Kafkaesk Bir Absürt Kara Mizah Örneği: Korkusuz Korkak
Ekonomi Politiği
The Last Detail
Yeni Hollywood’u yaratan sinemacılar içinde “sinema emekçisi” sıfatını gerçekten hak eden insanlar var. Jack Nicholson, Monte Hellman ve Peter Bogdanovich ilk akla gelenlerden. Herhangi bir unvan yerine “sinemacı” dememin nedeni ise bu kişilerin sinema kariyerleri dahilinde birçok farklı mesleği birlikte veya dönüşümlü olarak icra etmiş olması. Nicholson 1950’lerde aktörlüğe başladı ama senaristlik, yapımcılık ve yönetmenlik de yaptı. Bogdanovich, Roger Corman için asistanlık ve yardımcı yönetmenlik yaptıktan sonra yönetmenliğe geçti. Hellman ise yönetmen olmadan önce kurgucuydu. Eski Hollywood hüküm sürerken sinema kariyerine başlayan bu kişiler, kendileriyle aynı kafada olan yapımcıların parasını kendi düşünceleri ve emekleriyle birleştirip Yeni Hollywood’u yarattı. İşte bu sinema emekçilerinin en önemlilerinden biri de Hal Ashby.
1929’da Utah’ta Mormon bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ashby’nin annesiyle babası o henüz dört veya beş yaşındayken boşanmıştı. Babası bir mandıraya sahipti ama ürettiği sütü pastörize etmek istemediği için ruhsatını kaybetti, bu yüzden de bir gece çenesine silah dayayıp intihar etti. Ashby ertesi sabah babasının cansız bedenini ahırda bulduğunda henüz on üç yaşındaydı. Farklı şehirlerde çeşitli işler yaptıktan sonra, bir gün Oregon’da çalışırken, henüz eylül olmasına rağmen bardaktaki suyun buz tuttuğunu görünce bir de California’da şansını denemeye karar verdi. Burada üç hafta boyunca sokakları arşınladıktan, son parasıyla annesine telefon edip bir de çikolata aldıktan sonra oranın iş ve işçi bulma kurumuna gidip film stüdyolarında bir iş bulmak istediğini söyledi. Böylece kurguculuğa başladı, çok geçmeden de sektörün en iyilerinden ve en hippilerinden biri olarak tanındı. In the Heat of the Night (yön. Norman Jewison, 1967) sayesinde “en iyi kurgu” dalında Oscar ödülü kazandıktan sonra “38 yaşına geldim, hâlâ film çekemedim” diyerek kurgulucuğu bıraktı. İlk filmi olan The Landlord (1970)1 ve ardından gelen Harold and Maude (1971) Ashby’nin kendine özgü bir tarzı olduğunu, üstelik bu tarzın Yeni Hollywood’un ilk döneminin karakterini belirleyen ekole dahil olduğunu açıkça gösteriyordu; tıpkı Bob Rafelson gibi.2
İlk iki filmde Ashby farklı sınıflardan insanları karşılaştırarak yarattığı çatışma üzerine hikâyeyi kurmuştu; Yeni Hollywood dönemi boyunca da bunu yapmaya devam etti. Dolayısıyla, üçüncü filmi olan The Last Detail’ın (1973) hikâyesi de benzer şekilde ilerliyor. Ashby’nin her filmi başlı başına incelenmeyi hak ediyor ama ABD’deki medeni haklar hareketini, karşı-kültürü ve dolayısıyla da Yeni Hollywood’u oluşturan koşulları çok kısa ve çok tatmin edici bir şekilde gösterip –yani anlatmadan gösterip– sıradan insanlar olan ana karakterlerin yolculuğuna odaklanmayı başardığı için bu film ayrıca önemli görünüyor. Tabii ki yeni Hollywood’a ruhunu veren birçok kült film gibi The Last Detail da bir romandan uyarlanmış. Darryl Ponicsan’ın aynı adlı ve 1970 tarihli romanını senaryolaştıran, Yeni Hollywood’un ilk dönemine ruhunu veren senaristlerden Robert Towne. Dolayısıyla Ponicsan, Towne ve Ashby’nin kolektif eseri olarak da ele alınabilir hikâye.
