Okullar Ne Öğretir?

Geçen eğitim döneminin başında devlet okulundaki görevimden ayrıldım ve bir vakıf üniversitesinde işe başladım. Önyargım, ikisinin arasında çok fark olmayacağı yönündeydi. Konu mimarlık tarihi, öğrenci de aynı öğrenciydi. Belki idari anlamda birkaç farklılık olabilirdi, ama bunlar da çok şaşırtıcı olmasa gerekti. On yedi yıl devlet üniversiteleri hakkında çok şey öğrenmiş biri olarak, özel üniversitenin zorluklarını başka noktalardan bekliyordum. Ama beni şaşırtan başka bir şey oldu. İlk dönemin sonunda, Anglosakson üniversitelerinde olduğunu bildiğim ama daha önce, doğal olarak hiç karşılaşmadığım ve adına da öğrenci değerlendirmeleri denilen bir sistem ile karşı karşıya geldim. Bilmeyenler için olay kabaca şöyle işliyor: Sizin dersinizi alan öğrenciler eğitim döneminin sonunda ders ve tabii ki sizin hakkınızda sorulan sorulara cevap yazıyor ve sizin dönem performansınızı değerlendiriyorlar. Sorular sınıfın fiziki yeterliliklerinden dersi veren öğretim üyesinin davranışlarına, derslerin içeriğinden öğrencinin kişisel memnuniyetine kadar birçok konuda çeşitleniyor. Sadece puanlama değil, aynı zamanda kişisel görüşlerin de sorulduğu bu değerlendirme sistemine göre, öğretim üyesinin sözleşmesi yönetim tarafından uzatılıyor veya uzatılmıyor. İlk defa böyle bir şey ile karşılaşan biri için durum tedirgin edici sayılabilir.

Ama bunun ötesinde, sorulan sorular arasında bir tanesi üzerinde düşünmek için çok verimliydi. Kabaca dersi alan öğrenciye şu anlama gelen bir soru soruluyordu: Dersi veren öğretim üyesi anlattığı konuları biliyor mu? İlk bakışta çok yadırgatıcı geldiğini kabul etmeliyim. Mantık olarak en son bir liseden mezun olmuş bir grup insana, uzun yıllar bu konuda çalışmış, yine bu konuda uzman kişilerden oluşan bir jüriye mimarlık tarihi konusunda yeterliliğini kabul ettirmiş ve sonunda bir mimarlık tarihi diploması almış birinin bilgi düzeyi soruluyordu. Dahası, bunu soran kurum başvuru dosyamı başka başka otoritelere de göndermiş ve onların görüşleri doğrultusunda bana iş vermişti. Ortada bir tuhaflık vardı. Kendi adıma, ilk hissettiğim duygu hayal kırıklığı oldu. Sınıfın bir kısmı dersin içeriğini yeterli gördüklerini belirtmişler, ama değerlendirmeye katılan bir grup öğrenci ise mimarlık tarihinden anlamadığımı ve üzerlerine konuşabildiğimi zannettiğim şeyleri bilmediğimi yazmışlardı.

İkinci dönem başladığında durum kendi açımdan açıklığa kavuştu. Çünkü daha ilk gün derse katılanlara matbaa teknolojisi ile mimarlık düşüncesi arasındaki ilişkiyi anlattım ve bu konu başlığı onlardan çok benim işime yaradı. Değerlendirmede sorulan soru, aslına bakarsanız modern dünyanın olağan bir sonucuydu: Bilgi üzerindeki otoritenin ortadan kalkması. Derste öğrencilere Rönesans’ın modernlik ile ilişkisini anlatırken o sırada dünya üzerinde olmakta olan bir dizi değişimden bahsettim. Bunların arasında en önemli değişimlerden biri, aralarında mimarlığın da olduğu mesleklerin doğuşuna sebep olan matbaanın ve kitabın yaygınlaşmasıydı. Geleneksel dünyanın örgütlenme biçimlerinden biri olan meslek loncalarının ve buna bağlı olarak zanaatların ortadan kalkmaya başlamasına da aynı basım teknolojisi sebep oluyordu. Kitap sayesinde, geleneksel dünyada bilginin taşıyıcı ve koruyucusu olan özne ortadan kalkmaya başlamıştı. Bazı ifadelerin üzerinde özellikle durmayı tercih ederim. Bunlardan biri bilginin korunması. Peter Burke Bilginin Toplumsal Tarihi * adlı kitabında métiers [uğraşlar, zanaatlar] ile mysteries [gizemler] kelimelerinin arasındaki bağın sadece bir etimolojik köken birliği olmadığını hatırlatıyor. Ekmek yapma bilgisinin sırları; sadece fırıncılar loncasının içinde, meslektaşlar arasında kalması ve dışarıya sızdırılmaması gereken, ancak ve ancak o loncaya girerseniz ustanızdan öğrenebileceğiniz, en sonunda ise ancak ondan el alarak, kuşak bağlayarak mesleğinizi icra edebileceğiniz yani o sırrı zanaatınız hâline getireceğiniz, aynı zamanda o sırrın koruyucusu da olduğunuz bir dünyayı anlatıyor. Martin Luther’in İncil’i Almancaya çevirerek basmak istemesi sadece dinsel bir reform değil, aynı zamanda bilginin toplumsallığı ile de ilgili. Bir zanaat olarak din adamlığının ve onun meslek loncası olan Katolik kilisesinin otoritesini sarsan da bu oldu.

