Tasarım Bienali Seyir Defteri
Venedik Mimarlık Bienali 2018:
Dikkat Çekenler

Venedik Mimarlık Bienali 1980'den bu yana Venedik Sanat Bienali ile dönüşümlü olarak iki yılda bir gerçekleşiyor. 16. edisyonun açılışı ise, üç günlük bir ön izleme programı ile geçtiğimiz Mayıs ayında gerçekleşti. Bienal sergileri iki ana bölgede gerçekleşiyor: Giardini, Carlo Scarpa, Alvar Aalto ve Gerrit Rietveld gibi birçok önemli mimar tarafından tasarlanan otuz kalıcı ulusal pavyonun yer aldığı ve 19. yüzyılın başından beri kullanılan kamusal bir bahçe. Arsenale ise, küratörlerin ana sergisinin yanı sıra yirmi üç ulusal katılımın yer aldığı ve 12. yüzyıldan itibaren aşamalı olarak ortaya çıkmış askeri/endüstriyel bir tersane.

Bu yıl üçüncü kez Venedik Mimarlık Bienali açılışına geliyorum. Üç güne sıkıştırılmış mimarlık kültürü ‘balonunu’ deneyimlemek için muazzam bir yer. Hem Venedik Mimarlık Bienali hem de bienal kavramı tartışılırken ilk akla gelen sorulardan birisi —bu yıl Türkiye Pavyonu’nun da temel sorusu olan— “Bienal ne işe yarar?” Bence bu sorunun cevabı hayli basit; mimarlık üretenlerin nadir olarak kafa yorduğu soruları soran bir fikir ve provokasyonlar festivali bienal. Uluslararası olması da güncel mimarlığın rolünü tartışmak için ortak bir zemin fırsatı.

Son yıllarda bienalin, yıldız mimarların gösterişli tasarımlarını sergilemek yerine, küçük jestleri ve uzak coğrafyalarda ortaya çıkan müşterek sesleri vurgulayan, hatta bir sergi mekânı kadar bir araştırma projesi olmaya doğru evrilen bir yaklaşımı olduğunu söyleyebilirim. 2014’te Rem Koolhaas’ın mimarları değil mimarlığı tartışmaya açtığı Esaslar [Fundamentals] sergisi,* güncel mimarlık fenomenleri hâline gelen yapıtlar ve onların mimarlarını değil, içinde bulunulan durumun nedenlerini araştıran ve süreçlerini ortaya koyan çalışmaları sergiliyordu. 2016’da Alejandro Aravena’nın Cepheden Bildirmek [Reporting from the Front] başlıklı sergisi ise mimarlığın bir etken olarak neo-liberal ekonomik sisteme nasıl meydan okuyabileceğini anlatan hikâyelerle doluydu. Bu sene ise, Grafton Architects’in kurucuları Shelley McNamara ve Yvonne Farrell’in küratörlüğünü üstlendiği ana serginin teması Serbest Mekân [Free Space]. David Chipperfield’in Ortak Zemin [Common Ground] bienalini çağrıştıran bu başlığın altını dolduran metin, mimarlığı/mimarları sorumluluklarından arındıran hayli naif bir yaklaşıma sahip. İlk ortaya atıldığı andan itibaren heyecan uyandırmayan, çağdaş mimarlık tartışmalarını siyaset ve toplumsal hareketler üzerinden değil, sadece iyi mimarlığın ürettiği sivil alanların kalitesi üzerinden okuyan bir yaklaşım. Nitekim büyük bir kısmı Arsenale’de yer alan ana sergi, küratörlere göre 20. yüzyılın en önemli binalarını temsil eden modellerin keyfi bir şekilde serpiştirildiği ticari bir fuarı çağrıştırıyor. Giardini’deki sergi ise biraz daha iddialı. Örneğin 2015 yılında Turner Ödülü’nü kazanan Assemble ekibinin yerleştirmesi, Liverpool’un düşük gelirli Toxteth mahallesinde kurdukları Granby Workshop’ta üretilen 8.000 adet seramik karoyu sergilerken “serbest piyasanın toplumsal dayanışmaya dayalı bir teori ile bütünleşmesini” yüceltiyor. Ya da Peter Zumthor’un etkileyici form arayışı egzersizlerini belgeleyen heykelimsi modelleri.

Bu bienal, bir kez daha yeni ve hızla gelişen teknolojik paradigmalarla yüzleşen eski nesiller ile mimari söylemleri kullanmanın ve üretmenin yeni yollarını araştıran genç mimarlar arasındaki derin kopukluğu ortaya çıkarıyor. Ana sergi ve bienalin resmi programının dışındaki bazı ulusal pavyonlar ve bağımsız sergiler de tam bu kopukluğa işaret ediyor.

Peter Zumthor, maket detayı
ve Armin Linke, “Prospecting Ocean”, fotoğraflar: Merve Yücel

Örneğin Armin Linke’nin Deniz Bilimleri Enstitüsü’ndeki “Prospecting Ocean” adlı sergisi. TBA21 Academy tarafından başlatılan üç yıllık araştırma projesi, gezegenimizin büyük bir kısmını oluşturan okyanusların tasarımını ve dolayısıyla akıbetini; bilimsel araştırmalar, yasal sınırlar, uluslararası konferanslar ve Pasifik okyanusundaki yerel aktivist gruplar arasındaki karmaşık bağlantı ağlarını belgeleyerek anlamaya çalışıyor. Sergi, teknolojik görüntülerin ardındaki niyetleri sorguluyor ve dünyanın, hidrosferi çevreleyen teknokratik aygıtlar tarafından nasıl tasarlandığını gösteriyor.

