120 Dakika
Bienalin ‘Aracı’lığı

Venedik Bienali ön gösteriminin son gününü Giardini’de geçirdikten sonra, akşam yemeği için Iraz ve Anlam ile Accademia’da buluşuyoruz.

Mayıs ayının ilk haftasında 11° civarında seyreden hava durumuna şaşırarak yerel bir restoran arayışındayız. Yerel restorandan beklentimiz İtalya’da bulabileceğimiz en klasik makarnayı en klasik sosla yiyebilmek. Rüzgârlı havaya dayanamayarak kendimizi sokaklardan birinde, gördüğümüz en küçük restorana atıyoruz.

Ortaya bir manda mozzarelası ve bir şişe Livio Felluga Pinot Grigio (şeftali ve birkaç narenciyeden tat bırakan, enfes bir şarap) söyledikten sonra; sanatı ve sanatçıyı var olduğu için kutlayan bir bienal vesilesiyle orada bulunduğumuzdan dolayı, masada bienali konuşmaya başlıyoruz. “Yaşasın sanat” diyen bir bienalde, bizi çarpacak, “Yaşasın!” dedirtecek herhangi bir şeyle karşılaşamadığımıza hemfikiriz. Son yıllarda hem sanat, hem de tasarım sahnesinde yeni bir ürünle karşılaşma beklentimiz azaldı. Kişisel olarak bende bu his yok oldu diyebilirim. Bu hissin yokluğunda yerini ne almış olabilir diye düşünürken, bu durumu pozitif bir akıma bağlamayı öngörüyorum. Tasarlayan, üreten şapkalarımızı bir kenara bırakıp, daha çok bir araya getiren, iletişimin aracı hâline gelen yeni şapkalar takıyoruz. ‘Aracı’ oluyoruz, direkt temas kurmaktansa; birkaç kişi, konu, bağlam üzerinden değiyoruz değmek istediklerimize ve bunun organik bir etki alanı yaratmasını istiyoruz, bağırmadan, yaygara yapmadan… İçinde bulunduğumuz durumu, tam da bu noktada anlatacak Breakfast Pavilion’dan laf açılıyor dolayısıyla.

Üç günlük hengâmeye başlamadan önce; Venedik’e varmadan sevgili Luca Molinari’den aldığım “Mutlaka git!” önerisi ile M-L-XL’den Marco Campardo ve Lorenzo Mason ile Luca Lo Pinto’nun küratörlüğünü üstlendiği Breakfast Pavilion’a varıyoruz. Adaya aynı gün 38° ateşle vardığımdan, bir nefes alıp bienale sakin başlamak şimdiye kadar aldığım en doğru kararmış gibi geliyor.

Sanatçı Sophie Berger’in yeni pişirdiği ekmeklerin üzerine tereyağı ve bal sürüp, pavyondaki ‘anlatıcıların’ ikram ettiği kahveyi yudumladıktan sonra tüm pavyonun hikâyesini dinliyoruz. Breakfast Pavilion, çağdaş bir sanat galerisini geçici bir kahvaltı pavyonuna dönüştürüyor. Masanın üzerindeki her parça; özellikle bu etkinlik için seçilmiş bir tasarımcıya ait. Galerinin duvarlarında ise Pierre Charpin desenleri var.

Breakfast Pavilion,
Venedik, 2017

Her sabah bir sanatçı kahvaltı hazırlıyor ve bu hazırlık seansına katılmak için randevu almanız gerekiyor. Kahvaltılar hazır olduktan sonra, A Plus A Galeri’nin kapısı neredeyse akşama kadar açık kalıyor. Bu kahvaltının birleştiriciliğini ve kalıcılığını sorgularken; bienaldeki yüzlerce sergiden geriye aklımızda ne kalıyor diye sormadan edemiyorum. Gördüğümüz şey aklımızda kalmıyor da, işittiğimiz, hissettiğimiz şey kalıyor. Bu kalan şeyler üzerine konuşuyor, düşünüyor, belleğimize ekliyoruz.

