Roman olarak anılan ama aslında uzun birer hikâyeden ibaret olan kitaplar vardır. Ferhan Şensoy’un Kazancı Yokuşu (1978) veya İrfan Yalçın’ın Genelevde Yas’ı (1978) bunlara örnektir. Roman değildirler; çünkü kendilerine ait bir evrenleri olmakla beraber, sınırlı bir evrendir bu. Toplumun her tabakasından insanı göremeyiz yani bu evrende. Bu hâlleriyle, klasik anlamda roman türüne dâhil edilebilecek bir eserin ancak bir katmanına tekabül edebilirler. Her bir katmanda, gördüğümüz insanların dâhil olduğu tabakalar çeşitlenir, zamanla da romandaki bütün karakterler doğrudan veya dolaylı bir şekilde birbiriyle etkileşime girer. Tabii, roman denince illa klasik, 19. yüzyıl romanı anlaşılmak zorunda değil; hele antiroman veya yeni roman diye anılan türün ortaya çıkışından sonra… Dolayısıyla bu kitapları ‘çevresel roman’ diye de adlandırmak mümkün olabilir veya ‘novella’ diye… Amacım türe dair bir tartışmaya girmek değil ama nasıl bir ayrım yapmaya çalıştığım anlaşılmıştır sanıyorum. İşte Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ı, Genelevde Yas gibi bir roman veya biri ne kadar romansa diğeri de ancak o kadar roman.
Bahsettiğim, klasik bir romanın ancak bir katmanına tekabül edebilme hâli bu uzun hikâyelerin içe kapanık olmasıyla sonuçlanıyor. Bu, başlı başına olumlu veya olumsuz bir durum değil elbette. Amaç, belli, sınırlı bir çevrenin yaşayışını ve ilişkilerini yansıtmaksa, alanın bu şekilde belirlenmesi elzem olabilir hatta. Bu sınırlılık ise hikâyenin bizatihi bir argoya dönüşmesine elverişlidir; çünkü malum, argo denen şey de dilin katmanlarından yalnızca biridir. Belli çevrede yaşayan, aynı mesleğe mensup, aynı yaşam biçimine sahip insanların, ‘toplumun diğer katmanlarınca anlaşılmamasına da yarayan’, kapalı devre bir dildir argo veya bir alt-dildir; yani bu uzun hikâyeler klasik anlamda romanın bir katmanına karşılık geliyorsa, argo –veya jargon– da birçok katmandan oluşan dilin ancak bir katmanına karşılık gelebilir. Bu, söz konusu uzun hikâyeler için gayet tutarlı ve hatta belki de olması gereken bir durum; çünkü bu sayede inandırıcılıkları, etkileyicilikleri epey artıyor. Bu, Ağır Roman için de geçerli. Ama benim asıl amacım hikâyenin içeriğini politik açıdan incelemeye çalışmak.
Hikâyede zaman zaman çalan “ağır Roman havası”ndan ve yine hikâyenin bir şekilde roman türünün bir örneği olarak kabul göreceğini bilmesinden dolayı Metin Kaçan bu adı seçmiş olmalı. İlk kez 1990 yılında yayımlanan hikâye, tahminen 1970’lerin ilk yarısı boyunca, ama 1975’e de varmadan, İstanbul’un Tarlabaşı semtinin Tayyare Sokağı’nda geçiyor. Yani ‘tarihi bir roman’ veya bir ‘dönem hikâyesi’ olduğu söylenebilir Ağır Roman’ın. Hikâyenin geçtiği sokağın resmi adının Tayyare olduğundan ise kitapta bahsedilmiyor. Hem orada yaşayanlar hem de hikâyeyi anlatan için buranın adı Kolera. Romanlar, Türkler, Rumlar, Süryaniler; her türlü esnaf ve zanaatkâr (berber, kahvehaneci, otomobil tamircisi, dolmuş şoförü, orospu, pezevenk, konsomatris, torbacı, dilenci, yankesici) bir arada yaşıyor burada. Bir de bitirimler var: “… katiller, esrarkeşler, satırcılar ve psikolar …”1 Aslında satırcıların da bir nevi esnaf olduğu söylenebilir; çünkü kimi çocukları kaçırıp parmaklarını satırla kestikten sonra dilendirerek mano alıyorlar. Yani dilenciler onların çalışanı, ücretli işçisi; kendileri de bu durumda işletme (belki organizasyon anlamında) sahibi, küçük burjuva oluyor. Kahvehanecinin veya