Kitaplığı Yerleştirmek

Kitap, benim için ev içindeki diğer eşyalardan her zaman fazla mekânsal öneme sahip oldu. Bir arada durmaları gereken ve çoğalan her türdeş nesne gibi, kendisine özgü bir mekân ve sürekli bir örgütlenme talep etti, etmeye devam ediyor. Bu mekânın karşılığı —alternatifleri olsa dahi— kaçınılmaz olarak hep bir kitaplık oldu.

Hem mesleki duyarlılıktan hem de kişisel takıntılarımdan dolayı kitaplarımı nasıl bir düzen içerisinde yerleştirmem gerektiği konusunda hep problem yaşadım. Bu problem biraz da kitaplıkların fiziksel yapılarından kaynaklandı. Öğrenciyken sayıca az oldukları için kitaplarımı koliler içerisinde saklıyordum. Oluklu kartonun odada yarattığı endüstriyel estetikten hoşlanıyor olsam da pek pratik değillerdi. Zaten kitapların sayısı arttıkça koliler tamamen kullanışsız hâle geldi. Sonra içini göstermeyen bir kitaplık alma gafletinde bulundum ki bir gardıroptan farksız görünüyordu. Sonunda, oda ile etkileşimde olsun ve hacim olarak daha geçirgen bir his versin diye önü ve arkası açık, küp modüllü bir kitaplık satın aldım. Bu kitaplık bir duvarı tamamen kaplıyordu. Önü açık raflar sayesinde kitapların kapak tasarımları, basılı oldukları yüzeylerden taşıp odaya yayılıyordu. Bu sebeple tasarımını beğenmediğim ve odanın görüntüsünü bozduğunu düşündüğüm kitapların sırtlarını ters çevirerek yerleştirmeye başladım. Seyir zevki ve bütünsel bir dil yakalamak adına sırttan iyi görünenlerin yerlerini sürekli değiştiriyordum.

Kitapları kabaca iki kategoriye ayırmıştım: 1. Mesleki içeriğe sahip ve iyi tasarlanmış kitaplar / tasarımcısını sevdiğim kitaplar / sanatçı kitapları. 2. Tasarımı geri planda olan ana akım, sürekli elimin altında olan kitaplar. İkinci kategoridekiler odada her an her yerde olabiliyor, dışarıya benimle birlikte çıkıp bir yerlerde unutulabiliyorlardı. Ancak nesnesine özen gösterdiklerim (yani birinci kategoridekiler) her daim kitaplıktaydılar. Asla dışarıya çıkmaz, kimseyle paylaşılmazlardı. Sanat eserlerinin müzelerde korunma altına alınması gibi, kitaplık benim için saplantı hâline getirdiğim bu basılı nesneleri hem dış dünyadan izole eden bir mobilyaydı hem de bir oyun alanı.

Tabii bir zaman sonra açık olan kitaplığın toz tutma gibi bir derdi olduğunu fark ettim. Tozlar kitapların üst kısımlarına ve rafın boş kalan yerlerine bir rölyef kalıbı gibi yerleşti. Temizlemek zaman alıyordu. Kitapların kokuları ve renk doygunlukları bu toz katmanı yüzünden değişmeye başlamıştı. Sonunda bu çıplak kitaplığı da geride bırakıp eşimle birlikte yaşayacağımız eve taşınırken cam kapaklı bir kitaplığa geçmeye karar verdik.

Kitapları bir evden başka bir eve taşımanın güvenli ve pratik yollarını aradığım birkaç taşınma deneyiminin sonunda artık bu kitaplıkla birlikte nasıl bir yerleşim yapacağımı iyi biliyordum: Boy sırasına göre dizmek. En uzun kitaplar kitaplığın sol üst rafından başlıyor, sağ alt rafa doğru kısalarak ilerliyor. Bu yöntem, hem kitaplığı fazlasıyla dolu ve doygun gösteriyor hem de hiç ellenmemişçesine düzenli. Üstelik aradığım kitabı boy sıralamasına göre nereye denk geleceğini az çok tahmin ettiğim için çok rahat ve hızlı bulabiliyorum. En önemlisi, yalnızca uzunluk bilgisini referans aldığım için kitapların yan yana nasıl göründüklerini dert etmeme gerek kalmıyor.

