Kâğıttan
Yüzlerce Kese
Kulak Verilmeli
Bu Sese

Karmaşık ses yapıları yaratabilen sistemlerle ilgileniyorum. Bu sesler sürekli olarak gelişiyor. Endüstriyel ve basit malzemelerle yaratılmış olsalar bile, neredeyse organik gibi olan, gözle görülür bir titreşim yaratıyor. 
—Zimoun

Nefes alıp verirken hışırdayan, çatırdayan, mırıldanan, uğuldayan, fısıldayan bir oda… Geçen yıl Art Basel’de sergilenen yerleştirmenin adı malzemelerinin listesinden başka bir şey değil: 317 adet hazırlanmış dc motoru, kese kâğıtları, gemi konteyneri [317 prepared dc-motors, paper bags, shipping container]. DC motoru, elektrik enerjisini mekanik güce dönüştüren bir makine. Gemi konteynerinin ahşap kaplı iç duvarında bu motorlardan 317 adet var. Her bir motorun üstüne birer kese kâğıdı geçirilmiş. Motorlar kendilerine iliştirilmiş küçük birer çubuk ve topu harekete geçiriyor, onlar da kese kâğıtlarını. Alışverişte kullanılan sıradan bir gündelik tüketim nesnesi canlanıyor, hayat dolu bir dokuya, gelişip evrilen bir organizmaya, evrenin mikro ölçekli bir modeline dönüşüyor. Gövdesini konteynerin altındaki delikten içeriye sokan ziyaretçi gündelik hayatında aşina olduğu sıradan bir sesin başkalaşımıyla oluşan sıradışı bir mekânda alışık olmadığı bir deneyim yaşıyor. Rahatsız ediliyor, uyarılıyor, içinde bulunduğu mekâna yabancılaştırılıyor. Sınırlı bir mekanik etkinliğin ses aracılığıyla yarattığı zengin mekânsallık ziyaretçinin mekân ve zaman algısı, kavrayışı ve yorumunda radikal değişikliklere neden oluyor. Bu deneyimi 16 Eylül–18 Şubat tarihleri arasında Borusan Contemporary’nin Perili Köşk’ünün çatısında yaşamak mümkün.

Zimoun, 317 adet hazırlanmış dc motoru, kese kâğıtları, gemi konteyneri
[317 prepared dc-motors, paper bags, shipping container], 2016,
yerleştirme görüntüsü: Art Basel,
kaynak: zimoun.net

Sözü edilen yapıt özellikle metruk imalathanelerin, işlevini yitirmiş atölyelerin boş mekânlarına yerleştirdiği “ses heykelleri” ile tanınan 1977 doğumlu İsviçreli çağdaş sanatçı Zimoun’un. Herhangi bir kurumda sanat eğitimi almayan Zimoun çocukluğundan itibaren sesin gizemli dünyasını keşfetmenin yollarını arıyor. Sanatsal üretimi, enstrüman çalmak ve beste yapmaktan resim ve fotoğraf gibi görsel sanatlarla ilgilenmeye kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Ses sanatı [sound art] ile görsel sanatlar, dolayısıyla ses ve görüntü arasında (uyardıkları duyuların farklılığından başka) hiçbir fark görmüyor. Gündelik tüketim nesneleri, sıradan alet ve araçlarla yaptığı ses heykelleri ve yerleştirmeler, ses sanatını görsel sanatlar, mühendislik ve teknolojiyle birleştirmenin ötesine geçiyor, mekânsal etkiler yaratarak ziyaretçinin yoğun deneyimler yaşamasına neden oluyor. Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren gelişmekte olan ses sanatındaki konvansiyonel düşünce ve yaklaşımları yerinden ediyor. Malzeme olarak gürültü ve sessizlik, karmaşıklık ve ritim gibi karşıtlıkları mekânsal etkiler üretmek için kullanan sanatçıyı ses heykeltıraşı veya ses mimarı olarak tanımlamak mümkün.

