Şahları da Vururlar
Yeni Nesiller İçin Seyir Kılavuzu

Ortaoyuncular prömiyerinden kırk yıl sonra Şahları da Vururlar’ı yeniden sahneye koyuyor. Oyunu ilk kez izleyecek olanlar için bu fenomen hakkında bazı notlar.

1980’li yıllarda İstanbul’daki tiyatro seyircisi özellikle bir oyunu defalarca izlemeyi alışkanlık edinmişti. Aynı oyuna onlarca kez gidip repliklerini ezberleyenler, arkadaş gruplarında şarkılarını söyleyenler olurdu. Fransa’da Kanada’da tiyatro yaptıktan sonra İstanbul’a gelip bir tiyatro kuran genç bir dâhi olarak ismi kulaktan kulağa yayılan Ferhan Şensoy’un yazdığı, yönettiği, oynadığı oyun artık Küçük Sahne’nin küçük sahnesine taşınmış, daha önce Türkçenin böylesine kıvrımlandığını duymamış kulaklara ziyafet çekiyordu. Oyunun biçimsel özellikleri Şensoy’un günümüze kadar sürecek olan yazarlık ve yönetmenlik tarzının manifestosu niteliğindeydi. Bir yandan Bertolt Brecht’in1 epik tiyatrosunun ortaoyunuyla kesişme noktaları vurgulanıyor, diğer yandan toplumsal yaşamın değişebilirliği, İran örneği üzerinden ironik bir dille yansıtılıyordu. 1980 yılında bu oyunla ilk kez perde açan ve kırk yıldır çizgisini sürdüren Şensoy’un tiyatrosuna isim olarak Ortaoyuncular’ı seçmesi de bu manifestonun parçası sayılabilirdi. Şensoy’un yazarlığındaki kendine özgü dil kullanımının ilk örneği sayılabilecek metin, kontekstten kaynaklanan Farsça göndermelerle bezeliydi. Yazar iki dil arasındaki yüzyıllara yayılan tarihsel alışverişin sonucu olarak Türkçede yer etmiş Farsça sözcükleri özenle seçerek metne yaymış, bu sözcüklerin sık rastlanan ‘m’ sesiyle başlama özelliğinden yararlanarak Farsça çağrışımlı sözcükler de türetmişti. Bu yöntem benzersiz bir gülmece etkisi yaratıyor, yazarın hemen hemen tüm metinlerine yansıyacak ‘Ferhangi’ biçemini belirliyordu.

Şahları da Vururlar’ın çağdaş Türk tiyatrosunda açtığı çığır sadece biçimsel özelliklerinden ve yazarının dille oynama becerisinden kaynaklanmıyordu. Oyun, yaşarken yazılan bir tarih parodisiydi. Bir siyasi taşlama olarak İran’da yaşanan devrimi anlatırken Türkiye siyasetine de göndermeler yapıyordu. Yazıldığı 1979 yılında Türkiye’de sağ-sol kavgası ayyuka çıkmış, ülkeyi yakında askeri darbeye götürecek siyasi cinayetler ve sıkıyönetim uygulamaları toplumu bezdirmiş durumdaydı. Bu yüzden devrim muhafızları tarafından 12. yüzyılda yazılmış şiirden mesul tutularak tutuklanan ‘güncel’ Ömer Hayyam2 karakterinin sadece isim benzerliğinden dolayı idama mahkûm edilişi, seyirci için İran’dan çok kendi ülkesini andırıyordu. Şah Rıza’nın3 solcu muhalif Musaddık’ı4 şair olduğu için hakir görmesi de Türkiye’deki sol parti lideri ve şair Ecevit ile zamanın başbakanı Demirel arasındaki çatışmaya benziyordu.