oto tamircisinin çırağı varsa, onların hesabına çalışan dilenciler var yani. Satırcılar, emirlerinde çalışan çocuklara reva gördükleri muamelelerin farklılığından dolayı ‘nazik’ ve ‘kaba’ olmak üzere ikiye ayrılıyor. Bitirimhane dedikleri mekânda oynattıkları kumardan da pay alıp, yine orada yaşıyorlar. Aslında birer tufeyliden ibaret olan bu adamlar, yaşam biçimlerinin meşruiyetini ise Kolera halkını koruyup kollamaktan alıyor. İki taraf arasında yapılmış sessiz bir anlaşma bu, bir tür ‘toplumsal sözleşme’ belki. Bir de sertlikte bitirimlerden aşağı kalmayan ama çoluk çocuğu sakat bırakıp dilendirmek ve benzeri adilikleri yapması tasavvur dahi edilemeyecek kabadayılar var, zenginden alıp fakire veren cinsten: Arap Sado bunlardan biri. Ama belli ki mertliğin devri geçeli çok olmuş; çünkü Sado’dan başka böyle biri yok Kolera’da artık ve hikâyedeki ömrü de pek uzun sayılmaz. Maceralarını okuduğumuz insanlar böyle bir toplumsal tabakaya mensup yani. Şimdi bunu biraz açmaya çalışalım:
Hikâyenin ‘protagonisti’ diyebileceğimiz kişi Gıli Gıli Salih. Hikâye başladıktan kısa bir süre sonra ergenliğe girişine tanık oluyoruz, demek ki 12-13 yaşlarında, ortaokul çağında olmalı. Ağbisi Reco, tahminen lise çağında. Babaları Yıkıkköprülü Berber Ali, Kayserili. Askerlik için İstanbul’a gelince görüyor Kolera’yı ilk kez ve bir daha kopamıyor. Askerlik bitince bir dükkân açıp buraya yerleşiyor. Bütün mahallenin sevdiği, saydığı, yer yer korktuğu bir kabadayı. Üstelik Çapkın. Dükkânının hemen karşısındaki apartmanda oturan Madam Eleni’yle duygusal yanı olmayan bir ilişkisi var. Güzel bir kadın Eleni, muhtemelen fahişelikle geçiniyor. Kendini güvene almak için mahalle karakolunun komiseriyle de yine duygusal yanı olmayan bir ilişkiyi sürdürüyor.
Berber Ali’ye geri dönelim: Arap Sado’yla aşağı yukarı aynı değerleri temsil ettiği söylenebilir. Yiğit, mert olarak biliniyor ama bundan ziyade cesur olduğu için, korku uyandırdığı için saygı görüyor. Dolayısıyla, karısı İmine’yi Eleni’yle mütemadiyen aldattığı için mahallelinin gözünden düşmüyor Ali. “Bu ne biçim mertliktir?” diye soran yok yani. Burada cinsel sadakatin ahlakiliğini veya aksini öne sürmek gibi bir niyetim yok. Kolera halkının çoğunluğunun tek eşliliği savunduğundan da emin değiliz. Belki sokağın başka bir sakini eşini aldatsa ahlaksızlıkla suçlanabilir komşuları tarafından, ama Ali’ye böyle bir muamele yapılmıyor. Belki çok kadınla beraber olmak kabadayılığın şanından sayıldığı için böyledir bu, belki de cinsellik, saygın aile kurumuna yakışmayacak, bayağı, hayvani bir ihtiyaç olarak algılandığı hâlde bu ihtiyacın yine de bir şekilde karşılanmasının gerektiği mahalle halkı tarafından bilindiği için. Neticede mahalleli, Ali ile Eleni arasındaki münasebeti yadırgamıyor, İmine ise zaten böyle bir münasebetin varlığından habersiz olduğu için sorun çıkmıyor. İmine durumu bilmiyor; çünkü Ali, Kolera’nın ne kadar tekinsiz bir yer olduğunu, itin, uğursuzun, katilin, hırsızın sokaklarda cirit attığını, üstelik yağmur yağınca suların sokaklardan nehir gibi çağlayıp akarak insanları bilinmeze sürüklediğini anlatarak onun gözünü korkutuyor. Kısmen doğru olan bu hikâyelerden etkilenen İmine yıllardır evden dışarı adım atmıyor. Ama Ali canı herhangi bir şeye sıkılınca karısını ve çocuklarını dövmekten de geri kalmıyor. Mahalle sakinleri bunu da biliyor ama yine bunu da sorun etmiyorlar. Kolera’da gücü yeten yetene; sertlik geçer akçe.
