Hafıza Defteri
Ağaçlar - II

MİMOZA

“Küskün ağacı adı aslında; ‘Dokunma bana’ ya da”

Kökleri iyiden yayılırmış toprağının sağına soluna. Bu yüzden ille de mezarına, mümkünse baş ucuna bir mimoza ağacı istedi durdu tanıştığımız günden sonra: “Senden başka kimseden isteyemem bunu.” Ölümün sırasızlığını hem de bilinmezliğini dedim durdum ben de ona ama yok, dinletemedim. (Öleceğinin yaklaştığını bilengillerden “Senden başka kimseden isteyemem bunu” diyen başkaları da oldu bana. Bilmiyorum ki neden.)

Arif. Koca bir bahçede tanıdım ben seni. Etraftaki begonviller var ya, sıra sıra taflanlar var ya, kendi ellerinle dikmişsin diye onları amma da övündün. İyi bilirsin çiçekleri, ağaçları, her türlü sebzeyi ve tabii balıkları. Pazarda manavda peşine düştüğüm maydanozlar dereotları naneler taze soğanlar var ya, onlarla geçmiş yirmi beş senen sebze halinde. Önceleri Kadıköy’deymiş hal, sahilde hani konservatuarla, Haldun Taner’le bildiğimiz alanda. Senden öğreniyorum. Yir-mi-beş-se-ne diye hep üstüne basıyorsun hecelerin, gecelerin uykusuz geçmiş. Yir-mi-beş-se-ne sırtında çuvallar taşımışsın. (Bunu bildikten sonra ne zaman arkandan yürüsem sağ omzunun sola göre düşük olduğunu görüyor gözüm, nasıl üzülüyorum taşıdığın yüklere.) Kanepede uyuyakaldığında hemen yastık getirip üstünü de örtüyorum ya, gözlerini yarı aralayıp yir-mi-beş-se-ne yeri gelip kar altında kasaların üzerinde birkaç dakika olsun uyuduğunu hatırlatıyorsun bana. Anlıyorum pek çok şeylerin niye vız geldiğini sana. Hah bir de bazen üstün başınla uyumak istemene hiç ses etmeyişimi çok seviyorsun, çok içerinde bilmediğim bir yerlere de dokunuyor bu, anlıyorum. Titiz adamsın halbuki; her gün giysini değiştirirsin, ütüsüz aman ha giyinmezsin.

Esen bu fotoğraf için “Manifold’un ebediyen tek ‘yakışıklı abi’si!” diye yazmıştı.

Bahçeye girmiştim di mi… Beyaz keten elbisem var üzerimde; sende de tenine pek yakıştırdığım, bunu söylediğimden sonra sıkça giydiğin mavi gömleğin. Sabahları giderdim halbuki ben bahçeye. İlk kez o gün akşamüstü birden bir şey içimi dürttü de apar topar çıktım evden, orada buldum kendimi. Sen de meğer öyle yapmışsın. Evdeymişsin, uzanmış televizyon izliyormuşsun da çocukluk arkadaşın aramış ille görüşün diye, üşenmemiş orada bulmuşsun kendini. Tanışacağımız varmış öyle ya!

Dikkatimi çekmemen mümkün mü? Saçlar sakallar bembeyaz, ten koyuca, gözler desen öyle. Kirpiklerinin gözlerini ne de güzel çevrelediğini hasta yatağında yüzüne hep çok dikkatle baktığımda ayrı fark edeceğim. Ağlayacak olduğunda önce çenenin titremeye başladığını bir de. Hiçbir erkekte görmedim böylesini, hatta belki hiçbir yetişkinde. Bir vakitler çocuk muydun meğer sen koca adam? Nasıl yakışıklı, nasıl bıçkın, bakışlar nasıl çakmak, postür nasıl düzgün, sonradan ne yazık sade fısıltıya dönüşecek ses nasıl gümbür gümbür. Hareketinde zaten eksik değil muvazene. “Tutuldum ben sana, öyle böyle değil” dedin ya, ne kendime söyledim ne de sana diye, ben kapılmadım mı sandındı? Bahçede ben ağır adım yanınızdan geçerken “Hocam hoş geldiniz, işiniz yoksa buyrun” diyesiye cesaretini nasıl topladığını hiç yüksünmeden anlattığında sonraları, tahmin etmedin mi sanki aynı esnada kalbimin hop ettiğini? Tahmin ettin diyelim, nasıl emin olacaktın ki ben senden köşe bucak –aslında gözümün gördüğünden ruhumun bildiğinden– kaçıp dururken?