*
Film donanmanın Virginia’nın Norfolk şehrindeki dağıtım merkezinde geçici olarak bekleyen astsubaylar Billy “Badass” Buddusky (Jack Nicholson) ve Richard “Mule” Mullhall’un (Otis Young) 18 yaşındaki er Larry Meadows’u (Randy Quaid) sekiz yıl boyunca mahkûm olarak kalacağı, Maine’nin Kittery şehrindeki askeri hapishaneye götürürken geçirdiği birkaç günün hikâyesini anlatıyor. Meadows görevli olduğu üsteki bir bağış kutusundan kırk dolar çalarken yakalandığı için ordudan ihraç edilmiş ve sekiz yıl hapse mahkûm edilmiş. Bu kadar az miktardaki parayı cebe bile atamadığı hâlde böyle ağır bir cezaya çarptırılmasının nedeni, bağış kutusunun üssün komutanının eşi tarafından koyulmuş olması.
Yola çıkmadan önce Buddusky hapishaneye gidip dönmek için bir hafta vakitleri olduğunu, epey de harcırah aldıklarını söyleyip, hızlıca gidip dönmektense yol boyunca eğlenmeyi teklif ediyor Mule’a. Yolculuk keyifli başlasa da Meadows trende uyurken paltosunun kolunun içinden sarkan havuçları gören Buddusky ve Mule onu uyandırıyor. Bunun üzerine Meadows paniğe kapılarak trenin içinde koşmaya başlıyor. Biraz şiddet kullanarak onu yakalıyorlar, sonra da kleptoman olduğunu anlıyorlar. Zaten o kırk doları da bu yüzden çalmaya yeltenmiş. Lakin Meadows’un kaçma girişiminden tedirgin olan Mule patronluğu Buddusky’den devralarak, eğlenmek değil bu görevi kazasız belasız yerine getirmek istediğini söylüyor. Çünkü kendisi sadece ekmeğinin peşinde koşan [lifer] bir siyahi ve donanma hayatta onun başına gelen en güzel şey.
Buddusky yine de yol boyunca hem bizzat eğlenmek hem de 18 yaşındaki zavallı Meadows’u hapse girmeden önce biraz eğlendirmek istiyor. New Jersey’nin Camden şehrinde trenden indiklerinde Medows’un yaşı tutmamasına rağmen bir barda ona bira içirmeye çalışıyor, buna itiraz eden barmene silah çekiyor. Sonra bir restorana gidip yemek yiyorlar. Yemeği istediği gibi hazırlanmadığı hâlde Meadows sesini çıkarmayınca Buddusky ona itiraz etmeyi öğretiyor. Daha sonra sokak aralarında bira içerken treni kaçırıyorlar ve bir otele gidip gece geç saatlere kadar bira içip sarhoş oluyorlar. Bu esnada da Buddusky, Meadows’a kavga etmeyi öğretmeye çalışıyor.
Ertesi sabah tren garının tuvaletinde Buddusky sudan bir sebep yüzünden birkaç deniz piyadesiyle kavga ediyor. Kavgayı başlatmak isteyen o olmasına rağmen piyadelerin de kavga etmeye dünden razı olduğu anlaşılıyor. Mule ve Meadows kavga seslerini dışarıdan duyup gelince kazanan taraf donanma personeli oluyor. Amerikan ordusunun birimleri arasındaki rekabet veya çatışma Amerikan filmlerinde hep işlenen bir mevzudur ama kendine özgü nedenleri var mıdır yoksa sadece bir gruba aidiyet duymakla mı alakalıdır bu, bilemiyoruz. Sonuçta kavga Buddusky ile Mule arasındaki gerilimi sona erdiriyor. Belki de Buddusky sırf bu nedenle kavga çıkarmıştır, kim bilir?
Trenin hareket saatine epey zaman olduğu için Buddusky annesini ziyaret etmeyi öneriyor Meadows’a. Gidiyorlar ama Meadows annesinin o gün evde olmayacağını öğreniyor komşudan; biraz oturmak için eve girdiklerinde de yeni arkadaşları içerideki sefaleti gördüğü için utanıyor. Ardından trene binip New York City’ye gidiyorlar. Gün boyu aylaklık ettikten sonra civardaki binaların birinden duydukları tuhaf sesleri takip ederek seslerin geldiği apartman dairesine gizlice giriyorlar. Meğer burası Nichiren Budistlerinin3 toplandığı bir tür ibadethaneymiş, duydukları sesler de onların mantralarından biriymiş. Bu da ekmeğinin peşindeki üç askerin karşı-kültür ortamıyla –en azından filmdeki– ilk teması oluyor. Daha sonra üçü bir barda otururken Meadows, Budistlerden öğrendiği mantrayı bir kadınla sevişebilmek için mırıldanmaya başlıyor; çünkü öğrendiğine göre insan istediği “herhangi bir şey”in gerçekleşmesi için bunu okuyabilirmiş. Nitekim duası kabul oluyor. Mantrayı duyan hippi bir kadın Meadows’un yanına geliyor, kendisinin de Nichiren Budisti olduğunu söylüyor, onu arkadaşlarıyla tanıştırıyor ve üçünü de bir ev partisine davet ediyor.
