fotoğraf: Felstone (CC BY-NC-SA 2.0)

Šum ve
Psikotik İvmecilik

Sosyal bilimler öğrencileri olarak hepimiz Slavoj Žižek’i ve onun hakkında yazılanları istesek de istemesek de okuyoruz. Hâliyle onun Slovenyalı ve başkent Lübliyana çıkışlı olduğunu da biliyoruz. Ve yine Žižek etkisiyle Lübliyana’da Lacancı bir entelektüel jenerasyon yetiştiğini söyleyebiliyor ve bunun somut örneği olarak Lübliyana Psikanaliz Okulu’nu verebiliyoruz. Lübliyana’da bu geleneğin aksi yönünde mütevazı bir “çıkış projesi”nin var olduğu bilgisi ise radarımızdan kaçıyor.

Šum (Slovence “gürültü”) Lübliyana merkezli bir kolektif sanat oluşumu ve teori-kurgu dergisi. 2013 yılında Slovenya’da bir grup sanatçı ve kuramcı tarafından tohumları atıldığından beri çevrimiçi olarak erişilebilir içerikler üretmeye devam ediyor. Tüm çalışmalar (olması gerektiği gibi) herhangi bir ticari yayınevi dayanağıyla değil, Slovenya’daki çağdaş sanat kurumlarından oluşan ortak yapımcı ağının desteğiyle yürütülüyor. Derginin tüm sayıları çevrimiçi ve ücretsiz erişilebilir durumda. Kurucu editör Tjaša Pogačar’a göre dergi çağdaş sanat, teori ve kurgu arasında bir çeşit solucan deliği işlevi görüyor.

Son on yılda spekülatif kurgu yönelimli deneysel kuramlara ve post-feminizme dayanan Avrupa merkezli birçok farklı oluşumun ortaya çıktığını görebiliyoruz. Laboria Cuboniks kolektifinin sayısız dile çevrilen “Zenofeminizm: Yabancılaşma İçin Bir Politika” adlı manifestosunu temel alarak düşünce üreten zenofeministler, Berlin’de ortaya çıkan XenoEntities Network ve CCRU’dan tanıdığımız Kodwo Eshun’un Londra’da kurduğu The Otolith Group bunlara birer örnek. 90’ların siberfeminizmi ve Donna Haraway’in siborg figürü üzerine çalışmaları, CCRU’nun hız kozmozu ve teori-kurgu kavramları, Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin arzulama-makineleri kavramı, “Doğa verili değildir ve yeniden tasarlanabilir” önermesini (anti-doğalcılık) kodla, imgeyle ve metinle sınadı. Sanat, kuram ve kod aynı devreye bağlanınca da eleştirinin dili adeta bir yazılım gibi iş görmeye başladı.

Maks Valenčič Šum dergisinin yazar ve editörlerinden. Bir medya teorisyeni. “Psikotik ivmecilik” adını verdiği kavram vasıtasıyla ivmeciliği politika şemasından çıkarıp psikanalitik bir bağlama yerleştiriyor. Psikotik kelimesi bu bağlamda elbette bir patolojiye işaret etmiyor. Daha çok, gerçekçiliği [realism] “olan olmuş” ifadesinde temellenen, olguları kavramada hep geç kalan bir bakış açısına çeviren bir niteliğe sahip. Gerçekçiliği bir ceza gibi görmek yani odağımız dağıldığında, kontrolü kaybettiğimizde ortaya çıkan bir bakış açısı olarak kavramak, “dışarısı” dediğimiz şeyi arayüzü tarafımızca kurulmadığından bizi aşan bir düzenleme hâlinde görmeyi mümkün kılıyor. Dışsal değişkenlerin sabitliğini kabullendiğimiz zaman inşa gücünü yitirdiğimizi de kabullenmiş oluyoruz.

Psikotik ivmecilik ifadesindeki “ivmecilik” kapitalizme gaz vermekten ibaret değil; düşleri yoğunlaştırmak, yeni bir arayüz oluşturmak ve dışsal kısıtların çekim kuvvetini kırmakla ilgili. Buna “rüyayı rüyasılaştırmak” diyebilir ve ivmelenmenin motorunu bu bağlama yerleştirebiliriz.

