Bir Yeraltı Yazarı Olarak Orhan Kemal

Modern Türk edebiyatının1 üç Kemal’i olduğundan bahsedilir: Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Kemal Tahir. Aslında bu üçünü edebi açıdan kıyaslamanın pek doğru olmadığı da bilinir. Ancak, farklı ölçülerde olmakla birlikte üçü de ya bizzat yaşadıklarını ya da yakın çevresinde yaşananları yazmıştır. Dolayısıyla üçü de gerçekçi veya toplumcu yazar olarak birlikte anılabilir. Öte yandan modern Türk edebiyatının iki de Orhan’ı vardır: Orhan Kemal ve Orhan Pamuk. Bu ikisinin ise adlarından başka önemli bir ortak noktasının olduğu söylenemez. Hatta ilkinin gerçek adının Mehmet Raşit Öğütçü olduğunu hatırlarsak, ikisini birlikte anmaya hiç gerek kalmaz. Ancak yazarlar sadece üslup veya içerik itibarıyla birbirlerine benzedikleri için değil, bilakis, hiç benzemedikleri için de birlikte anılabilir. Evet, bir Orhan Pamuk gibi yazarlar vardır, bir de Orhan Kemal gibileri.

Orhan Pamuk tipi yazarlar yazmaya başlamadan önce ders çalışır; çünkü anlatacakları insanlar, olaylar, yerler ve dönemler hakkında tecrübeye dayanan bilgileri yoktur. Bu bir kusur değildir; insanlar farklı çevrelerin içine doğar. Ancak Orhan Pamuk veya Vladimir Nabokov gibi bir yazar işçilerin, köylülerin, yoksulların ve bohemlerin hayatını yazacaksa ders çalışmalıdır. Bunun için de söz konusu insanlarla konuşmak, onlar aracılığıyla bir nevi sözlü tarih çalışması hazırlamak gerekir; aynı şekilde, onların yaşadığı yerlerde dolaşmak, dillerini ve törelerini öğrenmek. Hele bir de yazılacak roman veya öyküdeki olaylar yazarın yaşamadığı geçmiş bir dönemde meydana gelecekse, o dönem hakkında da epey okumak, en azından bazı eski gazete koleksiyonlarını incelemek elzemdir. Orhan Kemal tipi yazarların ise yazmak için ders çalışmaya ihtiyaçları yoktur; çünkü fakirlik, mücadele ve mahpuslukla boğuşmuşlar, çok zor ama dolu dolu bir ömür geçirmişlerdir. Anlatacak bir yığın hikâye biriktirmiş oldukları gibi bunları doğal, gerçekçi ve etkileyici bir şekilde anlatmayı da öğrenmişlerdir. Dolayısıyla (kadınlara bakışı Kemal Tahir’i hatırlatmakla birlikte) Ernest Hemingway de Orhan Kemal tipi yazarlardandır, Jack Kerouac da. Kısacası bir ders çalışarak yazanlar vardır, bir de yaşayarak yazanlar.

Orhan Pamuk’un aksine, ders çalışarak da iyi yazar olunabilir.2 Ancak edebiyatta gerçekçilik aranıyorsa ve gerçekçilikten kasıt sırf yaşanmış veya yaşanması muhtemel olayları anlatmak değil de doğrudan tecrübeleri aktarmaksa, yazılan roman, yoğun bir araştırmanın sonucu olsa bile gerçekçi bulunmayabilir veya çeviri hissi uyandırabilir ki bu his, eser ile yazar arasında bir aracının olduğuna delalettir. Dolayısıyla ders çalışarak da nitelikli bir edebiyat oluşturulabilir, yaşayarak da. Peki, hangi tür edebiyat hayatla bağ kurabilir ve bu bağ neden önemlidir?

Hayatla ve dolayısıyla halkla bağ kurabilen bir edebiyat yaratmak için öncelikle entelektüel denen toplumsal tipe ihtiyaç vardır. Burada entelektüel derken, 18. yüzyılda ortaya çıkmaya başlayan ve 21. yüzyıl itibarıyla nesli tükenmiş olan, din ve gelenekten bağımsız düşünebilen, doğruyu sırf doğru olduğu için kamuya açıklama gereği duyan, doğrudan siyasi mücadelenin içinde yer alan toplumsal tipi kastediyoruz. Bu tip önceleri Batı Avrupa aristokrasisi veya şahsi toprak gelirleri sayesinde geçinirken, özellikle gazetecilik mesleğinin yayılmasından ve “yeraltı edebiyatı”nın3 ortaya çıkmasından sonra doğrudan halkı muhatap almaya başlamıştı. Orhan Kemal tipi yazarların ortaya çıktığı aşama da buydu: Saraydan bağımsız olduğu ölçüde halkı hem eğlendirmeye hem de ona doğru yolu göstermeye çalışan, bu esnada da hem vülgarize hem de popüler hâle gelen yazarların ortaya çıktığı aşama. Geleneksel halk edebiyatının yerini halkçı edebiyata bıraktığı aşama. Şimdi, Orhan Kemal üzerinden bu edebiyata biraz göz atalım.