Evdeki ortam pek partiye benzemiyor. Kadınlı erkekli birkaç hippi, içki ve marihuana içerek güncel politik olaylardan bahsediyor. Buddusky burada da ekmeğinin peşinde, yani bir kadını etkilemek için bir köşede uyduruk denizci hikâyeleri anlatıp duruyor. Mule hararetle politik meseleleri tartışan hippilerin ortasında sıkıntıdan patlıyor. Bunlardan biri Vietnam’a gitmek zorunda kalırsa ne yapacağını sorunca çok gerçekçi ve çok basit bir cevap veriyor Mule: “Tepedeki adam gönderirse giderim. Adam ne derse o. Onun kurduğu düzende yaşıyoruz.” Herhalde gece boyunca sarf edilen en gerçekçi politik argüman bu olduğu için herkes etkileniyor.4 Bunu söyleyenin bir siyahi olması siyahi Amerikalıların maruz kaldığı baskının boyutu hakkında bizi düşünmeye sevk ediyor. Zira Mule zorunlu askerlik için celp edilmemiş ama bir siyahi olarak geçinebilmek için askerliği profesyonel olarak yapmak zorunda kalmış. Bu üç asker arasında partide en çok eğlenenin Meadows olduğunu söyleyebiliriz. Barda tanıştığı kadınla gece boyunca bir köşede sohbet ediyor, sonra da birlikte üst kattaki odaya çıkıyorlar. Kadın botlarını çıkarırken Meadows gibi biz de sevişmeye başlayacaklarını düşünüyoruz ama kadın diz çöküp Meadows’un hapishaneden kurtulması için mantra okumaya başlıyor. Gerçi bir ara isterse onu Kanada’daki bir arkadaşının yanına kaçırabileceğini söylüyor ama “en yakın arkadaşları”nın başını belaya sokmak istemediği için Meadows bunu kabul etmiyor.
Ailesinin fakirliğini belli eden evinden, yalnızlığından ve on sekiz yaşında profesyonel askerlik yapmak zorunda kalmasından anlaşıldığına göre Meadows da hayata yenik başlamış. Hapse girmeden önce belki de hayatının en güzel günlerini yaşıyor. Üstelik o günler henüz tükenmiş değil; çünkü ortam iyice sıkıcı olmaya başlayınca üç asker evden ayrılıyor, Meadows’un bu yaşında hâlâ bakir olarak hapishaneye gitmesini istemedikleri için de Buddusky ve Mule onu bir randevuevine götürüyor. Meadows seçtiği kadınla birlikte odadayken bekleme salonunda oturan Buddusky ve Mule, askerlikten önceki hayatlarından bahsediyor. Buddusky önceden taşranın bir yerlerinde evliymiş. Eşi televizyon tamircisi olarak kalmasını isteyince işi bırakıp boşanarak yeni bir hayat aramaya başlamış. En azından farklı şehirleri görme imkânını sağladığı için askerlik mesleğini seçtiği anlaşılıyor. Düşlediği gibi bohem bir hayat değil ama onun gibi işçi sınıfından gelen ve entelektüel olmayan biri burjuva düzenini reddetse de ancak bu kadar bohem olabiliyor. Mule evlenmemiş, annesine bakıyormuş. Annesi onunla gurur duyuyormuş; bütün komşulara ve akrabalara oğlunun nasıl büyük adam olduğunu anlatıp duruyormuş. Siyahi bir Amerikalı için bu kadarına fazlasıyla şükretmek gerekiyor, Mule da zaten öyle yapıyor. Konuşmanın sonunda ikisi de ekmeğin peşinden gitmek dışında bir seçenekleri olmadığını, askerlikten kovulmamaları gerektiğini tekrar idrak ediyor. Meadows ise randevuevinden mutlu bir şekilde ayrılıyor. Ertesi sabah otel odasında, “Biliyorum, sonuçta bir fahişe ama sanırım o kız benden hoşlandı” diyor Buddusky’ye. Belki haklıdır, belki değildir ama on sekiz yaşındaki birinin saflığıyla söylüyor bunu. Buddusky “Neden olmasın?” diye karşılık veriyor. “Her insan gibi onların da duyguları var.”