Salih’in okulla arası iyi değil. Bir noktadan sonra babasının dükkânında vakit geçirmeye başlıyor. Ali, berberliği beceremeyeceğini anlayınca Salih’i marangozun yanına çırak olarak veriyor. Ama bu işe sadece bir gün dayanabilen Salih, ertesi gün, yakın arkadaşı Tilki Orhan’ın çalıştığı, Fil Hamit’in otomobil tamirhanesinde işe başlıyor. Ali isteksizce kabulleniyor bu durumu; çünkü oğlunun ‘imparatorlar’la muhatap olmasını istemiyor. Zanaatı ustalık mertebesine erişmiş oto tamircilerine imparator deniyor ve bunların hemen hepsi kulampara. Salih’in başı kulamparalarla belaya girmiyor ama. Onun geleceği bitirimlikte.
Yıkıkköprülü Berber Ali, Arap Sado’yla aynı kefeye koyulabilecek biri olsa da geçimini kabadayılıktan sağlamıyor. Arap Sado’nun “her ne kadar yalnızlık çekmese de yine de tek başına” olması bundan.2 Tek başına bile mahalleyi çekip çevirebiliyor. Mesleği bu olduğundan, belli ki mahalleliden aldığı haraçlarla geçiniyor ama fakirleri de gördüğünden durum kanıksanmış olmalı. Toplumsal sözleşmeden kastım da bu. Ama torbacılığın, kumarın ve fuhşun temel geçim kaynağı olduğu bu mahalle birtakım “yamuk suratlı, yengeç yürüyüşlü adamlar”ın iştahını kabartıyor.3 Alınacak çok avanta var. Üstelik devir değiştiği için, Arap Sado’nun aldığından daha çok alıp bunu mahalle için harcamasalar bile sorun olmaz. Çok geçmeden Sado’yu öldürüp mahalleye hâkim oluyorlar.
Bu ‘yengeç’ güruhunun başında Reis denen bir adam var. Olaylar 1970’lerde geçtiği için, akla ‘ülkücü’ ‘reisler’ geliyor. Ülkücü bir çetenin, hele ki o vakitlerde, nüfusunun büyük bir bölümü hâlâ Rumlardan oluşan bir mahalleyi haraca bağlaması da ‘anlaşılır’ bir durum. Gerçi bu ‘yengeçler’in ülkücü olduğuna dair bir ima yok hikâyede ama dolaylı yoldan bu kanıya varmak mümkün: Bir noktada, Salih biraz büyüdükten sonra, toplumdaki siyasi kutuplaşmanın Kolera’daki yansımalarını görmeye başlıyoruz. Sağcılar ve solcular kendini belli ediyor artık. O vakte kadar Kolera’da ‘siyah-beyaz’ gazete okuyan üç kişi var, Ali de dördüncü oluyor. Dükkânında, aynı gazeteyi okuyanlarla politik mevzuları tartışmaya başlıyor. Bu tartışmalar zamanla, dükkânın ortasına gerdiği perdenin arkasına taşınıyor. Yine o sıralar, büyük oğlu Reco’nun üniversiteden arkadaşları Ali’ye sapları yontulmuş altı adet kırmızı gül yolluyor. Bu güllerin Cumhuriyet Halk Partisi’nin Altı Ok’unu temsil ettiği açık. Bu ‘eylemi’ de dönemin öğrenci hareketinin halka ulaşmaya çalışma çabasının bir örneği olarak okuyabiliriz sanırım. Fakat olay 12 Mart’tan –veya hiç değilse 12 Mart rejimi etkilerini açıkça göstermeye başlamadan– önce vuku bulmuş olmalı; çünkü belli ki ‘sol’ öğrenci hareketi ile Kemalizm arasında henüz belirgin bir ayrım oluşmamış. (Burada Milli Demokratik Devrim tezini ve Deniz Gezmiş’in 1968’de Samsun’dan Ankara’ya Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenlediğini hatırlamakta fayda var.) Yani Berber Ali’nin kendini –öyle veya böyle– solda konumlandırdığı açık. Üstelik, ‘yengeçler’in zorbalığından bıkıp Reis’in kapısına dayandığını ve akabinde onunla giriştiği bıçaklı-usturalı düelloyu hatırlarsak, Reis ve yengeçlerinin ülkücü olduğu kanısına varabiliriz. Bu düellonun unutulmaması gereken bir ayrıntısı daha var: Reis ile Ali kapışırken, mahalleliler de onların etrafını bir çember hâlinde sarmış, bu gösteriyi izliyor, ki gösteri Kolera’da ayin hükmünde bir şey, buna ileride değineceğiz. Bu esnada sirenler çalıyor ve Ali ile Reis de dâhil olmak üzere herkes hazır ola geçiyor. Böylece tarihin 10 Kasım, saatin 09.05 olduğunu anlıyoruz. Yani Kolera’nın üstünde bir heyula dolaşıyor, Kemalizm heyulası. Tabii burada da Kemalizmin içeriğine dair bir tartışmaya girmeye niyetim yok. Hatta bu sirenlerin insanları anında hizaya sokmasını, her veçhesiyle Atatürk’ten bağımsız bir şekilde, sadece devletin yaptırım gücü olarak okumak da mümkün; ileride buna da değineceğiz.