Halkçı edebiyat derken, eserleri bizzat halk tarafından değil de profesyonel yazarlar tarafından verilen, ancak halkı aydınlatmayı ve ona politik bilinç kazandırmayı amaçlayan edebiyatı kastediyoruz. Öyleyse eser gerçekçi olduğu ölçüde amacına ulaşacaktır. Bunun için de halkı ne idealize etmek ne de aşağılamak gerekir. Nitekim Orhan Kemal’in hiçbir eserinde karakterler, hangi toplumsal sınıfa veya tabakaya mensup olurlara olsunlar, salt kahraman veya düşman olarak karşımıza çıkmaz. Bu eserlerde tasvir edilen halk Müslümandır ama dinci değildir. Adana’nın çırçır fabrikalarında çalışan işçilerin erkek olanları mesai biter bitmez meyhaneye gidip ucuz rakı ve şarap içer, içerken de beğendikleri kadınlarla yaşadıkları veya yaşamak istedikleri maceraları anlatıp durur. Çok öfkelenirlerse veya menfaatleri öyle gerektirirse, birinin hayatını zorlaştırmak için her türlü adiliği yapabilirler, hatta onu öldürebilirler ama bunların günah olduğu ya akıllarına bile gelmez ya da “Öteki dünyaya gidip de dönen mi var?” diyerek işin içinden çıkarlar. Örneğin Hanımın Çiftliği üçlemesinde4 Cemşir ve Reşit, Güllü’yü Muzaffer Bey’le evlendirdikten sonra, Güllü aracılığıyla onun servetine konabilmek için Muzaffer Bey’i “Allah’ın izniyle” öldürmekten bahsederler. Kadınlar meyhaneye gitmez ama bir yolunu bulunca içerler; evli de olsalar bekâr da olsalar, onlar da beğendikleri erkeklerle ya ilk fırsatta sevişir ya da bunun hayalini kurarlar. Demek ki kapitalizmin geleneksel toplumsal ilişkileri aşındırarak bireyi özgür kılması, Adana gibi kapitalist ilişkilerin feodal ilişkileri dönüştürdüğü bir yerde, işçi sınıfı arasında bile hem “serbest aşk” (free love) hem de sevgili olma anlayışını meydana getirmiştir.