Zimoun, 317 adet hazırlanmış dc motoru, kese kâğıtları, gemi konteyneri, 2016

Çalışmalarının disiplinlerarasılığından hareketle besteci, organizatör, heykeltıraş, mimar, araştırmacı, zanaatkâr, biliminsanı olarak görülebilecek Zimoun’un ses ve mekân arasındaki etkileşime yoğunlaşmasının bir diğer göstergesi de 2003 yılında grafik tasarımcı Marc Beekhuis ile birlikte kurduğu Leerraum [ ] adlı platform. Ses sanatlarına olduğu kadar deneysel elektronik araçlara, mimarlık, görsel sanatlar, tasarım, felsefe, performans gibi başka disiplinlere ait nesne ve deneylere odaklanan Leerraum [ ] indirgeyici, minimalist ilkeler ve sistemler üzerinde temellenen biçim ve yapıları araştıran işleri yayımlıyor. Türkçede “boş mekân” anlamına gelen platformun adı, Zimoun’un mekâna olan ilgisine doğrudan işaret ederken —Amerikalı avangart besteci John Cage’in 1950’li yıllardaki çalışmalarının merkezindeki— boşluk kavramı üzerinden kendisinin minimalist sanat anlayışını da ima ediyor. Her şeyi, tüm varlıkları kapsayabilmek için boş olan, dolabilmesi için boşaltılmış bir mekân…

Çalışmalarında azdan çoğu, hamdan incelmişi, basitten karmaşığı, tekdüzeden değişkeni, tekrarlayandan farklıyı, sistematik olandan kaotik olanı, yoğundan evrenseli elde etmek Zimoun’un asıl hedefi. Evreni ve hayatı bu dikotomiler üzerinden tanımlamaya onların arasındaki sınırları bulanıklaştırarak, onları birbirlerine yaklaştırarak, tek bir bütünselliğin ayrıştırılamaz bileşenleri olarak göstererek karşı çıkıyor. Yapıtları düşünsel ve inşai açıdan basit, ama etkileri yoğun ve karmaşık. Hemen tüm yapıtlarında basit mekanik sistemlerin özellikle neredeyse sonsuza doğru genleşen tekrarlar aracılığıyla karmaşık bir yapıyı hayata geçirmelerini deneyimlemek mümkün. La Monte Young ve Steve Reich gibi minimalist bestecilerin düşünce ve yapıtlarından beslenen sanatçının minimalist yaklaşımının bir diğer göstergesi de yapıtlarına metaforik ve anlatısal çağrışımlar yaratacak türden özel adlar vermek yerine, onları malzemelerin ve mekanik bileşenlerin adlarından oluşan bir listeyle adlandırması. Bu radikal tavır ziyaretçinin, malzeme bilgisinin, ses-mekân deneyiminin ve yapıtın içinde bulunduğu bağlamın ötesindeki bulanık alanlara geçmesini engelliyor. Aynı zamanda Zimoun’un, sanatçının etrafında oluşturulmuş aurayla hesaplaşması olarak yorumlanmaya da açık. Sanatçı amacının, düşüncelerinin yapıt adları üzerinden okunmasını sağlamak değil, bir durum, bir oluş, bir an ve/ya bir mekân yaratmak olduğunu belirtiyor. Zaten böylece Zimoun’un yapıtlarıyla karşılaşan ziyaretçi, “ses-mekân tektoniği” adı verilebilecek bir sahada kalarak, orada derinleşebiliyor. Zimoun’un kendisinin “yaratıcı sanatçılık” etkisini en aza indirdiği bu noktada, ziyaretçi etrafında oluşmakta olan ses-mekânda öznel bağlantılarını kurmada özgür kalıyor. Paradoksal olan, somut/fiziksel olana bitişik olan bu sahanın aynı zamanda şiirsel olanın da keşfedileceği yer olması. Zimoun’un minimal müdahalelerle ürettiği ara mekân, bir keşif, icat ve çokluklarla karşılaşma alanı.

