120 Dakika
Güzellik Bir Mutluluk Vaadidir*

Bu 120 dakika, beş günlük bir tatilden, yanımıza aldığımız kitaplar ve bulunduğumuz çevre ile olan etkileşimimiz üzerine diyalogları kapsıyor.

Mekânlar: Kaş ve Meis
Kitaplar: 
Ardından Yıllar Geçti, Hıfzı Topuz 
Mutluluğun Mimarisi, Alain de Botton 
Sapiens, Yuval Noah Harari

Yanında: Mercan, lagos, roka, ahtapot, fava, rakı, kiraz.
Aralıklar: Öğleden sonraları ve akşamları geç vakitlerde.

Dünyayı görmek - Dünyaya dokunmak

Göz ve ten arasındaki mesafe kaç dakikadır? Bu mesafenin ölçü birimi zaman yerine mekân, his ya da somut bir nesne olabilir. Aydınlık bir avlu, uzun bir koridor ya da bir akşamüstü şekerlemesi.

Görünenin konuşulduğu, eleştirildiği ve tüketildiği, ‘görme’ merkezli süregelen rutinlerimize, karşı kıyıya yüzme hesapları yaparak geçirdiğimiz bir ara verdik. Zamanın algılarımızla oynamasına müsaade etmek için verilmiş bir araydı. Mekâna dokunuş biçimlerimizi, coğrafya, yapı ya da nesnelerin mutluluğumuza ya da mutsuzluğumuza olan paylarını düşündük.

İnsanı yapılı ya da yapılı olmayan bir yere çeken, burada tutan ve mutlu eden şeyler, çevrenin üzerimizde bıraktığı çağrışımlar veya kişisel tercihlerimiz oluyor. Üründen ziyade, ürünü yapanın kendisini ifade ederken ortaya çıkan tatminden kaynaklanan mutluluğuna da dokunmuş oluyoruz. ‘Kişisel ifade’, içinde ve yanında olmayı seçtiğimiz bina ve nesnelerde kendisini gösteren bir tutku hâlini alıyor. Göz, dokunmanın uzantısı oluyor.

Hissedileni, dokunulanı dile dökmek konusunda Bilgen, Sapiens kitabından alıntılar yapıyor. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği dili kullanabilmesi, çeşitlendirebilmesi ve kendini ifade edebilmesi.

Özlem duyduğumuz duyguları bizde uyandıran şeye güzel diyorsak; bu güzellik bir mutluluk vaadi verir bize. Özlem duyulan şey için İngilizcede kullanılan yearn for ifadesini Türkçeye nazaran daha güçlü bulurum: “Hasretle beklemek, can atmak ve hatta yanıp tutuşmak” anlamına gelir.

Hiç kuşkusuz Savoye ailesi için, Villa Savoye bir mutluluk vaadi idi. Le Corbusier, 20. yüzyılın başlarında, klasik üsluba karşı böyle bir yapı tasarlamak için yanıp tutuşuyordu. Daha sonra bu vaat, evin su akıtan düz (!) çatısı sebebiyle, Savoye ailesinin küçük oğlunun vereme yakalanması ve sanatoryuma gönderilmesi ile son buldu. Corbusier’in bu duruma karşı ev sahibesinden aldığı mektuba cevabı ise şu şekilde: “Evin girişindeki ziyaretçi defterine bakın! Ne önemli isimlerin evi ziyaret ettiğine hayret edeceksiniz!”

Villa Savoye, Le Corbusier (1928),
Poissy, Fransa, fotoğraf: Cemal Emden, kaynak: Fondation Le Corbusier

Dokunmanın şekilleri

Juhani Pallasmaa, tenin gözlerinde flörtöz bir değiş tokuştan bahseder: “Ben duygularımı ve çağrışımlarımı mekâna ödünç veririm, mekân da bana algılarımı ve düşüncelerimi ayartan ve özgürleştiren aurasını ödünç verir.”

Mekânla yaptığımız bu alış-verişte, kendimiz için en iyisini isteriz, mekânın da bizi ayartmasına müsaade ederiz. Belli sokaklardan geçerek, bazı binaların önünde uzun süre durarak, hızlıca önünden geçsek bile orada olduğunu bilerek, hafifleyerek; bu karşılıklı değiş tokuşu gündelik hayatımızda sıkça yapıyoruz.

Meis’teki eski balık pazarı ve kilisenin önünden, çevresinden bahaneler yaratarak dolandığımız sabahın erken saatleri ve akşamüstlerinde olduğu gibi. Bizi buraya çeken duygular, gördüğümüze değil, gördüğümüzün bizde çağrıştırdığı şeylere duyduğumuz özlemden ibaret. Mekân, çağrışım yoluyla iletişim kuruyor.

