Camın önündeki inşaat
iskelesine bakılırsa, belli ki
oyuncağın içinde bulunduğu
apartman dairesini yeniden
inşa ediyorlar. Umarım içerisinde
bu pelüş bebeğe arkadaşlık edecek
çocukların oturacağı
güzel bir ev yaparlar.
(fotoğraf: Ali Safa Korkut)
Bir ‘Zaman Makinesi’ Olarak Siyah Lescon Krampon

Bir evin kilerinde, 42 numara Lescon marka bir krampon kutusunun üstüne kondurulmuş vaziyette, yörüngede unutulmuş bir astronot kadar yalnız bir oyuncak gördüm bugün. Benim de ilk kramponum Lescon olduğu için bu ayakkabılar beni bir anda 8 Kasım 2018’den alıp Haziran 2004’e, oradan da eğitim hayatım süresince futbol için verdiğim mücadelenin, eğitimimi nasıl şekillendirdiğine kadar götürdü.

Çeşitli zaman aralıklarıyla aylarca süren zırlamalarım artık canına tak etmiş ve annem bana bir krampon almaya karar vermişti. Stresli anlarda bel bölgesinde baş gösteren sıcaklık kadar yakıcı bir haziran öğleninde annem, sekiz yaşındaki beni ve bir eline yirmi lira tutuşturduğu on bir yaşındaki ablamı el ele tutuşturarak, aralarında üç yaş olan iki kardeşi krampon almak üzere evimizin hemen arka sokağındaki pazara gönderdi. Gittik. Pazar cehennem gibiydi. Hayatımda ilk kez o kadar kalabalık bir insan topluluğu görmüştüm. İçimden “ya biri şimdi paramızı çalarsa anneme ne deriz” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ablamla birlikte kalabalığı yararak (sekiz yaşındaki bir çocuk kalabalığı ne kadar yarabilir bilmiyorum, ama o zaman da ablamdan uzun olduğum için kalabalığı yarmakla görevli olan bendim) ayakkabı satan bir pazar tezgâhı arıyorduk. Sonunda pazarın çıkışındaki Geterler Düğün Salonu’nun önünde bir ayakkabıcı bulduk. Sekiz yaşımda da güzel bir kramponla daha güzel goller atacağımı düşündüğüm ve o zaman güzel krampon kriterinin “siyah renkli olması” olduğu için simsiyah bir Lescon krampon beğendim. On beş liraydı fiyatı. Aldık. Öyle böyle güzel değildi ama, alev alev yanıyordu sanki. Hatta öyle ki, bazı geceler uykudan kalkıp ayakkabıyı izliyordum. Aldıktan sonra krampon iki hafta falan ayakkabılıkta yattı. O kadar çok seviyordum ki, kirlenmesin diye giymiyordum. Ta ki geceleri rüyamda o kramponla attığım golleri görene kadar. Direksiyonunda ‘duygu’ kavramının oturduğu bir asfalt düzleme makinesi, sıcak asfaltı ezdiği gibi mantığımı ezdi ve kramponlarımı kaptığım gibi sokağa atılmamı sağladı. Deli gibi top oynuyordum. İyi de oynuyordum, Allah var. Neticede bir ay içinde haşat ettim ayakkabıyı…

Neyse ay oldu, zaman geçti, ortaokula giderken, yaklaşık beş yüz kişinin katıldığı mahalle takımının seçmelerine katıldım ve on kişilik arkadaş grubumuz içinden sadece ben takıma seçildim. Teknik direktör, seçilen yirmi beş kişiyi toplayıp lisansımızın çıkacağını söyledi. Nasıl heyecanlandım anlatamam. Fotoğraflar, sağlık raporları falan derken lisans için gerekli tüm belgeleri topladım. Kulübe teslim etmeye götüreceğim günün sabahında annem —ne yaptı ne etti— vazgeçirdi beni futbolcu olmaktan. “Derslerin iyi gidiyor, onları aksatırsın yazık olur” dedi. “Haklısın” dedim, götürmedim belgeleri kulübe. Futbol kariyerim başlamadan bitmişti özetle.