“…mimoza onun varlığına duyarlıdır, o da mimozanınkine.” (George Romney’nin resminden gravür: R. Earlom [1789]
kaynak: Wellcome Collection)

Bana sende karar kıldıran rüyayı anlatmadım, anlatamadım yüzüne. Uyandığımda yanımdaydın halbuki, çok kereler olduğu gibi yüzümü seyrediyordun. Sol elimi sol göğsüme sıkıca bastırıp yüzümü acıtmamın niyesini anlamaya çalışır gibi baktın. Elimi sevip sevip “Ellerin ne güzel” dedin, omzuma dokunup “Omuzların ne güzel” dedin. Canımı nasıl yakacağını bildiğin kadar can yangınımı nasıl hafifleteceğini de bildin ya hep. Anlatmadım sana rüyamda sol göğsümün, kalbimin tam üstünün koltuk altımdan iman tahtama kadar yarıldığını; o yarıktan etimin, etimden kalbimin göründüğünü; bilmediğim birisinin hiç canımı yakmadan koca bir iğneyle dikip tamir ettiğini açığımı; işte yüzümü acıttığım o anda dikiş iyice sağlama binsin diye elimle bastırdığımı. Rüyam dedi ki bu ak sakallı bol rüzgârlı adam sana iyi gelecek, canını yakacak belki bazen ama kalbindeki derin yarıkları tamir edip de sana kendinle ilgili paha biçilmez bir miras bırakacak giderken. Öyle yaptın.

Mirasını aldım hücrelerime yerleştirdim ama vasiyetini henüz yerine getiremedim. Çabalamadım sanma. Ada sokaklarında bazı geceler “Aaaaaah” diye bağıra bağıra ağlayarak dolaştım da öyle bir gecenin ertesinde gücümü toplayıp çıktım mezarlığa. İki hafta olmuştu sen gideli. Her yer mimozaydı. Girdim mezarlık kapısından, dolaştım dolaştım bilemedim yerini. Şanslıyım ki görevli gelip sordu: “Birini mi arıyorsunuz?” “Eşim” dedim, adını söyledim. “Haa son gömülen” dedi, son gömülenmişsin sen. “Yanlış yerdesiniz, götüreyim ben sizi.” Peşi sıra yürüdüm, sakindim ne tuhaf. Oralarda mimoza bulur muyum diye sordum, sebebini öğrenmek istedi, anlattım niyesini. “Ben size bulacağım, sözünüz yerde kalmasın” deyip koşarak gitti, sonra geldi bir kucak mimozayla. Bulamazdım ben, hadi buldum diyelim, koparamazdım ki kıyıp da. Aldım çiçekleri, küsmesinler diye dikkatle tuta tuta serdim toprağına. “Bak geldi mimozaların, bunu sayma, ağacını da getireceğim sana” diye diye, ağlamak filan değil başladım ciğerimi kusmaya. Yanına yatsam istedim ama toprağın üstüne; gece olsa gündüz olsa gece olsa gündüz olsa, ben hep kalsam. Seni yalnız bırakmasam. Sen niye bıraktın peki beni?

Anlatacağım seni daha. Kalbimi dinlendire dinlendire ama. Nefesim kaç satıra elverirse o kadar satır yaza yaza.

İsmi yoktu, numaradan ibaretti.
Ama mimozalarla süsledim
son gömülenin toprağını.
_
{fotoğraflar: Nihal Boztekin izniyle}

ağaç, Arif Aydın, aşk, bahçe, çift, mezar, mimoza, Nihal Boztekin, ölüm