Otelden çıkınca bu sefer gerçekten hapishaneye gidecek trene binmek üzere gara gidiyorlar. Ancak hareket saatine henüz vakit olduğundan, gitmeden önce son kez bir şeyler yapmak istiyorlar. Meadows piknik yapmayı öneriyor. Karla kaplı tenha bir parkta, soğuktan titreyerek, bir barbeküde güç bela sosis kızartıyorlar. Bir ara, Meadows biraz uzaktayken Buddusky ile Mule onun hakkında konuşuyor. Buddusky şu son birkaç günde onun epey yol kat ettiğini düşünüyor. Öfkesini ifade etmeyi, dövüşmeyi ve sevişmeyi öğrendi; şimdi de hapse girmek zorunda. Yine de onun hapishanede hiç şansının olmadığını düşünüyor Buddusky; onun gibi genç, tecrübesiz ve saf birinin epey eziyet çekeceğini söylüyor Mule’a. Bunları duyan Meadows çaktırmadan kaçmaya başlıyor ama diğer ikisi durumu fark edip trende olduğu gibi yine onu yakalıyor. Yalnız bu sefer biraz daha fazla tartaklıyorlar. Gerçek hayata döndüklerinin ilk belirtisi bu.
Trenden inince doğru hapishaneye giriyorlar. Onların binaya girmesiyle görevli subayların Meadows’u alıp yukarı götürmesi bir oluyor. Vedalaşmaya bile vakit bulamıyorlar. Üstelik görevli teğmen Meadows’un yüzündeki kan izlerini fark ediyor ve mahkûma yasadışı şiddet uyguladıkları için iki astsubayı tehdit ediyor. Ayrıca, Norfolk’tan aldıkları görevi bildiren belge imzalanmadığı için resmi olarak hâlâ orada göründüklerini yani aslında Meadows’u buraya getirmediklerini söylüyor. Burası donanmaya değil, deniz piyadelerine ait bir hapishane olduğundan, burada sırf zevk için donanma personeline eziyet etmek gayet olağan. Bunun üzerine astsubaylar komutanı görmek istediklerini söyleyince ise teğmen isteksiz bir şekilde sorunu çözüp onları gönderiyor.
Buddusky ve Mule sıkıntılı bir görevi daha yerine getirmeyi başaran, üstelik bir teğmene karşı birlik olan iki astsubay olarak ayrılıyor hapishaneden. Birkaç günlüğüne ayrı ayrı kafa dinledikten sonra Norfolk’taki üste görüşmek üzere vedalaşıyorlar.
*
Yeni Hollywood’un ilk yönetmen kuşağının çekirdek kadrosunu oluşturan, bu dönemin ilk aşamasına ruhunu kazandıran yönetmenlerden biri Ashby. 1980’lerde Hollywood’da tutunamamasının, sağlık sorunları dışındaki esas nedeni de bu zaten. The Last Detail ise bu ruhu taşıyan her film gibi gerçekçi, eğlenceli ve içten içe hazin. Bir nevi bildungsroman veya coming-of-age hikâyesi bu film. Meadows’un çocukluktan yetişkinliğe geçiş hikâyesini anlatıyor Ashby bu filmde ama onun hayatını bir bütün olarak ele almak yerine birkaç günlük bir kesit aracılığıyla kâh geçmişe kâh geleceğe bakarak modernist bir şekilde yapıyor bunu. Üstelik her zamanki gibi, farklı toplumsal kesimlerden insanların kesişen yollarını ustalıkla gözler önüne seriyor.
1. Bu film, Kristin Hunter’ın The Landlord (1966) adlı romanından sinemaya uyarlanmıştı.
2. Peter Biskind, Easy Riders, Raging Bulls: How the Sex ‘n’ Drugs ‘n’ Rock ‘n’ Roll Generation Saved Hollywood (Londra: Bloomsbury Publishing, 1999).
3. “Nichiren Budism” Wikipedia, erişim tarihi: 21.08.2025.
4. Bu üç askerin Budistlerle ve hippilerle karşılaşması Midnight Cowboy’da (yön. John Schlesinger, 1969) Joe (Jon Voight) ve Ratso’nun (Dustin Hoffman) “otantikliğine” hayran olan zengin gençleri hatırlatıyor. The Last Detail’daki hippi kılıklı gençler yüzeysel görüşlere sahip olmakla birlikte samimi gibi görünür; ancak Midnight Cowboy’dakiler karşı-kültürü ancak bir moda olarak benimseyen zengin züppelerdir.
Amerikan sineması, bildungsroman, film, Hal Ashby, Murat Can Kabagöz, sinema, The Last Detail, Yeni Hollywood