Ali neticede Reis’i öldürmese de düelloyu kazanıyor, Reis de bu olaydan sonra mahalleden haraç almayı bırakıyor. Bu sıralarda Salih varoluşsal bir buhran içinde. Çizgi roman tutkunu ağbisi, bu mahallede yaşamaya devam ederse kendisini iyi bir geleceğin beklemediğini kestirerek evden kaçıp üniversiteli arkadaşlarının yanına taşınıyor. Muhtemelen bir mizah dergisine çizer oluyor. Salih, belki de evi neden terk ettiğini anlayabilmek için, Reco’nun evde bıraktığı kitapları okuyor. Bunlarda yazanlar ile Kolera’da yaşananların bağdaşmazlığı kafasını karıştırıyor. Bir süre mahallede ruh gibi geziniyor. Ama sonuçta Reco gibi kitapların değil; Kolera’nın tarafını seçiyor ve bitirim oluyor. ‘Nazik satırcılar’ın arasına karışıp bitirimhanede yaşamaya başlıyor. Bu esnada Tina adında Rum bir fahişe taşınıyor mahalleye. Salih ile Tina birbirlerini görür görmez âşık oluyorlar; yani Salih’in gerçekten âşık olduğu söylenebilir, Tina da Salih’den epey etkileniyor ama onun hissettiklerine aşk demek zor. Çok geçmeden birlikte olmaya başlıyorlar. Salih bitirimhaneyi bırakıp Tina’nın evine taşınıyor. Onun artık ‘çalışmasını’ istemiyor. Bu da Tina’ya Salih’in bakması demek. Fahişelikten değil de dilencilikten, yankesicilikten ve kumardan kazanılan parayla geçinecek Tina artık. Bu, Salih’e göre namuslu olan yol. Bir akşam, biraz da bu hayırlı yola girişlerini kutlamak için, mahalledeki bir düğüne gidiyorlar. Salih düğün salonunun pistinde ağır Roman havası oynarken, Tina’nın eski pezevengi, maddi kaybının acısını çıkarmak için Tina’nın suratına jiletle faça atıyor. Salondakiler durumu fark ettiği an, Salih’in –itibarını korumak istiyorsa– yapmak zorunda olduğu şey belli: O pezevengi bulup intikam almak. Ama bunun için önce intikam yemini etmesi gerekiyor ve bunu da herhangi bir şekilde yapamaz. İşte bu, ritüelin Kolera’daki gücünü gördüğümüz anlardan biri: Salih gömleğini pantolonundan çıkarıp, aşağıdan yukarıya düğmeleri teker teker kopacak şekilde açıyor ve kemer tokasının arkasına zulaladığı jileti “kıvrak bir bilek numarasıyla” alıyor. Sonra da “… elindeki jileti yelpaze gibi sallayarak göğsüne çubuklu pijama süsü” veriyor.4 Tek kelime konuşmuyor ama bunun intikam yemini demek olduğunu herkes biliyor. Birtakım jestler Kolera’da iletişim kurmanın temel koşulu. Hatta bu ritüelistik davranışların adab-ı muaşeret işlevi gördüğü bile söylenebilir. Racon yani. Örneğin sokakta bir kavga oldu mu, etrafta kim varsa olayı izlemek için toplanır; Kolera’nın evsiz, şarapçı ve esrarkeş şairleri de kavgayı estetik açıdan değerlendirir. Bir bitirimin geceleri sessizce yürümesi gerekir; bıçağındaki kanı, paçasının arkasına silmesini gerekir ki bu hareketin bile ayrı bir raconu vardır. Salih’in seyyar satıcıdan aldığı börekleri kahvehanede yeme biçimi bile dedikodulara sebep olabilir. Bu açıdan epey muhafazakâr bir yer olduğu söylenebilir Kolera’nın. Veya buraya bir tür varoluşçuluk hâkimdir belki de. “İnsan aşkın