Bir diğer örnek ise, turuncu dolaplarla dolu bir soyunma odası şeklinde tasarlanan Hollanda Pavyonu. Dolapların arkasındaki gizli odalar, pencereler, video görüntüleri ve dokümanlardan oluşan bu “merak kabinesi” [Wunderkammer] fiziksel emeğin geleceğini çeşitli mecralarda araştıran bir dizi proje sunuyor. Het Nieuwe Instituut tarafından koordine edilen ve Marina Otero Verzier’in küratörlüğünü yaptığı pavyon açık çağrı ile seçilen mimar, tasarımcı, tarihçi, sanatçı ve müzisyenlerden oluşan bir katılımcı listesine sahip. “İş, Beden, Boş Zaman” [Work, Body, Leisure] başlıklı sergi, Hollanda’nın yüzyıllardır titizlikle şekillendirilmiş ve tasarlanmış yapılı çevresindeki insan makine ilişkisine ve bunun sonucu gelişen toplumsal ve mekânsal organizasyonlara vurgu yapıyor. Gizli odalardan birinde, Simone C. Niquille’ın zıplayan insansı şişme balonlarından oluşan yerleştirmesi, işçi güvenliği testleri için dijital avatar’ların nasıl kullanıldığını gösteriyor. Bir diğerinde ise, mimarlık tarihçisi Beatriz Colomina, John Lennon ve Yoko Ono’nun Amsterdam Hilton Oteli’nin 902 numaralı yatak odasında gerçekleştirdikleri “Bed-In” protestolarını, yatağın artık hem iş hem de uyku alanı olduğunu hatırlatmak için yeniden canlandırıyor. Pavyondaki bir diğer proje, AMO’nun “Eden’ın Yeni Bahçeleri” olarak adlandırdığı seraların verimliliği için kullanılan otomasyon teknolojilerini, kendi kendine yönetilen lojistik liman altyapılarını, bu değişikliklerin ortaya çıkardığı yeni yaşam biçimlerini ve insan bedeni mefhumunu ele alıyor.

Hollanda Pavyonu, 2018,
fotoğraf: Daria Scagliola
Simone C. Niquille’in yerleştirmesi ve Beatriz Colomina’nın performansı, fotoğraflar: Merve Yücel

“Serbest mekân” temasının en iyi yorumlarından biri de 19. yüzyılda Kudüs’teki çatışmaları düzenlemek ve birlikte yaşamayı kolaylaştırmak için konan kuralları anlatan “Statüko: Müzakere Yapıları” [In Statu Quo: Structures of Negotiation] adlı İsrail Pavyonu. Küratörler, Ifat Finkelman, Deborah Pinto Fdeda, Tania Coen-Uzzielli ve Oren Sagiv seçtikleri beş örnek durumla ‘kutsal topraklardaki’ anıtların oluşum sürecini deşifre ediyor. Bunların en etkileyicisi, hem Yahudilerce hem de Müslümanlarca kutsal sayılan Machpelah mağaralarını (Atababalar mağaraları ya da İbrahim camisi) anlatan video enstalasyonu. Musevilerin sadece güney, Müslümanların ise sadece kuzey bölümüne erişebildiği yapıda, bölümler iki dinin kimi özel günlerinde, yılda yirmi günü ve bir seferde yirmi dört saati geçmemek üzere askeri kontrol altında el değiştirebiliyor. Enstalasyon bu mekânsal dönüşümü hem Musevilerin hem de Müslümanların perspektifinden ustalıkla gösteriyor.

İsrail Pavyonu, 2018,
fotoğraflar: Merve Yücel

Mimarlık ofisi Caruso St John ve sanatçı Marcus Taylor’un Britanya Pavyonu için tasarladığı platform da diğer serbest mekân yorumlarından biri. Pavyon binasını iskele sistemi ile kaplayarak çatısında oluşturulan platform alışılagelmişin dışında bir yaklaşıma sahip. Proje sergilemek yerine çeşitli etkinliklere ev sahipliği yaparak “hem sığınak hem de bir sürgün yeri” olma iddiasında bir mekân sunuyor. “Island” [Ada] isimli proje, terk edilme, yeniden yapılanma, kutsal alan, sömürgecilik ve Brexit gibi konuları tartışmak üzere bienale katılan diğer ülke pavyonlarını da bu mekânda bir etkinlik yapmaya davet ediyor. Küratörlerin sergisi geçmiş edisyonlara göre hayli zayıf kalsa da bazı ülke pavyonlarının kendi aralarında aktif bir diyalog kurmaya yönelik çabaları, bienali izlemesi keyifli ve tatmin edici bir etkinlik hâline getiriyor.

Britanya Pavyonu, 2018, fotoğraflar:
Hélène Binet (üstte) ve M.Y.

* İki Pazar Sekmeleri önerisi: “Pencere, sarà la fine dell’architettura” ve “Tuvalet.”

Merve Yücel, mimarlık, sergi, Tasarım Bienali Seyir Defteri, Venedik Mimarlık Bienali