İran’ı devrime götüren olaylar 1977 yılında, özellikle yazar ve şairlere karşı gerçekleştirilen saldırıları protesto eden üniversite öğrencilerinin gösterileriyle başlamıştı. İlk aşamada modern entelektüeller, burjuvazi, liberaller, gazeteciler ve insan hakları aktivistleri toplantılar düzenleyip monarşinin her türüne karşı seslerini yükseltti. Şah’ın 1978 başında Humeyni’ye5 karşı mektubunun yayımlanmasıyla ulema ve teoloji öğrencileri de Kum şehrinde bir gösteri düzenledi. Birçok kişinin yaralandığı ve hayatını kaybettiği bu olay tüm muhalif grupları birleştirerek eylemlerin diğer şehirlere de yayılmasına neden oldu. Binlerce kişinin katıldığı kitlesel gösterilerde yapılan sert müdahaleler yüzlerce kişinin canına mal oldu. Halkın hemen her kesimi Şah Rıza’ya karşı olduğunu haykırıyor, kamu çalışanlarının grevleriyle hayat duruyordu. Büyüyen sosyal ve siyasi reform talepleri şahlığın sonunu getiriyordu ve uluslararası kamuoyu İran’ın kelepçelerinden kurtulmasını bekliyordu. Yıl sonunda muhalefet ülke çapında kontrolü ele almaya başladı ve devrim komiteleri kuruldu. Nihayet 16 Ocak 1979 günü Şah Rıza ailesiyle birlikte ülkesini terk etti. O güne kadar otuz beş milyon kişinin katıldığı gösterilerde üç bin kişi hayatını kaybetmiş, on iki bin kişi yaralanmıştı.

Muhalefetin lideri olarak ismi öne çıkan Humeyni, bir din adamı olmasına rağmen başkaldırının simgesi olduğundan seküler kesim tarafından da desteklendi. Genç kuşağın çoğunluğu ise antiemperyalist sınıfsal bir devrimden yanaydı. Batıcılıkla zehirlenmiş monarşi yerine Marksist bir devrim beklentisinde olanlar, daha önce başından bir CIA darbesi geçmiş olan Musaddık'tan bekledikleri devrimin Humeyni tarafından yapılmasından gocunmadı ve Marksist gerillalar 1979 İran Devrimi’nde etkin bir rol aldı. Humeyni 1 Şubat 1979 günü Paris sürgününden Tahran’a döndü. Onu karşılayan iki milyon kişi arasında öğrenciler, memurlar, entelektüeller, tüccarlar, işçiler, esnaf ve din adamları gibi farklı kesimlerden İranlılar vardı. On gün sonra devrimciler başkent Tahran’da yönetimi ele geçirdi. Devrim resmen gerçekleşti; fakat yeni rejimin nasıl olacağı belirsizdi.

Ferhan Şensoy’un İran’ı konu alan bir oyun yazma kararı alması da 1979’un yaz aylarında oldu. Günlüklerinden yola çıkarak yazdığı otobiyografik kitabı Başkaldıran Kurşunkalem’de yazım süreciyle ilgili şu detayları bulmak mümkün:

“Yusuf Bakkal’dan çizgili okul defteri aldım. Birinci sayfasına: ‘Rıza’nın Sergüzeşti. İran’da durum-ül vaziyet üstüne narin doğu yakasının petrolengiz öyküsünü anlatır, satrançlı oyun. Mevzumuzun konusu: Şahları da vururlar’ yazdım. Altında karakterler listesi; Şah Rıza, Fevziye, Süreyya, Farah Diba, Humeyni, Prens Ali Rıza, Ömer Hayyam. Defteri çantaya atıp derhal sakin bir yerlere gitmek derdindeyim.”

Kafa dengi birkaç arkadaşının o yıllarda sakinlik arayan entelektüellerin ilk tatil yeri tercihi olan Bodrum’a gidiyor olmasını fırsat bilip onlara takıldığını anlatıyor. Beş parasız olmasına rağmen yakında sahnelenecek başka bir oyunundan gelecek telif ücretine güveniyor ve temmuz ayının son akşamı otobüse biniyor:

“Çarşıya indim. Ali Doksan aşevinde Poyrazoğlu’nun6 eski müdürü Sinan’la karşılaştım. Burada yat kiralayan bir şirkette çalışıyormuş. Düzgün maaşı ve hissesi varmış, keyfi yerinde. … Sinan’dan borç aldım, aylak gezintiye çıktım daracık sokaklarda. Ayazma’da denize nazır küçük bir lokantaya çöktüm, bira söyledim. Çıkardım defteri, yazmaya koyuldum Sergüzeşt-ül Rıza’yı: 

Herkes bilir az biraz

Mefailün failün

Şiraz’da vardır kiraz

Failatün failün...

Aradan kimi biralar, martılar, sigaralar, bazı yelkenliler geçti. … Çıkarıyorum defteri, yazmaya başlıyorum:

Ömer Hayyam genç iken

Yıl binüçyüz penç iken...”