Ancak bu metodoloji birkaç defoyu da beraberinde getiriyor. Her yeni kitap eklendiğinde, ait olduğu boy sırasına girmesi için sağ tarafında kalan kitapların bir sırt sağa kayması gerekiyor. Rafların silme kitap dolu olduğu düşünüldüğünde hayli zahmetli bir iş. Diğer taraftan enli kitaplar, kütüphanenin derinlik sınırından taştıkları için dikey yerleşmek zorundalar. Böyle üç kitap var: Faruk Ulay, Sürekli Bir Yenilginin Gölgesinde: Grafik Tasarım Manifestosu; Corinne Day, May the Circle Remain Unbroken ve Jesse Burke, Wild & Precious. Şimdilik her iki ölçekte de sığmayan tek kitap Alec Soth’un Songbook’u. Mecburen boy sırasının arkasında, yanlamasına durarak saklanmak zorunda. Columbia Abstract 12/13 ise kapağından dışarıya taşan yarım küresi yüzünden yanında duran diğer kitaplar arasında bir espas hatası yaratıyor.

Kitapları organize etme takıntısının, kimi tasarımcı ve sanatçılarda bir ifade biçimine dönüştüğünü görmek hoşuma gidiyor. Ofisini 7/24 canlı yayınla ifşa eden Stefan Sagmeister’in gökkuşağı renginde dizdiği kitapları, bembeyaz ofisi içerisindeki bembeyaz kitaplığından adeta parıldıyor. Bu aralar Irma Boom’da benzer bir yeniden düzenleme girişiminde. Institut Néerlandais’te 2013’te açtığı L’architecture du livre 2013–1986 sergisi de kitap kapaklarının renk geçişleriyle kurgulanmıştı. Bernhard Cella’nın, Salon für Kunstbuch’u ise kıskanılası. Kişisel arşivini ziyaret edilebilir bir mekâna dönüştürüyor. Kümülatif büyüyen kitaplık, takas ve satın alma gibi işlevlere sahip olmakla birlikte güncel sanatçı kitaplarını değişken yerleşimlerle bir araya getiriyor. Designed by Fraser Muggeridge Studio, Muggeridge’nin 2001–2010 yılları arasında tasarladığı kırk sekiz kitabı içerisinde barındıran bir kitap. Diğer kitaplardan sökülüp tekrar bir araya getirilen formalardan oluşuyor ve kitabın bir edisyonu Book Show’da o kitap için hazırlanan tek kitaplık rafta sergileniyor. Ve en sevdiğim: Daniel Eatock’tan “Book Shelf”. Yetmiş beş adet kitap için kavisli bir raf.

Sagmeister & Walsh, kitaplık, New York, kaynak: Made Publishers
Irma Boom, kitaplık, Amsterdam,
kaynak: Irma Boom archive
Irma Boom:
L’architecture du livre 2013–1986,
Institut Néerlandais, Paris,
fotoğraf: John Kudos,
kaynak: Designers & Books
Bernhard Cella, Salon für Kunstbuch,
21er Haus, Viyana,
kaynak: Salon für Kunstbuch
Fraser Muggeridge Studio,
Designed by Fraser Muggeridge Studio, 2010, kaynak: East Side Projects
Daniel Eatock, “Book Shelf”, 2010,
kaynak: East Side Projects

Bence kitabın en büyük ayrıcalığı, kendisinden bahsedebilen belki de tek nesne olabilmesi ve içerisinde kendi(leri)ni taşıyabilmesi. Bu yüzden ‘kitap üzerine kitap’ fikri hep dikkatimi çekti. Bu antolojik kitaplarda içeriği bir araya getiren kitabın kendisi de bir kitaplık görevi görüyor. 1970’lerden itibaren yayımlanan sanatçı kitaplarının bir dökümü olan Arnaud Desjardin’in derlediği The Book on Books on Artists Book, hemen ilk sayfasında önce kendisini teşhir ediyor. Bu kitabı kitaplığıma koyduğumda aynı zamanda kitabın içerisindeki kitapları da yerleştirmiş olduğum düşüncesine kapılıyorum.

The Book(s) örneğin, Peter Downsbrough’un tüm kitaplarının açıklamalarını içeren bir toplamayken, kitabın Mevis & van Deursen imzalı tasarımı, sanatçının diğer kitaplarındaki tasarım aklıyla paralel işliyor. Kitabın başlığındaki harf oyunu ise, beni bu catalogue raisonné’nin aynı zamanda Downsbrough’un içerideki kitaplarından bir farkı olmadığını düşünmeye itiyor.

