken bile mayın nedir bilmekle kalmıyor, onu ‘oyun’ olarak gördüğünüz etkinliklere meze ediyorsunuz), üzerlerine basmadan olay yerinden ayrılmamı kolaylaştırıyordu.

Bir güvercin kadar tedirgin ve bir karasinek kadar duyarlı bir tavır takınarak mayınlara basmadan yataktan çıkmayı başardım. Balkon kapısına kadar ilerlemiştim, ancak salıncağa ulaşmak için geçmem gereken son bir engel daha vardı. Zira ‘tarihi’ denebilecek kadar eski olan ahşap balkon kapısının kolu, bir tribünün gole giden futbolcunun arkasından çıkardığı ses kadar gürültülüydü. Bu durumda ben de kaleciyle karşı karşıya kalmış ve topu atacağı köşeye karar vermesi gereken santrfor oluyordum. Kolu indirmemle kapının öteki tarafına geçmem bir oldu. Balkon penceresine kafamı, kafamın iki yanına da ellerimi dayayarak camın öteki tarafına baktım, kimse uyanmamıştı. Bu, golü attığım anlamına geliyordu. Hedefe ulaşmak için görevleri başarıyla tamamlamıştım. Şimdi solumda kışın yakılacak kartonlar, sağımda da salıncak bulunuyordu. O saatte uzayda bir ben bir de Allah uyanıktık sanki. Bir an, dünya bana kalmış gibi hissettim ve salıncağa oturup sallanmaya başladım. Artık özgürdüm. Salınırken saçlarıma sürtünen rüzgâr, dünyanın sahibi gibi hissettiriyordu bana kendimi. En azından kendi dünyamın.

Sallanırken, gözüm bir an yerdeki çakmağa ilişti. O andan sonrasını hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey balkondaki yangın karşısında ne yapacağımı bilmediğim için içeride uyuyan ve o sırada sadece dokuz yaşında olan ablamı uyandırdığımdı. Kulağına “uyan balkon yanıyor” diye fısıldadım. İlk anda anlamsız bir surat ifadesiyle yüzüme baktı, sonra perdenin arkasından yükselen dumanları görünce fırlayıp annemi uyandırdı. O balkonda ne kışın yakacağımız karton kaldı ne de çamaşır iplerinin geçtiği demire astığımız salıncak… Yakmıştım, bir an kendimi sahibi gibi hissettiğim dünyayı. En azından kendi dünyamı.

Ali Safa Korkut, balkon, çocukluk, ev