Tanıdıklara rastladıkça İran üzerine sohbetler ettiği, Süreyya’nın, Farah Diba’nın7 görkemli düğünlerini hatırladığı, Ubor adını verdiği sokak köpeğiyle sahilde dolaşırken oyunu düşündüğü ve karakterleri tanıdığı kişiliklerle eşleştirdiği anlaşılıyor: 

“Kafamda Sergüzeşt-ül Rıza. Birkaç gündür sahneler yazmaya teşneyim, ancak karakterleri kafamda tam çizebilmiş değilim. Şah Rıza, Prenses Eşref8 nasıl birileri? Berberin önünden, bir keman konçertosunun içinden geçerken ampul yanıyor beynimde; Prenses Eşref, Dürnev işte! Şah Rıza, Cüneyt! Günseli Başar, Farah Diba! Keyifle hızlanıyor adımlarım, Ubor tırısa geçiyor.” 

Kaldığı pansiyonun verandasındaki masanın bir bölümünü çalışma alanı, pencere içlerini raf olarak kullanarak yazmayı sürdürüyor. Bir gece terasta etraf da kalabalıkken tanıdıklarına oyunu anlatırken gaz lambası ışığında karaltı olarak görünen iki adamdan biri, Şah Rıza şarkısını duyunca “Humeyni daha mı iyi sanki?” diye bağırıyor. Osmanlı-Acem tarihindeki savaşlara değinen Mercidabık Ridaniye şarkısına da diğer adam tepki gösteriyor: “Onlar bizim şanlı zaferlerimiz!” Sonradan, bu çıkışı yapanın yakın tarihin etkili milliyetçi siyasetçilerinden biri olduğunu anlıyor.

“Bundan tam kırk yıl önce

İran’da bir eğlence

Sürdü kırk gün kırk gece

Acemce bir köçekçe

Şah Rıza, Şah Rıza, Şah Rıza henüz Prens Rıza.

Diye başlayan, İran’ın son kırk yılını özetleyen şarkı yazıldı ve lebideryanın gerçek sahibi, tanışamadığımız Mehmet Balkan’a ait olduğu varsayılan gitarla bestelendi. Artık Mesut ve Memo’yla birlikte çalınır, söylenir vaziyettedir. Mesut moteldeki dört teli kalmış gitarla bas çalmakta, Memo darbuka.”

İstanbul’a döndükten sonra yazmaya devam ediyor:

“Sonbaharın habercisi bir yağmur. Gönlümün içinde fırtınalar, kafamın içi tiyatro. Bir eylül serinliği sırtımdaki. Oturuyorum daktilonun başına, deftere yazılanlar temize çekiliyor: İran’da bir yangın var

İtfaiye failün

Faili belli değil

Failatün failün

Faili belli değil

Herkes tutuklanıyor

Mefailün failün

Sebebi belli değil

Failatün faşizma

Failatün çok saçma.’

… Salonda yazı düzenim kurulu, kardeşim çay demliyor, çayım bitince yeniliyor, daha rahat çalışabileyim diye pek evde bulunmamaya özen gösteriyor, alt kattaki Şefika’nımın beyninde gece gündüz daktilo gümbürtüsü. Birinci perde bitti, ikinciye başladım. Babamın kütüphanesindeki 1940’ların 50’lerin ciltlenmiş Hayat, Mizah ve Karikatür dergilerini define bulmuş gibi yaydım yemek masasının üstüne, bir fotoroman gibi serildi önüme Şah Rıza’nın hayatı. … Kasımın ortası, pastırma yazı. İran karmakarışık. Humeyniciler Amerikan Elçiliği personelini esir aldılar, Amerika’yla kovboyculuk oynuyorlar. Ver şahı, al Amerikalıları, diyorlar. Şiiler Kâbe’ye saldırdı. İran radyosu saldırıyı bir Amerikan tezgâhı olarak yorumlayınca, işi gücü olmayan Pakistanlılar İslamabad Amerikan Elçiliği personelini esir aldılar, Humeynicilik oynuyorlar. Şahları da Vururlar’ın son sahnesine kadar ulaştım. Sonunu yazmak için İran’daki gelişmeleri beklemekteyim.”