bir öze sahip değildir, yaptıklarından ibarettir” lafıyla özetlenebilecek bir varoluşçuluk. Zihniyet buysa, insanların da Salih’e “Madem intikam alacaksın neden adabıyla yemin etmedin?” diye sorma hakkı doğuyor ister istemez. Bu gösteri hayranlığı akıllara Gösteri Toplumu’nu5 getiriyor ilk anda ama ikisi epey farklı. Guy Debord her şeyin metalaştığı burjuva dünyasında insanların gerçekten bir şey olmasına gerek olmadığını, öyleymiş gibi görünmelerini sağlayacak metaları satın almalarının yeterli olduğunu söyler kabaca. Söylemi davranışlarla, yaşayışla desteklemek gerekmez yani. Servetin ancak ırsi bağlarla ulaşılabilecek bir makamın veya statünün bir uzantısı olma durumundan çıkıp başlı başına bir amaç olduğu, toplumsal kökenine bakılmaksızın –en azından teorik olarak– herkesin servet yapma şansının olduğu bir toplumda geleneğin önemi kalmaz. Ama görüldüğü gibi Kolera halkı, ritüel düzeyinde de olsa geleneklerine epey bağlı. Bu açıdan bakıldığında burjuva düzenine tamamen intibak etmedikleri söylenebilir. Dolayısıyla gösteri, ‘boş gösteren’ olamaz Kolera’da. Salih intikam yeminini ancak bir ritüel çerçevesinde edebilir ve yemin ettiği için intikam almak zorundadır. Yoksa itibarını kaybeder, toplumsal sözleşmeyi feshetmiş olur. Nitekim intikamını alır Salih, yine racona uygun şekilde.
Ritüel olmasa da konuşmadan anlaşmaya bir başka örnek, Ali’nin dükkânını boyaması olabilir. Mahallenin ‘softaları’, herhâlde Kolera’da artan solculuktan rahatsız olduklarını belirtmek için, dükkânlarını siyaha boyayınca Ali de sinirlenip kırmızıya boyuyor dükkânını. Şimdiye kadar bahsettiklerimizin yanında bir de ‘softalar ve köylüler’ yaşıyor Kolera’da. ‘Softalar’ belli ki İslamcılar. Muhtemelen Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’ne oy veren kesim. Hikâyede epey olumsuz bahsediliyor onlardan. Hatta olumlu hiçbir yanlarından bahsedilmiyor. Rumlar dükkânlarına müşteri olarak geldiğinde onlara iyi davranıyorlar; çünkü maddi durumlarının görece iyi olduğunu biliyorlar. Ama yine aynı sebepten için için kin güdüyorlar onlara; çünkü onların evleri güzel, çünkü onlar daha zengin. Kendileri de aynı yerde yaşıyorlar ama bir türlü o konuma erişemiyorlar. Mahalle maçlarında Rumlara yenilince olay çıkartıyorlar vs. Bir de televizyona karşılar. Köylüler ise belli ki iş bulmak için köylerinden İstanbul’a göç edenler. İlk bakışta softalardan saf, temiz, hatta Kolera’nın tehlikeli yaşamından korkan bön insanlar olarak algılanıyorlar. Tabii muhafazakârlar da: Köylü kadınlar, televizyona bir erkek çıkarsa örtünüyor. Ama yine aynı köylüler, yeri gelince müthiş bir hızla şartlara uyum sağlayabiliyor. Örneğin konsomatris eskisi Puma Zehra onlara her türlü kumarı öğretince, kahvehanedeki erkekleri soymaya başlıyor bu köylü kadınlar. Softalar ve köylüler her ânı gerilimle dolu bu mahallenin asıl gerilim unsuru olmayı başarıyor. Bunu hikâyenin sonunda açıkça görmek mümkün. Şimdi o sona doğru ilerleyelim.