Tasarımcı Marco ve Lorenzo ile oturup bu işe neden giriştiklerini soruyoruz. Breakfast Pavilion’u özellikle tasarım haftasının kaosunda açarak anlamını kaybetmektense, sanat bienaline konumlandırmayı daha doğru bulduklarını söylüyorlar. Yemeğin ötesinde; bir araya gelmenin, bir sofra etrafında sohbet etmenin, son yıllarda yaptığımız en verimli şeylerden biri olduğuna kanaat getiriyoruz. Hayatımızda en çok iz bırakan ve değer verdiğimiz bağlantıların böyle masalardan çıktığı geliyor aklımıza. Iraz, yemek ve sanat/tasarım etkinliklerinin birbiri ile ne kadar ilintili olduğundan bahsederek bu konu üzerine özellikle eğiliyor. Geçtiğimiz ay yine birlikte gittiğimiz Milano Tasarım Haftası’nda da bu konu etraflıca düşünülmüş olacak ki, karşımıza her fırsatta yemek ve deneyim kelimelerinin çıktığı sergilerle karşılaşmıştık.

Bir yandan dünyaca içinde bulunduğumuz döngüde yan yana durmak için oluşturulan alanların önemini derinden hissediyoruz. Büyük davetlere katılmaktansa, daha küçük topluluklar ile bir araya gelmeyi tercih ediyoruz, yan yana duruyoruz, birbirimize yalnız olmadığımızı hissettiriyoruz. Sabah yataklarımızdan kalkmak için birbirimize sebepler veriyoruz.

Anlam’ın iletişim çalışmalarını gerçekleştirdiği ve üçümüzün de favorilerinden olan Palazzo Cavalli-Franchetti’de yer alan Glasstress sergisinden söz açılıyor. Glasstress bu seneki bienalde dünyanın birçok kıtasından kırk farklı çağdaş sanatçıyı ve tasarımcıyı bir araya getirdi. Paralel etkinlik olarak bienal bağlamında güçlü bir eli var. Elimizde olmadan, paralel etkinliklerin bienal ana sergilerini gölgede bırakması konusu açılıyor. Damien Hirst’ün uzun bir süre konuşulmaya devam edecek olan Palazzo Grassi’deki Treasures from the Wreck of the Unbelievable isimli çalışması bunlardan biri. Yapımı yaklaşık on yıllık bir sürece yayılan çalışma, antik dönemden kalma bir gemiden çıkan bir kölenin, su altında kalmış hâlini sarayın avlusunda cömert bir ölçekte sergiliyor.

Glasstress’e dönecek olursak; sergi, geleneksel Murano cam işçiliğini sanatçı ve tasarımcılar ile bir araya getirerek yeni çalışmaların ortaya çıkmasına olanak sağlıyor. Malzeme ve üretim geçmişini alıp bugünün bağlamına yerleştirmek anlamında yeni ürün görememe durumuna karşı teselli oluyoruz. Glasstress bu anlamda teselli eden bir sergi.

Erwin Wurm,
“Venetian Sausage Small” (2016),
Glasstress, Venedik Bienali,
2017

Palazzo Franchetti’de ortak arkadaşımız Nicolas ile karşılaşıyoruz. Nicolas mimar ve Beyrut’taki tasarım galerisi Carwan’ın kurucusu. Geçtiğimiz Nisan ayında Monako’daki Villa La Vigie’de gerçekleşen, tasarım fuarına bir alternatif yaratmak için kurduğu Nomad Monaco sonrası yorumlarını merak ediyoruz. Tasarım etkinliklerinin geleneksel yapısını bozan, binlerce stant yerine rafine bir seçki veren Nomad’ın ilk versiyonunun başarılı geçtiğini söylüyor bize.