Artık bir bilgiyi öğrenmenin yolu o bilgiye sahip olanın yoluna intisap etmekten değil, bir kitap almaktan geçiyor. Bu sayede bilgiyi pratik içinde, bedensel olarak deneyimleyerek değil okuyarak öğreniyoruz. Bina yapmak için Serlio’nun kitabını, aşçılık için Platina’nın kitabını alıyoruz. Basılı bilgi sadece pratiği değiştirmedi aynı zamanda kuramsal olanın da yolunu açtı. Binaları nasıl inşa edeceğimiz ya da yemeği nasıl pişireceğimizden fazlasını öğrenmeye ve üretmeye başladık. Artık nasıl sorusu yerine örneğin güzel olan ne diye soruyoruz. Pratiğin üzerine düşünmek, ona mesafelenmeyi de sağladı. Burada bir hatırlatma yapmak gerekli olacak. Kuşkusuz her meslek bilgisi aynı şekilde ilerlemiyor, hepsine bir bütünün eşit parçaları muamelesini yapmak anlamlı değil. Bilginin basılı hâle gelmesi her mesleği aynı şekilde değiştirmiyor. Ayrıca basılı hâle gelmiş bilgi de tek başına bir anlam ifade etmiyor. Yeni bilgi türünü eskisinden; yani, el yazması ile çoğaltılarak dolaşıma sokulan ve mobilitesi düşük bir dünyadan ayıran, matbaa teknolojisi ile hızlanan ve mobilitesi çok daha yüksek bir dünyanın üretim ve dağıtım biçimi de.

Basılan ilk yemek kitabı:
De honesta voluptate et valetudine
[On Honest Indulgence and Good Health], Bartolomeo Platina,
1494 Venedik edisyonu, (c. 1465)

Meslek okulları da bu fikir üzerine kurulu. Yani bilgiyi daha önce üretilmiş ve dağıtıma sokulmuş bilgiler aracılığı ile yeniden üretmek üzerine. Artık yaparak değil okuyarak, şimdilerde ise izleyerek öğreniyoruz. Okullar o nedenle bilgilerin arka arkaya dizildiği yerler değil, sizden önce üretilmişler dünyasında tesadüfen bulduklarınız ile yeni bir bilgi üretiyoruz. Bunun yarattığı ironiler de yok değil. Sonuçta bu okullar size, kendi altını da oyacak şekilde, bilginin mülkiyetini geri verdiğini söylüyor. Tapu ya da —daha önce kullandığım kelimeyi yinelersek— kuşak niyetine de diploma dağıtıyor. Meslek loncaları yerine meslek odalarına giriyoruz. Zanaatkârlar pratik meslek sırlarını korurken, bugün diplomalarımızdan aldığımız otorite ile bizim üretmediğimiz bir ürünün neden güzel olmadığını söylüyoruz. Eskiden bilgi dışarı sızmasın istiyorduk, bugün başka mesleklerin bilgisi bize bulaşmasın istiyoruz.

Başa geri dönersek, artık sınıfta bilgime dayalı bir otoritemin olmadığını söylemek yanlış olmayacak. O nedenle, değerlendirmede sorulan soru başta kulağa geldiği kadar yadırgatıcı değil. Bugün herhangi bir konuda diplomalı bir meslek insanı kadar o disiplin içinden konuşma şansımız var. Bu nedenle öğrencilerim benim mimarlık tarihi bilgime olumsuz not verebiliyorlar. Çünkü benim okumadığım herhangi bir kitabı okumuş olmaları, benden daha fazla şey bildikleri anlamına geliyor. Bu arada mimarlık okulundan mezun olmayan birinin mimarlık üzerinde konuşmasına da alışmaları gerekiyor. Aynı kaygan zeminin üzerinde onlar da var.

Ama o soruyu ve yorumları aynı anda anlamsız kılan da bu. Zaten niyetli olmadığımız ve zaten çoktan ortadan kalkmış bir bilgi dünyasını hâlâ varmış gibi düşünerek karşınızdakini oraya ait sanmak, o kimliğe indirgemek sorunun açmazını oluşturuyor.

* Peter Burke, Bilginin Toplumsal Tarihi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2001, İstanbul.

eğitim, mimarlık eğitimi, Tayfun Gürkaş, üniversite