İran’daki gelişmelerin en çarpıcısı, İslam Cumhuriyeti kurulması için referanduma gidileceği söylentileriydi. 1979 sonunda Şah Rıza’nın iade edilerek yargılanmasını talep eden öğrenciler Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni basarak bir rehine krizine yol açtı. Bu olay sonrasındaki zıtlaşma da İran ve ABD arasında kırk yıldır sürmekte olan husumetin başlangıcı oldu. Şensoy oyunu sahneye koyarken İran’daki yeni rejim solcuları sistematik olarak saf dışı etmeye başlamıştı. Denememeler adlı kitabında her fırsatta ustası olarak yücelttiği Haldun Taner’le şöyle bir anısı yer alıyor:

“Haldun Taner’e telefon ettim, oyunu ona okumak, fikrini almak istediğimi belirttim. Yarın için Divan Pub’da randevu verdi, heyecanlıyım. … defteri çantaya atıp fırladım evden. Son sahneyi de yazıp buluşsam hocayla daha iyi olur. Gelişmelere göre yeniden yazabilirim. İran halkının bağrına bastığı rehber Humeyni, şahlığı devirdikten sonra, İslami bir düzen kurmanın derdinde. Bu şahlıktan da acayip bir tehlike. Bunun altının çizilmesi gerek. Şah tü kaka, eyvallah da, Humeyni de az tehlikeli değil. Düşüncelerimi gezdirerek Gümüşsuyu’na ulaştım, Cumhuriyet gazetesi alıp girdim Park Kafeterya’ya. İkindi vakti. Bir tek adam var barda, suskun, dalgın, usul usul içkisini yudumluyor. Bara oturuyorum. İran haberleri gene tam sayfa. Humeyni genelevleri yasaklamış! Açıyorum defteri. Tahran’da iki ayakkabı boyacısı kerhanenin kapatılmasını konuşuyorlar:

‘HÜSO- Oyetullahımız maşımıza geçtiğinden meri heç mir derdimizi halletmemiş ... ilk işi kerhaneyi kapatmak olmuş.

HASSO- Lan kerhane eyi mir şey mi?

HÜSO- Kötü mir şey mi?

HASSO- Kötü helbet.

HÜSO- Kötü mötü, kerhane olmamış, olmaz orkadaş. Men dövrim olduğundan meri karı yüzü görmemişem. Oyetullahın yaşı yetmiş işi mitmiş. O yapamiir, kimse yapmasın öyle mi?’

Çantamda Şahları da Vururlar dosyası yürüyerek geldim Teşvikiye’den Elmadağ’a. Yüreğim küt küt çarpıyor, sanki sınava gireceğim. Haldun Taner Divan Pub’ın önünde, otel kapısından kaldırıma dek uzanan masalardan birinde oturuyor. İliştim karşısına. …

– Oku bakalım oyununu.

– Uzun sürebilir... İsterseniz dosyayı size verebilirim. Bende bir kopya mevcut.

– Hayır hayır, oku. Vaktim var.

Sesim titreyerek başlıyorum okumaya. Bir peygamber sabrıyla sonuna dek dinliyor, kimi yerlerde gülüyor, gülümsüyor. ‘Çok güzel’ diyor sonunda. Ağlayacak gibi oluyorum.

– Gerçekten mi?

– Evet. Hem çok güncel hem evrensel hem de sağlam bir güldürü. Uydurduğun dil çok güzel. Yalnızca birinci perde sonu bana biraz sert geldi.

Birinci perde sonunda, Ömer Hayyam, Şah Rıza’nın huzurunda vuruyor sazın teline;

Şahımızın önünde boynumuz kıldan ince.

Şairem ki ölüme giderim geze geze.

Şiirler ölmüyor ki şairler öldürülse.

Şarkı sonunda Şah ‘Munu evvel ipe, ahır kurşuna dizsinler, ölüsünü değirmende çeksinler!’ buyuruyor. Hayyam’ın idamıyla bitiyor perde. Ustam başka bir final öneriyor:

– İdamdan önce suçluya son arzusu sorulur. Şah, Hayyam’a son arzusunu sorsun. O da İran’ın veliahtını görmek istediğini söylesin. Şah ‘Ne veliahtı? Daha ortada gelin yok!’ desin, Hayyam şöyle yanıtlasın:

– Menim acelem yok, men meklerem!

İki gözümden birer damla yaş süzülüyor, hüngür hüngür ağlamak üzereyim. Çok güzel bir perde finali armağan ediyor bana tiyatro peygamberi Haldun Taner. Bu oyunu bir tiyatroya vermek istemediğimi, kendi düşündüğüm gibi sahneye koymak arzumu dile getiriyorum.

– Kendi tiyatromu kurmak istiyorum.

– Paran var mı?

– Hayır hocam. Buyurduğunuz gibi olay iki kalas, bir heves. İşin fenası bende sadece heves var, kalas parası da yok!

Gülümseyerek koyuyor elini omuzuma;

– Kolay gelsin. Yolun açık olsun!