İmine, Reco’nun evi ve mahalleyi terk etmesine zaten yeterince üzülmüştü. Bunun üzerine Salih de evi terk edip bitirimliğe başlayınca “… ağırbaşlı, yumuşak kişiliğinden çıkıp saldırgan bir kadın …” oluyor. “Büyüler, tütsüler, okutmalar, yazdırmalar, kıllar, tüyler …” işe yaramayınca Ali, son çare olarak İmine’yi hapa alıştırıyor.6 Bunlar reçeteyle satılan antidepresanlar mı, yoksa Kolera’nın torbacılarından edinilen haplar mı, bilmiyoruz; ama İmine kısa sürede “papikçinin babası” oluyor. Saldırganlığı ve Kayseri şivesini bırakıp, ağdalı bir saray Türkçesiyle kendi kendine konuşmaya, hiç makyaj yapmadığı halde gülünçlük derecesinde abartılı şekilde makyaj yapmaya, dekolte giyinmeye ve “hafif topuklu ayakkabılarını” buzdolabında saklamaya başlıyor. Bir gün, üstündeki seksi geceliğin eteklerini yukarı çekip Kolera’da salınmaya başlayınca, Ali nihayet durumun vahametini fark ediyor. Gösterinin asla boş gösteren olmadığı bu sokakta da daha fazla yaşayamayacağını anlayıp, başka bir yere taşınıp, ne pahasına olursa olsun karısını müreffeh yaşatmaya karar veriyor. Mahallenin hamalları Ali’nin emriyle evin eşyalarını kapının önüne yığıyor. Gösteriyi seyreden ahali eşyaların yükleneceği kamyonu beklerken, Ali üzerlerine gaz döküp eşyaları yakıyor; çünkü itibarını korumak için buradan havalı bir şekilde ayrılması gerektiğinin farkında. Eşyalar yanarken, İmine’yi alıp, arkasına bir kez bile bakmadan Kolera’dan ayrılıyor; ardına bakmaması da yine gösterinin bir parçası.
Ali, Kolera’dan ayrılınca civardaki zengin semtlerinin birinde –muhtemelen Beyoğlu’nda bir yerde– güzel bir daire tutup, yine güzelce dayayıp döşüyor. İmine’nin hâlini gören komşular ‘deli saraylı’ olduklarını düşünüp bu aileyi hiç yadırgamadan kabulleniyor. Biz de bu noktada, toplumsal sınıf denen şeyin başlı başına ekonomik altyapı tarafından belirlenmediğini, kültürel bir boyutunun da olduğunu bir kez daha fark ediyoruz. Yani İmine’nin aklı başında olsaydı, bu semte taşınacak maddi güce sahip olmasına rağmen bu ailenin orta sınıftan geldiği anlaşılacak, ‘sonradan görme’ muamelesi yapılacaktı onlara. Ama İmine bu hâliyle başka bir kültürel sermayeye sahip olduğunu gösterdiği için, ‘deli olsa da saraylı’ muamelesi görüyor yeni komşularından.
Ali’nin tek amacı ise artık İmine’yi rahat ettirmek. Bunun için de çok para kazanması gerekiyor. Kolera’daki dükkânın berber tabelasını üzerinde “Ali Baba’nın Yeri” yazan bir tabelayla değiştirdikten sonra, hapı kırıp eroin diye satarak muazzam miktarda paralar kazanmaya başlıyor. Üstelik artık tek derdi İmine olduğundan Eleni’ye de yüz vermiyor. Ama Eleni bu duruma bozuluyor, zaten ara sıra gönlünü hoş ettiği komiseri Ali’ye karşı öyle bir dolduruyor ki, komiser İstanbul’un bütün uyuşturucu piyasasının onun tekelinde olduğunu düşünerek Ali’yi tutukluyor. Nezarethanede üç gün boyunca çok ağır işkencelere maruz kalıyor Ali. Sonunda polisler yaptıkları hatanın farkına varıp Ali’yi bırakıyorlar ama bu üç gün zarfında bu sefer de Ali’nin akli melekelerini yitirdiğini görüyoruz. Karakoldan çırılçıplak vaziyette ayrılıp, Kolera’daki evinin damına çıkıyor. Yeni bir gösterinin başladığını anlayan mahalleliler apartmanın önünde toplanıyor. Ali, atlayacak gibi olsa da sonunda vazgeçip aşağı iniyor, bilinmeze doğru yürüyor.