Kilisenin naif ve iddiasız hâli dikkatimizi çekiyor. Kendi kendimize yetemediğimizi hissettirmeye kodlanmış bir yapının, varoluş amacı ile uzaktan yakından ilgisi yok. Mimar mı, coğrafya mı bu hisse karşılık vermemiş olabilir?

Meis, eski balık pazarı ve kilise, 
2017, fotoğraf: Dilek Öztürk

Brunelleschi’nin Floransa’daki Santa Maria del Fiore katedralinin inşası için uzun yıllar Roma’da kalıp Roma mimarlığını araştırmasının altında, ancak kendisi mutlu ve ikna olduğu zaman yapının da görevini yerine getirebileceğine inanması vardı. Katedral, Katolik kilisesinin simgesiydi elbette ama bu anın Brunelleschi’nin kariyerinde en mutlu olduğu an olması da kuvvetle muhtemel. Yine Sapiens’e dönecek olursak, insan kendi hayal gücünde var oluyor.

Tamamlanmayı mimari üzerinden ararken, etrafımıza baktığımızda, doğanın en iyi mimar olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Su kenarında yemek yerken yanımıza bir Caretta caretta geliyor, etrafımızdaki kayalıkları izliyor, güzelliğin ve doğanın demokrasisini anlamaya gayret ediyoruz.

Nesnelerin iletişim gücü

Nesne ya da yapı izin verdiği ölçüde bizi kendi içine alıyor: Yüksek olduğu kadar uzak, açık olduğu kadar yakın, aydınlık olduğu kadar şeffaf. Mekân, içinde olmak istediğimiz ruh hâline bürünmek için yardımcı bir araç.

Hayatımızda yer verdiğimiz objelerden de bizleri şekillendirmelerini mi umuyoruz?

Jasper Morrison ve Naoto Fukasawa’nın 204 adet günlük objeyi incelediği Super Normal, gündelik hayatın gerçekliklerini ölçen biçen bir manifesto. Gündelik hayatın naif cazibesini objeler üzerinden okuyan Morrison ve Fukasawa, görsel kaygılarımızı en aza indirgeyerek süper normale ulaşabileceğimizi söylüyor. Lakin tasarım dünyası, tasarımın ne için olduğu kökeninden sapmış, bambaşka bir yere kaymış durumda. Morrison ve Fukasawa erken modernizmi üslup olarak kullanıp, işlevsel objeler yapmak üzerine çalışıyor. Modernist diyerek de haksızlık etmeyelim, çok seçenekleri olduğu için kafası karışık modernistlere nazaran, daha keskin ve net çizgilerde devam ediyorlar yollarına.

Bonnefantenmuseum,
Aldo Rossi (1995), Maastricht, Hollanda, fotoğraf: James Taylor-Foster,
kaynak: ArchDaily

Aldo Rossi’nin Maastricht’teki Bonnefanten Müzesi’ni gördüğüm ilk günü hatırlıyorum. İnatla, sadece ana giriş kapısının bulunduğu avluda saatler geçirmiştim. Karşılama mekânlarının, ilk izlenimi veren mekânlar olduğu için editör merakım ve telaşım beni tutmuştu belki avluda. Buna benzer başka bir an da Danimarka’dan: Arne Jacobsen’in kapı kollarından, sandalyelerine kadar tasarladığı Aarhus Belediye Binası, ziyaretçileri kucakladığı geniş merdivenleri, huş ağacının buram buram koktuğu oditoryumu ve tavandan sarkan Jacobsen aydınlatmaları ile, her şeyin çok ince hesaplandığı ama bir o kadar da çabasız bir karşılama olduğunu hissettiriyor. Bağırmadan, alkışlamadan, tebessüm ederek.

Meis, 2017,
fotoğraf: Dilek Öztürk

Çağrışımla iletişim kuran binadan bahsetmişken, binaya ilk bakan ve son bakan arasındaki farktan da bahsetmek gerekir. Meis’te bugün hayranlıkla baktığımız, sütunlar ve üçgen alınlıkları ile klasik Yunan üslubunu çağrıştıran yapılar, ardında bir sürgün hikâyesini barındırıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz kuşatması altındaki Meis’te, doğma büyüme buralı olan aileler Avustralya’ya sürülmüş. İşgal sonrası yıkılan evleri ise, Avustralya’da uzun süre çalışıp sonra yeniden Meis’e gelen ‘Avustralyalı Yunanlar’ yenilemiş. Bugün her yaz Avustralya’dan Meis’e birçok aile geliyor.

Son olarak Sapiens’ten geliyor: “Hiçbir şey tamamen yok olmuyor, dönüşüyor.”

* Marie-Henri Beyle (Stendhal)

120 Dakika, Dilek Öztürk, mekân, mimarlık