Orhan Kemal romanlarındaki işçiler, aynı eziyete maruz kaldıkları için bir dayanışma ruhuyla birbirine bağlıdır; fakat herhangi bir şekilde kolay yoldan zengin olma ihtimali belirdiğinde, teneke evlerden oluşan o sefil mahallenin görgüsüz ve kıskanç sakinlerinden (yani en yakın dostlarından ve komşularından) nefret ve tiksintiyle bahsederler, onları kıskandırmak için de ellerinden geleni yaparlar. Bununla birlikte, yine aynı romanlarda zengin olmanın aslında tek yolunun olduğunu görürüz: Artı değere el koymak. Hanımın Çiftliği’ndeki Muzaffer Bey, hazine arazisi olan ve köylülerin işleyerek geçindiği topraklara yasadışı bir şekilde el koyarak, babadan kalma çiftliğini genişletir. Kanlı Topraklar’daki (1963) Nedim Ağa, I. Dünya Savaşı’nda “tasfiye edilen” Ermenilerin birinden kalan çırçır fabrikasını devlet desteğiyle ele geçirmiştir. Ve devletin bu fabrikayı kendisine verdiği gibi bir gün kendisinden geri alabileceğinden korkarak yaşar. Aynı romandaki Topal Nuri’nin hayattaki tek amacı, ne pahasına olursa olsun, önce kendi işini kurup zengin olmak, sonra da biriktirdiği sermayeyle bir çiftlik kurup ağa olmaktır. Sermaye biriktirmek için Nedim Ağa’nın fabrikasından çaldığı malları başka fabrikalara satar. Bu şekilde yeterince para biriktirdikten sonra sebze komisyoncusu olmayı düşünür. Köylülerden yok pahasına aldığı mahsulü %300, belki %500 kârla İstanbullu tüccara satacak, mahsulünü aldığı köylülere de zamanı gelince belki biraz para verecektir. Bu şekilde yeterince para biriktirdikten sonra, köylülerin yasadışı olarak ekip biçtiği toprakları ucuza kapatıp ağa olacaktır. Bereketli Topraklar Üzerinde’yi (1954) okurken de sermaye sahibi olmanın tek yolunun hırsızlık olduğunu görürüz, Gurbet Kuşları’nı (1962) okurken de. Ancak bu romanlarda anlatılan işçiler ve köylüler gibi patronlar ve ağalar da salt iyi veya salt kötü değildir. Bu romanlardaki en adi karakterle bile yeri geldiğinde bağ kurabiliriz; ona hak vermesek bile onu anlayabiliriz. Üstelik, Kemal Tahir romanlarındakinin aksine, bu romanlarda olguların hilafına tarihi öznel bir şekilde yorumlayıp halka ve okura vaaz veren ideal tipler de bulunmaz. Gerçi sınıf çatışmasının vurgulandığı hemen her Orhan Kemal eserinde görece aydın bir işçi veya devrimci karakter bulunur, ancak bu kişiler yeri geldiğinde arkadaşlarına birkaç usturuplu söz söylemekle yetinir, o kadar. Örneğin Bereketli Topraklar Üzerinde’de karşımıza çıkan inşaat ustası, sanki bir “leitmotif” gibi, “İnsan ya vermeli canını insan için ya da kalabalık etmemeli dünyamızda” der. Hanımın Çiftliği’ndeki Güllü’nün sevgilisi olan Kemal’in fabrikadaki ustası, Güllü’nün Muzaffer Bey’in yeğenine satılmasına Kemal’in maddi koşullar yüzünden engel olamayacağını, önemli olanın sadece bir insanı değil bütün insanları sevmek ve onlar için çalışmak olduğunu söyler ama üstelemez. Kanlı Topraklar’da ise 1927’deki grevi örgütleyen iki eski komüniste rastlarız; biri zamanla meczup olmuştur, diğeri düşüncelerini korumakla birlikte maddi çıkarlarının gereğini yapmıştır. Çünkü insan, içine doğduğu ve içinde şekillendiği koşulların ürünüdür; düzen değişmedikçe mevcut koşullar nesilden nesile aktarılır. İnsan gördüğüyle yaşar. Orhan Kemal romanlarından biz bunu anlarız.

Orhan Kemal işçilerin hayatlarını anlattığı eserlerinde bu işçilerin yarattığı alt kültürü de anlatır. Köyden kente göçen işçilerin yaşadığı ahırdan hallice hanlar ile aile kurmuş işçilerin yaşadığı gecekondu veya teneke mahallelerinin yanında, bu işçilerin gündelik hayatı, kendi aralarında konuştukları mevzular, argoları, eğlenceleri ve kadın-erkek ilişkileri de bu eserlerdeki karakterleri canlı kılan ayrıntılardır. Ancak Orhan Kemal komünist olmasına rağmen devrimci mücadele romanları yazmaz, işçilerin hayatını ve şehirdeki alt kültürünü tasvir eder; bunu da kısa, doğal ve akıcı ifadelerle başarır. Anlatıcının karakterler hakkında verdiği bilgilerin yanı sıra karakterler arasındaki diyaloglar aracılığıyla da onlar hakkında hüküm verebiliriz; böylece karakterler kendi hikâyelerini kendileri anlatır. Sonuçta yüksek tempolu eserler ortaya çıkar. Nasıl ki dinleyeni müziğin içine çeken öncelikle groove ise okuru eserin içine çeken de öncelikle bu tempodur. Orhan Kemal meseleyi kısa yoldan ve ayaktakımının ağzından anlatmayı bilir; çünkü yönetici sınıftan birinin oğlu olarak doğmuş olsa bile hayatın onu sürüklediği şartlar nedeniyle “yeraltında” yaşamış ve sonuçta oranın sakinlerinden biri olmuştur.5 Nitekim bu sayede onun eserleri hem proleter edebiyatıdır hem de yeraltı edebiyatı.6 Üstelik bu eserlerinin yanına bir de para kazanmak için yazdığı anlaşılan ve Yeşilçam filmlerini andıran Suçlu (1957) ve Devlet Kuşu (1958) gibi romanlarını koyarsak, Orhan Kemal’in bazı açılardan Boris Vian’a benzediğini de görürüz. Zira Vian da asıl eserlerinin yanı sıra hem para kazanmak hem de sansürden kurtulmak için Vernon Sullivan müstear adıyla yeraltı edebiyatı ve polisiye türünde eserler yazmıştır. İşte bu açıdan bakıldığında, Orhan Kemal’in Jean Genet7 ve Léo Malet8 gibi bir roman noir veya yeraltı edebiyatı yazarı olarak görülebileceği de anlaşılır. Burada halkçı edebiyat, proleter edebiyatı, yeraltı edebiyatı, hatta Beat Kuşağı bile söz konusu olabilir ama hepsi için asıl mesele gerçekçi olmaktır; bu ise (çoğunlukla) tecrübeyle mümkündür. Hâl böyle olunca, Orhan Kemal’le birlikte değerlendirmeyi aklımıza bile getirmediğimiz yazarları “Orhan Kemal tipi yazarlar” arasında bulabiliriz.