Salih bütün bu olan bitene kayıtsız kalıyor. Hatta bunlardan haberdar olduğuna dair bir ima bile yok hikâyede. Muhtemelen haberdar olduğunu varsayabiliriz; çünkü küçük bir yer burası ve herkes herkesi tanıyor. Salih herhâlde Kolera’da yaşamanın, burada kök salmanın bedelinin ne olduğunun farkında. Olan bitene bu nedenle kayıtsız kaldığını söyleyebiliriz. Ayrıca duygusal olduğunu, bu çetin yaşamdan etkilendiğini belli ederse itibarını kaybedeceğinin de farkında. Kolera’da da ‘kralın iki bedeni’ olduğu söylenebilir yani: Bir insani yanı var, bir şekilde muteber sayılan insanların, bir de ruhani yanı. Sonuç olarak, Salih’in anne ve babasının başına gelenlerden haberdar olduğunu varsayabiliriz; çünkü dedikodular anında yayılıyor. Örneğin Tina’nın Fil Hamit’le buluştuğu, mahallenin bir çocuğu tarafından hemen Salih’in kulağına fısıldanıyor. Demek ki sevgiliyi –veya eşi– aldatmak Koleralılara göre de ahlaksız bir eylem. Tek eşliliği, cinsel sadakati savunuyorlar. Ama Ali’nin karısını aldatması ahlaksızlık sayılmıyor veya erkek aldatınca hovardalık olarak algılanıyor da sadece kadının aldatması ahlaksızlık sayılıyor. Hele bu kadın Rumsa ve düne kadar fahişe olduğu biliniyorsa. “Salih ağbimiz Rumluğuna, orospuluğuna bakmadan seni sahiplendi. Ona yapılır mı bu?” demek istiyor olabilirler veya bunlara ek olarak, böyle güzel bir kadının sadece Salih’e ‘ait’ olmasını kıskandıkları için Tina’dan intikam almak istemiş de olabilirler. Ama her halükârda bir gösteri tertip ederek Tina’yı ‘boşaması’ gerekiyor Salih’in. O gece gizlice Tina’nın evine giriyor. Yatak odasında Tina’yla Hamit’in seviştiğini görüyor. Sonra yine sessizce çıkıp, bakkaldan aldığı birkaç mumu dinamit lokumu gibi birbirine bağlayıp yatak odasının camına fırlatıyor. Hamit’le Tina korkudan çırılçıplak fırlıyor sokağa. Karşılarında da gösteriyi izleyen Koleralıları buluyorlar. Tina ile Salih böylece ‘boş oluyor’. Tabii Salih itibarını kaybetmemek için, Tina’nın yaptığını umursamaz görünmek zorunda.
Hikâyenin sonuna doğru bir savaştan bahsediliyor. Biraz düşününce, bunun 1974’teki Kıbrıs Harekâtı olduğunu anlıyoruz; çünkü, savaşın adı geçmiyor ama, “Gafticilik mesleğinde çocukluklarından beri gözü olan softalar, karartmadan cesaret alarak covinoların kapısını …” tıkırdatıyorlar. Yani geceleri kapılarına dayanıp Rumları korkutuyorlar, tehdit ediyorlar. “Savaş kokusu alan esnaflar da, mum ışığının altında sinsice planlar hazırlayıp covinoları nasıl öldüreceklerini …” tartışıyor. Rumlar ise evlerini, dükkânlarını ve eşyalarını, kendilerini tehdit edenlere yok pahasına satıp, “… ağır bitirimlerin koruması altında …” Kolera’yı terk ediyor.7 Alışveriş tamamlandığı hâlde bile Rumların canının güvende olmadığını anlıyoruz buradan da. Ve tabii daha önce, 10 Kasım’da çalan sirenlerle, Koleralılar üzerindeki yaptırım gücünü gösteren devleti bu hâliyle bir kez daha görüyoruz; yani devlet bir siren sesiyle hizaya sokabiliyor bu insanları. Bu da Koleralıların devletten korktuğu anlamına geliyor. Ama devlet sırf zora dayanarak bu insanların rızasını kazanamayacağının farkında olmalı ki Rumların malının mülkünün yağmalanmasına ses çıkarmıyor. Daha doğrusu Rumlar, komşuları tarafından tehdit edildiklerini polise bildirmeyi akıllarından bile geçirmiyorlar; çünkü muhtemelen bunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğinin farkındalar. Zaten softalar da, bunu bildikleri için böyle bir harekete cesaret etmiş olmalılar. Dolayısıyla görünürde kanunlara aykırı bir durum yok. Mahallenin bazı sakinleri, evlerini ve dükkânlarını mahallenin diğer bazı sakinlerine satıp ayrılıyorlar buradan –1890’lardan itibaren Ermenilerin, 1934’te Trakya Yahudilerinin, 6-7 Eylül 1955’ten sonra da Rumlar başta olmak üzere pogromdan nasibini alan bütün gayrimüslimlerin yaptığı gibi.