Koyverdim dizginlediğim gözyaşlarımı Elmadağ’a, sel aldı. Gondolla döndüm Teşvikiye’ye.”

Şensoy’un yazarı, yönetmeni, oyuncusu, bestecisi ve yapımcısı olduğu oyunun prömiyeri 18 Mart 1980 günü aslen tiyatro olmayan Yapı Endüstri Merkezi’nin salonunda yapıldı. Ortaoyuncular oyunun gördüğü ilgi üzerine yıl sonuna doğru şehrin tarihi salonlarından olan Beyoğlu’ndaki Küçük Sahne’ye taşındı ve Şahları da Vururlar 1980’lerin ilk yarısı boyunca aralıksız olarak 586 kez sahnelendi. O süreçte Türkiye’nin gündeminde 1980’de yaşanan askeri darbenin baskıları ve tekrar demokrasiye geçiş kadar İran’dan Kudüs Ordusu aracılığıyla şeriatı esas alan bir rejim ihracı endişesi de vardı. Humeyni oyunun bir sahnesinde Şah Rıza’nın kâbusu olarak görünüyor, dev zarlarla oynadıkları tavla celsesi sonunda son sözü molla söylüyordu: “Sana lazım yedi yedi, o da henüz icat edilmedi.”

Oyunun şarkılarının ayrı bir tarihçesi yazılabilir. Birkaç yıl sonra popüler müziğin en uzun soluklu ve en etkili grubu olacak olan MFÖ’nün iki üyesi Fuat Güner ve Özkan Uğur, hem müziği icra ediyor hem de kimi rolleri üstleniyordu. Grup 1984 yılında çıkan ilk albümlerinde yeni sözlerle oyundan iki parçaya da yer verdi. “Ele Güne Karşı” ve “Yalnızlık Ömür Boyu”nun kırk yıldır en çok sevilen parçalar arasında yer almayı sürdürmesi de fenomenin başka bir boyutu.

O yılları Ortaoyuncular’ın tiyatroya başlangıç okulu niteliğindeki amatör grubu olan Nöbetçi Tiyatro’da geçirmiş Ferhan Şensoy öğrencileri olarak birkaç olaya daha tanık olduk. Birbiri ardına çıkan oyunlarla tiyatro dolup taşıyor, şehir yeni bir repertuvar tiyatrosu ve eskinin tabiriyle bir komik-i şehir kazanıyordu. 1984 başında Şahları da Vururlar halen kapalı gişe oynarken Ferhan Şensoy oyunun devamını yazmakta olduğunu ve Humeyni sonrası İran’ı da Binbir Gece Cinayetleri adlı oyunda ele alacağını açıkladı. Çok geçmeden İran İslam Cumhuriyeti Başkonsolosu M. Taheri’den Ferhan Şensoy’a bir mektup geldi. Fuayede Binbir Gece Cinayetleri duyurusunun yanına asılarak sergilenen mektupta Şah Rıza’nın cinayetlerinin ve İran halkına yıllarca kan kusturmasının başarıyla sahnelendiğine değiniliyor, kibarca teşekkür ediliyordu. Diğer taraftan yüz binlerce İranlı genç kızın ve kadının giydiği çarşafın güldürü unsuru olarak kullanılması ve simgesel de olsa Humeyni’nin tavla oynayıp ve zar atarken canlandırılması eleştiriliyordu. İslam devrimi sonrası yoksulların hayatında bir şey değişmediği iddiasının doğru olmadığı, genelevler kapatılırken evlenmek isteyenlere gösterilen kolaylıkların dikkate alınmadığı vurgulanıyordu. Mektupta bir de şu uyarı yapılıyordu:

“6 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde sizinle yapılan bir söyleşide, ‘İkinci Cilt’ dediğiniz Binbir Gece Cinayetleri adlı bir oyun sahneleyeceğinizi söylüyorsunuz. Bu yeni oyunda, Şahları da Vururlar’da başardığınız antiemperyalist yaklaşımın devamını arzu ederken, tümüne karşı olduğumuz siyonist ve emperyalist güçlerin İslami Cumhuriyetimiz aleyhindeki geniş propagandalarından etkilenmemenizi, az da olsa zalimleri sevindirecek ve mazlumları üzecek sahnelere yer vermemenizi diliyoruz.” Bu dilek İran İslam Cumhuriyeti resmi temsilcisinin kendisinde Beyoğlu’ndaki küçük bir salonda oynanacak bir tiyatro eserine içerik yaklaşımı dikte etme haddini gördüğünün ifadesiydi.