*

Çalışma yaşamının ağırlığı ve kitap fiyatları yüzünden, ayrıca teknolojik gelişmelerin yarattığı iddia edilen etkilerin bahane edilmesiyle birçok insan için edebi eser okumak artık lüzumsuz bir iş hâline geldi. İnsanlar elbette film veya dizi izleyerek de kurmaca eser ihtiyacını giderebilir. Nitekim Orhan Kemal de birçok film senaryosu yazmıştır. Üstelik filmler sayesinde edebiyatla ulaşılamayan insanlara da ulaşılabilir. Ancak sosyal medyaya, çevrimiçi film ve dizi platformlarına, hatta bir bütün olarak internet ortamına dünya çapında getirilmesi muhtemel olan sansür, yakında basılı edebiyatı yeniden popüler hâle getirebilir. İşte o aşamada samizdat, Orhan Kemal tipi yazarlar için en uygun mecra olabilir.

{fold içindeki imge: Halit Refiğ, Gurbet Kuşları, 1964, film karesinden detay, kaynak: IMDb}

1. “Türk edebiyatı” mı demek gerekir, yoksa “Türkçe edebiyat” mı? Türk yazarlar tarafından Türkçe yazılan ve ağırlıklı olarak Türkleri anlatan eserler söz konusuysa “Türk edebiyatı” demekte bir sakınca yoktur. Söz konusu olan, Türkiye’de yaşayan ama Türk olmayan yazarlar tarafından Türkçe yazılan eserler ise “Türkçe edebiyat” demek daha doğru olur. Bu bağlamda Türkçe edebiyat, Türk edebiyatını kapsar. Ancak “Türkiye edebiyatı” veya “Türkçe edebiyat” ifadelerinin kısaltması olarak da “Türk edebiyatı” ifadesi kullanılabilir.

2. Örneğin Füruzan, İzmir’de sadece birkaç gün geçirdiği halde Gül Mevsimidir (1973) novellasını, hiç Erzurum’a gitmediği hâlde de Kırk Yedililer (1974) romanını yazabilmiştir.

3. Burada “yeraltı edebiyatı” ifadesiyle kastedilen, hâkim ahlak anlayışını ve toplumsal değerleri benimsemeyen zümreleri –örneğin lümpenleri, uyuşturucu bağımlılarını veya bohem sanatçıları– konu alan edebiyat değil, bu da dahil olmak üzere, bir bütün olarak yasadışı basım ve yayım faaliyetleridir. Bkz. Robert Darnton, Eski Rejim’de Yeraltı Edebiyatı, çev. Suat Başar Çağlan (İstanbul: zoomkitap, 2022).

4. Vukuat Var (1958), Hanımın Çiftliği (1961), Kaçak (1970).

5. Bkz. Jack Kerouac, The Subterraneans (1958).

6. Burada ise “yeraltı edebiyatı” ifadesiyle kastedilen, hâkim ahlak anlayışını ve değer yargılarını benimsemeyen, kendi gettolarında yaşayan insanların anlatıldığı edebiyattır. Öyleyse spekülatif bir iddiada bulunarak, 18. yüzyılda Fransa’da oluşan yeraltı edebiyatının (yasadışı basım-yayım faaliyetlerinin) Orhan Kemal tipi yazarların popülerleşmesini kolaylaştırdığını, bu tip yazarların bir kısmının ise daha sonra, şimdiki anlamıyla yeraltı edebiyatını ya oluşturduklarını ya da belli yönleriyle bu edebiyata dahil olduklarını söyleyebiliriz.

7. Bkz. Hırsızın Günlüğü (1949).

8. Bkz. Kara Üçleme – Hayat Berbat (1948), Güneş Bize Haram (1949), Ecel Terleri (1949).

edebiyat, Murat Can Kabagöz, Orhan Kemal, roman, Türk edebiyatı, yazarlık, yazmak, yeraltı edebiyatı