Bu noktada Valenčič’in “Kodlama Sanatı” adlı makalesi ilerici bir hamle olarak görülebilir. Makalenin ana savı adı gibi net: Sanat temsil değil kodlamadır. Sanatçı kurgulama ve hiper-inanç [hyperstition] vasıtasıyla dünyayı betimlemek yerine onu oluşturan örüntüleri yeniden yazar. (Reza Negarestani, Patricia Reed ve Alan Kay bu düzlem üstünde orijinal birer düşünsel hat kuran düşünürlerden bazıları.) Çıkılan fikir şudur: Bilgisayar bilimi kurallardan dünyalar türetiyorsa, sanat da kodlardan dünyalar türetebilir. Diğer bir deyişle seyirden inşaya kayan bir estetiğin temellerini deşebiliriz. Bu estetiğin araştırma nesnesi ise gerçeklik değil, gerçekliği mümkün kılan kodların kendisi olacaktır. Bu iddia, sözü edilen makalede şu şekilde kayda geçiyor:

“Gerçekliğin yalnızca iki tutarlı teorisi var. Birincisi, temel olarak bir makinenin içinde olduğumuz teorisidir. Makinenin bir parçasıyız ve onun parçası olmayan hiçbir şey yok. […] Bu dünyada mucizeleri açıklamak oldukça zor. […] Diğeri ise bir rüyada yaşadığımız teorisidir: Sihir mümkündür ve mucizelerin bu denli nadir olmasının sebebi rüya görme şeklimizdir.”

Kapitalizm yapısal olarak psikotikleşiyor. Kapitalizmin otonom bir ivmelenme arzusu var ve bu arzu sembolik olanı aşındırıyor. Sembolik olan çöktüğünde (bundan kasıt ortak bir gerçeklik algısının yitişidir) insanlar bu gediği kapatmak için yeni tipte gerçeklik sistemleri inşa etmeye başlar. Komplo teorileri, distopik kurgular ve asparagas siberâlem haberleri bu durumun sonuçlarıdır; sanrılardır.

Valenčič sanatçının toplumsal bağın dışında çalıştığını ve kurgunun dünyayı betimlemekten çok onu kodlamanın bir yolu olduğunu söylüyor. Kurgu ile ivmelenme bu “dış-varoluş”tan yani “gerçek”ten beslenir; başka bir temele yaslanmadıklarından güçlerini yayılma hızlarından ve kırılgan ontolojik konumlarından alırlar. Varoluşun verili olmadığı yerde ivmelenme neredeyse kendiliğinden iş görür. Kurgu da mantığa değil rüyalara dayanan bir sistemleştirme biçimi olarak, gelmekte olan gerçekliği bugünden yapılandırmaya yarar.

Rüyaların yoğunluğu gerçeğe ne kadar yakın olduğumuzla ilgili. Rüya gören kişi zanaatında ustalaştıkça kendi gerçekliğinin yapı taşlarını sürekli edimselleştirebilir. Bu da artan bir özdüşünümsellik ve deneyimsel üretkenliğe açık bir bilinç anlamına gelir. Gerçeklik çözülürken rüyalar devreye girer. Valenčič’in deyişiyle “sıcak rüya”lar vardır ve bunlar toplumsal ağa yeniden kodlanmayı arzu eder; “soğuk rüya”lar ise kendinden menkuldür; başlı başına işleyen bir güç hâline gelebilirler.

Šum kolektifinin ortaklaşa çalışmalarının neden rüya üstüne düşünmemiz ve gerçekçilikle aramıza mesafe koymamız gerektiğine disiplinlerarası bir yaklaşımla derinlikli açıklamalar getirdiğini düşünüyorum. Bunun yanı sıra rüyanın nasıl kodlandığı, yerelleştiği ve yayıldığına dair kavramsallaştırmaların, bu süreçlerin sanat yapıtlarına etkisine dair iddiaların ve bu dinamiğin altyapısını sağladığı öne sürülen kod mantığının eksikler barındırdığının farkındayım. Şimdilik Šum’un bir “gelişmeye açık güncel proje” olduğunu belirterek işin içinden çıkalım. İvme etiği diyebileceğimiz şey giderek artan hızın aksi yönünde, doğası gereği yavaş bir dikkati gerekli kılıyor. Yolda kalalım. Yol zaten kurgunun var olduğu süratte açılacaktır.

Šum, Deniz Baha, gerçek, gerçekçilik, gerçeklik, ivmecilik (akselerasyonizm), kapitalizm, Maks Valenčič, rüya, sermaye, teori-kurgu, Tjaša Pogačar