1986 başında gündemi çok meşgul eden üstü kapalı bir sansür yasası, küçükleri erotik içeriklerden koruma amaçlı bir düzenleme olarak lanse edildi. O yıllarda çok seyirci çeken müzikaller modası vardı. Şehrin en büyük ve görkemli gösteri salonu olan Şan Tiyatrosu’nda sahnelenecek büyük prodüksiyonlu bir müzikal kaleme alan Şensoy, Muzır Müzikal’i yazarak sahneye koydu. Muzır Müzikal gerici kesimden büyük tepki gördü ve bir temsil sırasında seyirci olarak giren iki kişi sahneye fırlayıp seyircilere “Hepimiz Müslümanız, bu oyunu neden seyrediyorsunuz?” diye bağırdı. Olay üzerine oyun bilirkişi tarafından seyredildi ve Ferhan Şensoy hakkında dava açıldı. Aynı kesimlerden gelen artık alışılmış tehditler de sıklaşmış, “Tiyatronuzu yakacağız!” diyen telefon aramaları artmıştı. Nitekim 7 Şubat 1987 gecesi yetmiş yedinci gösteriden sonra Şan Tiyatrosu kuşkulu bir biçimde yandı ve gece bekçisi olayda hayatını kaybetti. İstanbul valisi olayla ilgili olarak bilgi aldıktan sonra gazetecilere yangının çıkış nedeninin ertesi gün anlaşılacağını söylediyse de tıpkı Şahları da Vururlar’ın ilk yazılan “İran’da bir yangın var, faili belli değil” satırlarındaki gibi olay hiçbir zaman aydınlanmadı. Büyük bütçeli yatırımın çöpe gitmesi bir yana, mahkemenin Şensoy’a yirmi bir gün hapis cezası vermesiyle Ortaoyuncular’ı yaşatan tüm gösteriler son bulmuştu.

Yangının yaşandığı günden tam bir ay sonra Ortaoyuncular yeni bir oyunun prömiyerini yaptı. Ferhan Şensoy son bir ayda ne yapıp edip yazdığı tek kişilik oyun Ferhangi Şeyler’i 7 Mart 1987 akşamı oynamaya başladı. Olabilecek en düşük bütçeli prodüksiyon perde açar açmaz yeni bir fenomen oldu. Şensoy o oyunu 2020 itibarıyla halen oynamaya devam ediyor ve iki bin beş yüzüncü sahnelemeyi çoktan geride bıraktı.

Seyredeceğiniz oyunun ve yazarının çevresinde gelişenlerin kısa bir özeti böyle. Oyun geçen yıllar içinde bazı amatör topluluklar tarafından sahneye koyulduysa da Ortaoyuncular tarafından 1985 yılından beri oynanmadı. Şah Rıza’nın repliklerinden biri “Ben cennete girmez isem cennet için kayıp olur” idi. Otuz beş yıl sonra içimizdeki hissin ifadesi ise “Bu oyunu seyretmez iseniz kendiniz için kayıp olur.”

1. Geliştirdiği epizodik anlatım tekniği ve diyalektik tiyatro kuramıyla 20. yüzyılın en önemli yazarları arasına giren Alman şair ve oyun yazarı.

2. Fazıl Say’ın bir şiirini Twitter’dan paylaştığı için 2013 yılında on ay ertelemeli hapis cezası aldığı 12. yüzyıl İran âlim ve şairi.

3. 1941 yılında babasından devraldığı tahtı 1979’daki devrime kadar elinde tutan Batı yanlısı İran şahı.

4. 1951 yılında İran başbakanı olup 1953’te darbeyle iktidardan uzaklaştırılan, Şah Rıza’nın siyasi rakibi.

5. 1979 yılında İran’da şahlığa son veren devrim sonrası İslam Cumhuriyeti kuran ve 1989’daki ölümüne kadar yetkileri elinde tutan Şii dini lider.

6. 1972 yılında İstanbul’da kurulmuş olan Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu.

7. Paris’te güzel sanatlar eğitimi alırken 1959 yılında Şah Rıza’nın üçüncü ve son eşi olan Azeri asıllı İran kraliçesi.

8. Şah Rıza’nın ikiz kardeşi, devrim sonrası sürgünde yaşayan İran prensesi.

Ferhan Şensoy, Haldun Taner, İran Devrimi, İzzeddin Çalışlar, Ortaoyuncular, Şahları da Vururlar, Şan Tiyatrosu, tiyatro