Malzemenin azlığı ve sıradanlığı ile düzeneğin tekrarlar üzerinden tekdüze işleyişi, yapıtı deneyimleyenin sesin ve mekânın özlerine, aralarındaki etkileşimin temeline nüfuz edebilmesine açılan bir kapı adeta. Yapıtların yerleştirildiği mekânların sterilliği, oluşturulan asamblajın detaylarındaki kesinlik ziyaretçinin seslere ve seslerle yaratılan mekânsallığa odaklanmasına yardımcı oluyor. Öte yandan bu sterillik ve detaycılık ziyaretçide bilimsel bir deneyin parçası olduğu izlenimini de yaratıyor. Ki yapıtlardaki bu aşırı nesnellik vurgusu, belli bir süre sonra deneyimlendikçe ortaya çıkacak karmaşa ve belirsizliğin etkisini artırıyor. Mekânsal temizlikten kakofoniye varılıyor. Sistematik olan ve kaos, modern düzen ve kadim düzensizlik arasındaki çelişki somutlaşıyor. Ziyaretçinin başka bir gerçeklik boyutuna geçmesini sağlayan şey yapıtlardaki sertlik, vuruculuk, açıklık. Ziyaretçi sesin nasıl üretildiğini gözüyle görebiliyor, gizli bir şey yok. Halbuki sanatçının sanatsal yaratımı tam da bu apaçıklığın içinde gizli. Asıl sanatın sanatı gizlemek olduğu hatırlanırsa, Zimoun’un apaçık, yalın, çıplak yapıtlarının paradoksal biçimde bu gizleme operasyonuna odaklandığı bile ileri sürülebilir. Öte yandan, karşıtlıklar arasındaki mekânda var olan tüm bu yapıtlar şimdiki zamanın, modern sonrası dünyanın çelişkilerine ayna oluyorlar. Zaten sanatçı da verdiği röportajlarda basitlik ve karmaşıklık arasındaki karşıtlıklardan, bu karşıtlıkların birlikteliğini kavramadaki veya kavrayamamadaki saçmalıktan söz ediyor. Saçma, akla gülünç ve ironik olanı getiriyor. Ama öte yandan, tanımsızlığın, paradoksal olanın tekinsiz sahasında desteksiz kalan ziyaretçinin ayağının altındaki zemin kayıyor. Ziyaretçi bundan böyle tarif etmenin iktidarına sahip değil. Batı kültürünün yüzlerce yılda inşa ettiği egonun tahtı sarsılıyor sanki…

Zimoun “duyduğunuz şey, gördüğünüz şeydir…” diyerek hem görsel ve işitsel arasındaki geçişliliğe, etkileşime ve dönüşüme, hem de yapıtlarının doğrudanlığına, dürüstlüğüne, dahası tektoniğine dikkat çekiyor. Örneğin, 317 adet hazırlanmış dc motoru, kese kâğıtları, gemi konteyneri’nde görsel olan (hareketli kese kâğıtları) ses çıkarmaya başlıyor, işitsel olan mekânsal etkiler yaratıyor. Ziyaretçi somut/fiziksel olandan yoğun bir soyutlamaya geçiyor zamanla. Yapıtlarının ürettiği sesler bir müzikal kompozisyonun incelmişliğinden çok uzakta, ama malzemenin çıkarttığı doğal seslerin dünyasına da bir o kadar yakın. Öte yandan yapıtlarında görsel estetik veya mimari kompozisyon minimum düzeyde. Yapıt neyse o, malzeme ve mekanik bileşenler listesinin bire bir karşılığı ve salt o sesleri üreten bir işlevsellik. Fakat yapıtların ses aracılığıyla mekânları dönüştürmesi, etkinleştirmesi, hatta sesin mekân yaratması üst düzeyde. Malzemelerin ve mekanizmaların aza indirgenmişliğinin karşısında, ortaya çıkan ses ve mekân güçlerinin tetiklediği oluşların çoğulluğu ve çeşitliliği var. Müzik değil ses, mimari değil mekân. Yapıtların odaklandığı nokta, sesin malzemeler aracılığıyla fiziksel olarak yaratılması ve bu üretim sürecinin insanın mekân algısı ve kavrayışı üzerindeki etkileri. İnşa edilen ses-mekânsallık varlığını, malzemelerin işlevsellikle dikişsiz bütünleşmesine ve ziyaretçinin (daha doğrusu, katılımcının) yapıtın içine yerleştirildiği bağlamla kurduğu diyaloğu deneyimlemesine borçlu. Zimoun ayrıntılı bir biçimde planlanmış yapıtını tanrısal bir müdahaleyle bir kez harekete geçirdikten sonra, yapıtı insan veya Dr. Frankenstein’ın yaratığı gibi kendisinin canlılığını ele geçiriyor, kendisini (kapalı bir sistem olarak) yaratıyor, özerk bir varlığa dönüşüyor, sonsuza dek işleyecek bir makine görünümüne bürünüyor adeta. Big Bang’den sonraki evren gibi… Tekrarlarla anlamsızca işleyen bir düzenek mi? Peki ama, ya tüm anlamı bu anlamsız görünen işleyişte gizliyse?