Bu arada Kolera Rumlarının hiçbirinin, softaları polise şikâyet etmeyi düşünmemesinin bir nedeni daha var: Aynı polisin yok yere Ali’ye işkence yaptığını bizim kadar onlar da biliyor veya yine aynı polislerin bazen Kolera’dan rastgele birilerini tutuklayıp faili meçhul bazı suçları onların üzerine attığını da –yani Kolera halkı boş yere korkmuyor devletten. Salih ise hem Kolera’nın yaşamından hem de ailesinin başına gelenlerden iyice yılmış olmalı ki, bitirimhanenin bir odasındaki aynanın karşısına geçip, bileklerini keserek intihar ediyor son gösterisini kendisi için yaparak. Dolayısıyla, bahsedilmese bile Reis ve ‘yengeçleri’nin Kolera’ya geri dönmesi için şartlar olgunlaşmış oluyor. Artık ne Arap Sado var, ne Salih, ne Ali, ne onlara güvenip yengeçlere diklenebilecek mahalleliler, ne de Rumlar. Üstelik köylülerin bu duruma da hızla uyum sağladığını görüyoruz. Rumların mal ve mülklerine bu şekilde çökülmesini “Ne diyon hemşerim, atı alan Üsküdar’ı geçti! Öyle, iş bilenin gılıç guşananın!” diyerek karşılıyorlar.8 Yani toplumsal bir ittifak görüyoruz burada; esnaf, softalar, köylüler ve ‘yengeçler’den mürekkep.
Bu son olayların Kıbrıs Harekâtı esnasında meydana geldiğini söylemiştik. CHP-MSP iktidarında gerçekleşen bu harekâttan kısa bir süre sonra, erken seçime gitmek amacıyla CHP genel başkanı Bülent Ecevit’in başbakanlıktan istifa ettiği ama bu seçimlerin yapılmadığı ve Adalet Partisi genel başkanı Süleyman Demirel’in başbakanlığında, Milli Selamet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi’nin de dâhil olduğu Milliyetçi Cephe hükümetinin kurulduğu malum. Hangi partinin esnafı, hangisinin softaları, hangisinin ‘yengeçler’i ve hangisinin köylüleri –bazı açılardan teker teker, bazı açılardan ise müştereken– temsil ettiği de açık. Yani Kolera’da yaşananlara bakınca, MC hükümetinin –kurulmadan önce bile– toplumda bir karşılığının olduğunu görüyoruz. Bu da gündelik hayattan ve toplumun genelinden bu kadar kopuk gibi görünen Kolera’nın dahi aslında toplumun merkezi unsurları kadar canlı olduğunun bir kanıtı. Her ne kadar kıyısında kalmış olsa da, içinde bulunduğu toplumun bir parçası Kolera. Üstelik, siyasi iktidarın toplumu kendi programına göre dönüştürme gücünden ziyade, hâlihazırda değişmekte olan toplumun bu iktidarı belirlemekte olduğunu da gösteriyor.
(CC BY-ND 2.0)
1. Metin Kaçan, Ağır Roman (İstanbul: Metis Yayınları, 1995), s. 76.
2. Age, s. 24.
3. Age, s. 28.
4. Age, s. 101.
5. Bkz. Guy Debord, Gösteri Toplumu, çev. Ayşen Ekmekçi ve Okşan Taşkent (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019).
6. Kaçan, age, s. 75.
7. Age, s. 137-38.
8. Age, s. 138.