Tasarımcı Min Choi, Roma 1-272 kitabında “Boyut” başlığı altında şöyle bir soru soruyor: “Derinliği olan bir nesneden neden iki boyutlu bir yüzeymiş gibi bahsedip ölçü olarak sadece kâğıt boyunu veririz?” Haklı. Bir kitap yalnızca 11 × 19 cm veya 17 × 21 cm’den ibaret değil. Kitabı işaret eden meta-datalardan üçüncü boyutu hep görmezden geliriz. Halbuki o kitabı mekân içerisinde var eden kalınlığıdır. Choi’nin bu basit sorusu, tez süresince kafama takılan şu problemi çözmeme vesile oldu: “Kitaplığımdaki tüm kitapları tek bir kitap içerisine ‘fiziksel’ olarak nasıl sığdırabilirim?” Cevap: Ağırlık! Kitabı mekânda var eden derinliğiyse, kütüphanede durabilmesini sağlayan diğer fiziksel ölçüt de ağırlığı. Bir ağırlık indeksi sorunumu çözerdi. Kitaplığımdaki her kitabı hassas tartı ile tarttım ve en hafifinden en ağırına kadar sıraladım. En hafifi 23 g ağırlığıyla Pietro Corraini’nin Abstract Forecast kitabı. En ağırı ise 2.687 g ile Red, Wine and Green.

The Volume adını verdiğim bu kitabın içeriği yeni eklenen kitaplarla birlikte genişliyor. Boyu sabit kalsa da sayfa sayısı ve ağırlığı artıyor. Kitapları ayakta tutan yatay bir raf düzleminin yerine, The Volume, kitapları satırlar üzerinde taşıyor. Evdeki kitaplık, fiziksel olarak boy sırasına göreyken bu kitapta kavramsal olarak ağırlık sırasına göre dizili. En küçük kitabın en hafif kitap olmaması gibi en kalının da en ağıra denk düşmemesi hoş bir tezat yaratıyor. Tabii işin ironik tarafı, The Volume, 18 gramlık ağırlığıyla somut olarak içindeki en hafif kitaptan daha hafif, ama aynı zamanda taşıdığı 114.133 g ile birlikte kavramsal olarak kitaplığın toplam ağırlığına eşit. Ömrüm yetmez, ama bir gün yalnızca The Volume’ların artarak genişleyen edisyonlarından oluşan bir meta-kitaplık kurmak isterdim.

Umut Altıntaş,
The Volume
(An Index of a Personal Library,
Sorted by Weight),
2018
Not: Bu metni tamamlayıp göndermeye hazırlandığım gün, tesadüfen Lydia Pyne’ın İthaki Yayınları’nın Minima serisinden çıkan 2019 baskılı Kitaplık [Bookshelf] isimli kitabında denk geldim. Kitabın ilk sayfasında şöyle bir açıklamaya yer verilmiş: “Bu kurgudışı dizimizde, gündelik hayatta üzerinde pek durulmadan geçilen, hatta sorgusuz sualsiz kabul edilen belirli temaları veya nesneleri ele alarak ince şeylerin hatırını göstermeye çalışan kitaplara yer veriyoruz.” Belli ki kitapların yerleşimi ve sınıflandırılması, bir evin (yemek takımları, oturma grupları, kıyafetler gibi) diğer elzem eşyalarının alımı ve yerleşimi kadar dert edilmiyor, sadece onlara özel ilgi duyan dar bir kesimin kafasını meşgul eden, ‘ince’ bir detay olarak kalıyor.
Kitaplığın, hatta kitapları sınıflandırmanın tarihi, neredeyse kitabın tarihi kadar geriye gidiyor. Kitabın değişken birçok fiziksel koşuluna ayak uydurmak, onlarla birlikte ortak yaşamı sürdürmek için sürekli şekil değiştirmek zorunda kalmış. Pyne Kitaplık’ta “Cicero’nun mimari duyarlılıkla inşa edilen kütüphaneleri, ortaçağın zincirli kütüphaneleri, kitaplıklara nelerin yerleşip yerleşemeyeceği, dijital kitaplıklar” gibi konulara değinen, derli toplu ve tadında bir metin sunmuş. Ancak kitabın daha özenli bir çeviriye ve hakkı verilmiş bir son okumaya ihtiyacı var. Bu metin çoktan bitmiş olduğu için dönüp bu kitaptan alıntılar yapmadım. Ancak bir sonraki yazımda mutlaka yer vereceğim.

kitap, kitaplık, Umut Altıntaş