Zimoun’un yapıtlarında ritim, titreşim ve vuruşlarda karşımıza çıkan tekrarlar kuşkusuz en önemli öğe. John Cage daha 1937 yılında The Future Of Music: Credo adlı çalışmasında, doğasında tekrarın olduğu perküsyon müziğini, klavyenin baskın enstrüman olduğu müzikten uzaklaşarak geleceğin tüm sesleri kapsayan müziğine yaklaşmanın ilk adımı olarak tanımlamıştı. Batı müziğinin konvansiyonel kalıplarından özgürleşmek perküsyon müziğindeki ritmik vuruşlarla, tekrarlarla mümkün olacaktı. Tekrarları 317 adet hazırlanmış dc motoru, kese kâğıtları, gemi konteyneri'nde de görmek mümkün. Ziyaretçinin gövdesini sarıp sarmalayan “mekânsallaşmış ses”i üç boyutlu kılan şey, her biri diğerlerinden bağımsız çalışan motorlar. Motorların daima aynı biçimde çalıştığı hissine kapılmak mümkün. Ancak yapıt her çalıştırılışında farklı ses-mekânsallıkların ortaya çıkmasına, dolayısıyla farklı etkilere neden olmakta (kulağın bunun farkına varması kolay olmasa da). Bu nedenle Zimoun’un yapıtlarında tekrar ediyor izlenimi bırakan herhangi bir şey aslında ne kendisinden önceki, ne de sonraki şeylerle özdeş. Benziyor, ama bire bir özdeş değil. Paradoksal biçimde bir yandan biricik, ama öte yandan kendisine aşkın bir düzenin parçası. Birbirlerine benzeyen ama tam anlamıyla özdeş olmayan zamansal ve mekânsal bileşenler bir örüntü meydana getiriyorlar. Zaman kavramlarıyla konuşmak gerekirse, Zimoun’un yapıtlarında yaşanan her bir deneyim daha önce eşi görülmemiş, daha sonra da eşi görülmeyecek bir ana karşılık geliyor. Fakat buna karşın tüm anlar belli bir uzaklıktan bakıldığında (işitildiğinde) sonsuza dek varlığını sürdürecek bir “süre”nin (bu noktada Henri Bergson’u hatırlamamak imkânsız) birbirlerine benzeyen yapıtaşları adeta. Dolayısıyla ölçek kavramı tüm yapıtların kilit noktasında yer alıyor. Ölçek sesin yükseltilmesi ve alçaltılmasında, mekânın genleşip daralmasında belirleyici olan şey. Bu bağlamda, Zimoun’un yapıtlarının kişiyi bir yandan mekân ve zaman hakkında düşünmeye, onlarla ilgili kavrayışlarını sorgulamaya, öte yandan —mekânsal müzikte en etkili biçimde John Cage’in yapıtlarında belirginleşen— tekrar ile şans ve tesadüf arasındaki bağıntıları tartışmaya sevk ettikleri iddia edilebilir.

Zimoun’un yapıtını deneyimlemek ezelden ebede süren bir oluşun bir anını yakalamaktan, onun bir parçası olmaktan farksız. Veya başlangıcı ve sonu olmayan bir sürekliliğin belli bir andaki kesitini almaktan. Onun yapıtlarında ziyaretçinin bir kökene veya hedefe doğru yol alması söz konusu değildir. Sesle hoparlör ve/ya mikrofon aracılığıyla değil, doğrudan iletişime geçen ziyaretçi hemhal olduğu anın derinliklerinde kaybolur. Katılımıyla sürmekte olan oluşu zenginleştirir, çeşitlendirir. Sanatçı Kore’de yayımlanan Space adlı dergiye verdiği röportajda anlatıya değil deneyime, başlangıç ve sona değil aradakine, kompozisyona değil sesin zamana bağlı olarak ortaya çıkan fiziksel ve mekânsal etkilerine odaklanan yapıtları hakkında şu açıklamada bulunuyor: “‘Ses mimarlığı’ olarak adlandırdığım şey bir giriş mekânına işaret eder, ama aynı zamanda daha çok bir organizma gibi işleyen bir ses kompozisyonudur, zamanla başka bir şey hâline gelen değil, ama ayrıntıda pek çok varyasyonu olan, sonik imkânları açısından kuvvetli bir şeydir. Bir başlangıç veya sonla ilgili bir şey değildir; hatta sonsuz bile olabilir. Anlatısal değildir. Kendisinin mikrostrüktürleri sürekli değişiyor olsa bile ne herhangi bir yere doğru gider, ne de herhangi bir yerden gelir. Daha çok bir durum yaratmak ve o anda meydana gelen titreşimlere odaklanmakla, daha sonra zenginleşerek dinamizm kazanacak yalın bir sistem yaratmakla ilgilidir. Öyleyse bu anlamda, zaman bu ‘sonik mimarlıklar’ı geleneksel müzikal kompozisyondan çok farklı bir biçimde biçimlendirmektedir.” Yapıtlarının tamamlanmış, kusursuz kompozisyonlarla ilişkili olmadığını vurgulayan Zimoun, ‘sonik mimarlıklar’ına —Umberto Eco’nun ifadesiyle— “açık yapıt” etiğinin egemen olduğunu ima ediyor.