Yemekler geliyor. En klasik spagetti ve ravioliyi söylediğimiz için mutluyuz. En az birkaç gün önce Venedik’e vardığımızda konaklayacağımız oteli bulduğumuz kadar. Iraz’la birkaç sabah önce vardığımız Isola Delle Rose’de [Güller Adası] bulunan, eski bir sanatoryumdan dönüştürülen oteli anlatmaya başlıyoruz. Ada, deniz ve göl arasındaki konumundan dolayı Venedik çevresinde görülemeyecek bitkilerin yetişmesine el veren bir mikroklimaya sahip. Manolya, limon, çam ve zeytin ağaçları bunlardan sadece birkaçı. Venedik’teki yorucu ilk günün sonunda burası iyi bir liman oluyor bize. Iraz ada içinde yer alan kilisede verilen yemeğe katılıyor, ben de hastayken alışkanlık edindiğim siyah beyaz film izleme ritüelini, bu sanatoryum-oteldeki odamda A Roman Holiday’i izleyerek sürdürüyorum.

Isola Delle Rose [Güller Adası]

Anlam, Türkiye pavyonundan ve farklı coğrafyalardan gelen kişiler üzerine bıraktığı etkisinden bahsediyor. Bir gün önce açılışında ziyaret ettiğimiz pavyonu, iyi ki sonraki sabah, kalabalık değilken ziyaret etmişiz diye düşünüyoruz. Cevdet Erek’in mekâna yayılan yerleştirmesi, ses ile süslenen mimari bir yüz/cephe tasarlamak üzerine, mimariyi sosyopolitik meseleler doğrultusunda mekânsal bir deneyime dönüştürmüş. Türkiye’ye özgü olan meselelerin mekânsallaştırılması durumunda, işi kavrayabilmek için pavyonda vakit geçirmek, hafızamızdaki birkaç şeye dokunmasına izin vermemiz gerekiyor.

Cevdet bize yapım sürecini, Venedik’teki ekibi ve işin arkasındaki fikri, daha doğrusu işi taşıyan fikirleri anlatıyor. Çok büyük bir işbirliği ürünü. Dikdörtgen pavyonun duvarlarının arkasında başka ülke pavyonları var. Çın, bir nevi geçit, izleyiciyi doğrudan kendine çağırmıyor. Bu süslemelerden, yani ses kayıtlarından, bir albüm hazırlayacaklarını söylüyor. Çın’ı alıp bambaşka bir kent, ülke ya da mahalledeki bir meydana konumlandırırsak nasıl olur diye düşünüyoruz.

Türkiye pavyonunun yanında yer alan Swatch Faces sergisinin süreci ilgimizi çekiyor. Şanghay’da yer alan Swatch Art Peace Hotel misafir sanatçı programına farklı coğrafyalardan katılan sanatçıların, on ay boyunca bu kentteki deneyimlerinden çıkan çalışmaları sergileniyor. Her sanatçı Şanghay deneyimini kişiselleştirmiş. Mimar ve sanatçı Cédric Van Parys’ın “Monuments for Progress” isimli çalışması, Şanghay’daki gökdelenlerin çatısına inşa edilmiş sömürge kültürünü simgeleyen heykelimsi anıtları izole ederek, onları hayali bir peyzajda yeniden sergiliyor.

Tabaklarımız hafifleyince, Giardini sergilerini konuşmaya başlıyoruz. Kuzey pavyonu [Nordic pavilion], içinde yer alan yerleştirme, aklımda en çok kalan işlerden biri. Mirrored mekânsız bir mekân önermeyi hedefliyor. Aslında zamansız zaman da öneriyor diyebiliriz. Altı farklı nesilden altı farklı sanatçıyı bir araya getiren sergi; eski neslin heykellerini ve tekstil çalışmalarını yeni neslin bilgisayar animasyonları ve performatif yorumları ile inceliyor.

Pavyonun ortasında yer alan yerleştirme 1937 doğumlu sanatçı Siri Aurdal’ın. Aurdal, mimarlık okumak isteyip, o dönem ailesinin mimarlığı eril bir meslek olarak görmesinden dolayı, Oslo Sanat Akademisi’nde heykel eğitimi almış. Okuldan çıktıktan sonra sosyal içerikli ve mekâna yayılan devasa heykeller yapmasının sebebi bu olabilir mi diye düşünüyorum. Oslo Kunstnernes Hus’ta 1969 yılında, cam yünü ve polyester kaplı yüzeyler ile gerçekleştirdiği yerleştirme, bu sene İskandinav pavyonunda yeniden yorumlanmış.