Derken yine zaman geçti, lise ikinci sınıftayım. Okulda, “sınıflar arası futbol turnuvası var” dediler. Sınıfça bir takım çıkarıp katıldık turnuvaya. Pep Guardiola’nın Barcelona’sı kadar olmasa da ‘yukarı Fırat’ın Sarri’si Erol Bulut’un Yeni Malatyaspor’u gibi top oynuyoruz. Gelene beş, gidene altı atıyoruz. Canavar gibiyiz. Ezcümle finale kadar geldik. Şampiyonu belirleyecek maç günü geldi çattı. Aylardan kasım, hava kurşun gibi ağır. Demiri tutsan elin yapışır. Rakibimiz on ikinci sınıflardan biri. Meslek lisesinde okuduysanız öğrencilerin sınıflar arası fiziksel gelişmişlik farkını bilirsiniz. Rakip takım oyuncuları bizden sadece iki yaş büyük olmalarına rağmen, medyada yaş küçültme ithamlarına maruz kalacak kadar iri cüsseli ve buruşuk yüzlü çocuklardı. (Ayrıca elleri de nasırlı). Okula beş yüz metre uzaklıktaki halı sahada yapıyoruz maçları. Birbirleriyle oynayacak takımlar sahada giyecekleri kıyafetleri sabah okula gelirken yanlarında getirdikleri için okul günü sonunda yürüyerek sahaya geçiyoruz direkt.

İki takım oyuncuları da, soyunma odalarını sahaya bağlayan tünelde yürüyen futbolcular kadar gergin bir şekilde yürüyor birazdan kemik seslerinin geleceği sahaya doğru. Turnuvanın hakemliğini yapan okulumuz muhasebe bölümü başkanı, içine narin bir kız ruhu üflenmiş kadar hassas kalpli ve zayıf ciğerli olan Celal Hoca çaldı düdüğü. Bizim takımın şanındandır, ilk on beş dakika sersem gibi top oynadık ve rakip takım da bunu iyi değerlendirip ardı ardına iki gol sıraladı. İlk yarı bitene kadar hep karşı takım kaçtı biz kovaladık. İlk yarı sonucunu ilan eden düdük çaldığında ise geride otuz dakika boyunca hiç öne geçememiş bir takım duruyordu. Galiba turnuva boyunca ilk defa dişimize denk bir takımla karşılaşmış olmanın şaşkınlığı içerisindeydik ve iyi reaksiyon veremesek de bu durum hoşumuza gitmişti. İkinci yarıya iyi başladık ve ilk on dakikada maç boyunca ilk defa öne geçtik. Karşı takım direnç gösterse de, son düdük çaldığında, siyah kramponlarıyla futbola başlayan çocuk bu kez elinde pembe kramponlarıyla zaferi kutluyordu.

Aynı turnuvada gol kralı seçilince, o sırada okul takımının hocalığını da yapan turnuva hakemi Celal Hoca beni okul takımına çağırdı. Kabul ettim, ancak bu kez durumdan anneme bahsetmedim. Okul takımındaydım ve havalıydım; kendimi iyi hissediyordum. Fakat işler istediğim gibi gitmedi. Gitmemiş yani. Lise mezuniyetimden üç yıl sonra fark ettim bunu. Arkadaşlarım okulda derslere girdiği sırada ben ilçe ilçe gezip okul takımıyla maçlara çıktığım için derslerimi sıçıp batırdım. Neticede onlar İstanbul, İzmir ve Ankara’daki köklü üniversitelere yerleşirken ben 250 bin nüfuslu bir şehirde okuyorum şu sıralar. “Keşke okul takımına girmek üzere olduğumdan anneme bahsetseymişim” diyorum çoğu zaman, ama şu an okuduğum bölümde başarılı bir öğrenci olduğum için çok da düşünmüyorum bunu.

Şimdi üniversitedeyim. Geçen gün, yemek yemek üzere gittiğim yemekhanenin kapısına asılı bir afiş gördüm. “Okulumuz futsal takımı için oyuncu seçmeleri başlamıştır.”

Hayır hayır, bu kez o topa girmeyeceğim.

Üzerinde pelüş bir oyuncağın bulunduğu bir ayakkabı kutusundan nerelere geldik. Kayra’nın da dediği gibi: “Ciğerin nereden delineceği hiç belli olmuyor.”

Ali Safa Korkut, futbol