Hemen tüm yapıtlarda inorganik ile organik arasındaki çağdaş gelgitlere ve modern sonrası insanının bu gelgitlerle kurduğu gerilimli ilişkilere dair ipuçları bulmak mümkün. Aslında tüm Zimoun yapıtları mekanik ve/ya elektronik mekanizmaların inorganik malzemelere (ses, hareket, vb.) organizma özellikleri kazandırmaları üzerinden okunabilir. Bu durum, arkitektonik olanın dinamizm aracılığıyla biyolojik özellikler edinmesi veya yapay ile doğal arasındaki yarığın kapanması olarak da görülebilir. Başka ifadeyle, modern dünyanın katı düzenleri ile doğanın zaptedilemeyen güçlerinin, uyumsuzluklarının arasındaki uçurumun derinliğinin azalması. Mekanik ve/ya elektronik mekanizmalarla oluşturulan bu sentetik mikro evrenlerde doğanın eşzamanlı yaratıcı ve yıkıcı etkileriyle, başka ifadeyle, doğanın gerçek güzelliğiyle karşılaşmak kuvvetle muhtemel. Nitekim sanatçının esin kaynakları arasında enformasyon çağının bilgisayar bilimleri, kuantum mekaniği, kaos kuramı, saçaklı mantık, sürü davranışları, kendiliğinden üretken sistemler, robot mekaniği, parametrik tasarım, vb. güncel bilimsel disiplinler de yer alıyor. Ancak çalışmalarında güncel icatlara, dijital teknolojilere rağbet etmiyor. Zimoun önceden kayıt edilmiş sesleri yapıtlarında kullanmıyor. Aksine malzemenin ve inşa ettiği mikro strüktürlerin sürekli bir biçimde ürettiği sesin doğada aşina olunan (yağmur damlalarının tıkırtısı, ekinlerin üstünden esen rüzgârın uğultusu, vb.) seslerin çağrışım güçlerine yaklaşmasıyla ilgileniyor.

Zimoun, 317 adet hazırlanmış dc motoru, kese kâğıtları, gemi konteyneri, 2016

Sanatçının yapıtlarında deneyimin yanı sıra bağlam da sorunsallaştırılıyor. Örneğin, 317 adet hazırlanmış dc motoru, kese kâğıtları, gemi konteyneri’nde, ziyaretçinin inorganik, yapay olandan, motorların hareketinden ses aracılığıyla organiğe, kese kâğıdına, giderek ağaca, ormana ve doğaya doğru yaptığı seyahat, hem endüstriyel bir ürün olan, hem de endüstriyel ürünlerin taşınmasında kullanılan bir gemi konteynerinde cereyan ediyor. Neredeyse tüm yapıtlarda işlevselliklerine indirgenmiş (motorlar, vantilatörler, kablolar, plastik torbalar, vb.) malzemeler kapitalist (seri ve kitlesel) üretimin düzeni ile gündelik hayatın karmaşası, tüketim toplumunun kaosu arasındaki alanda sesleri, sessizliği ve mekânı etkinleştirerek doğal olgulara yaklaşıp şiirsel etkiler yaratıyor. Yapıtların temel bileşeni olan titreşen mikro strüktürlerin doğası, ritim ve şiddetleri yapıtların yerleştirildiği yer tarafından belirleniyor. Öte yandan, Zimoun ses heykellerini veya ses-mekânsal yerleştirmelerini genellikle artık işlevini kaybetmiş endüstriyel üretim mekânlarında hayata geçiriyor. Bu yolla ses sanatının kaotik metropolün gürültüsünü müziğin bileşeni haline getiren yirminci yüzyılın başlangıcındaki endüstriyel, dadacı ve fütürist köklerine de atıfta bulunuyor.

Kaotik güzelliğin, sessizlik ve gürültünün şehri İstanbul bu sonbaharda Zimoun’un 317 adet hazırlanmış dc motoru, kese kâğıtları, gemi konteyneri adlı yapıtını misafir ediyor. Ziyaretçi sesin mekân dönüştürme ve yaratma gücüne, cansız bir parçanın kendi kendine veya kendisine benzer başka parçaların hareketlenmesiyle canlanma becerisine, ve ses sanatının deneyim ve bağlam üzerinden açık yapıtlar oluşturma yetisine mutlaka şahit olmalı...

farklılık, mekân, ölçek, Selin Arslan, ses, tekrar, zaman, zaman-mekân, Zimoun