Siri Aurdal,
“Onda Volante” [Uçan Dalga],
Kuzey pavyonu,
Venedik Bienali, 2017

Xavier Veilhan’ın tasarladığı Fransa pavyonu; içeriğin zamanla değişecek bir dinamiğe oturması açısından ilgimizi çeken çalışmalardan biri oluyor. Pavyon, spontanlığın ve katılımcılığın önemini vurguluyor ve bienal süresince farklı arka planlardan gelen müzisyenleri ağırlayıp, çok kültürlü bir diyalog yaratmayı amaç ediniyor.

Fransa pavyonu,
Venedik Bienali, 2017

Giardini’de Almanya pavyonunun seyirciyi sergilenen hâline getirip şeffaf yüzeylerde yürütmesinin ötesinde, Rusya pavyonundaki Blocked Content isimli çalışma bizi daha çok heyecanlandırıyor. İnternet dünyasında hiçbir beğeni ve paylaşma almadığı için bloke olan bedenler, heykellerle anlatılmış. Sergide bir tablete yüklü uygulama ile üzerine gelerek bu heykellerin gerçek hayattaki hâllerini görüntüleyebiliyorsunuz.

Son gün ise, San Marco meydanında koşar adımla yetişerek iki ustayı aynı alanda görme şansını yakaladık. Dialogo sergisi, Carlo Scarpa’nın usta işlerinden biri olan Negozio Olivetti içinde, Sottsass’ın erken dönem seramik çalışmalarını bir araya getiriyor. Sottsas’ın çalışmalarının özünü keşfetmek için, onu Scarpa’nın usta işlerinden birinin içine yerleştirip, orada düşünmek fikri insana hiç yabancı gelmiyor. Sottsass’ın farklı yapım teknikleri ile ürettiği her seramik obje, Scarpa’nın mimarisine eklemleniyor.

Ettore Sottsass’ın
erken dönem seramik çalışmaları,
Dialogo, Negozio Olivetti,
Venedik, 2017

Geçtiğimiz sene Milano’da, sanayi bölgesine teğet geçen Lodi mahallesindeki atölyesinde ziyaret etme şansı bulduğum Alessandro Mendini, “Studio Alchimia’da, Sottsass ve Michele de Lucchi ile yeni bir modernitenin peşinden gitmek istedik” demişti. Bu samimi açıklamanın bugün bulduğu karşılık nedir? Eskiyi yattığı yerden kaldırıp, birbiri ile birleştirip bugüne yeniden mi sunuyoruz?

Tatlılar geliyor; bir brownie’ye üç çatal batırarak, Pavilion of Humanity’den bahsetmeye başlıyoruz. Ekin Onat ve Michal Cole, sanat pratiklerini kendi deyimleriyle çok yüksek sesli olmayan argümanlara döküyorlar. Kanal kenarında bulunan tipik bir Venedik konutunu bir protesto evine dönüştürmüşler. Burada artık ev algısı nötrleştirilmiş, sansürden arındırılmış bir politik alana dönüşmüş. Onat’ın “There is No Lack of Security Here” [Burada Güvenlik Açığı Yok] isimli çalışmasında, parçalanmış askeri üniformalar ile kaplanmış bir yemek masası görüyoruz. Onat’ın statü sembolü üniformayı ve temsil ettiği iktidar ögelerini alıp, bambaşka ve daha pozitif bir eylem olan yemek yemek ve bir araya gelmek ile birleştirmesi, dekonstrüksiyonun yeniden hayata geçmesi, canlandırması olarak okunuyor.

Kahvelerimizi içtikten sonra Hotel Bauer’e geçiyoruz. Bir bienal klasiği olan otel, gotik saraylar kenti içinde 1920’lerde inşa edilmiş en modernist yapı. Bauer’in terasında bienale son vermeden, dolunay ışığının üzerine düştüğü heykel ile göz göze geliyor, sabahki uçuşumuza yetişmek için Bauer’den ayrılıyoruz.

Hotel Bauer’den dolunay,
Venedik, 2017
{Fotoğraflar: Dilek Öztürk}

120 Dakika, Dilek Öztürk, sanat, tasarım, Venedik Bienali