Buenos Aires Defteri
Abasto

Sabahın erken saatinde elimde her baktığımda bana dedemi hatırlatan Guía “T”mle hızlı hızlı yürüyerek, şık restoranların, kafelerin ve mağazaların sıralandığı Palermo Soho olarak adlandırılan bölgeden sonunda çıktım. Córdoba bulvarıyla, Pueyrredón bulvarının kesiştiği noktaya geldiğimde, Ivana’nın neden benimle “Palermo prensesi” diye dalga geçtiğini yavaş yavaş fark ediyordum. Córdoba bulvarı üzerinde yürüdükçe şehrin havası da değişiyordu. İç dekoruna büyük özen gösterilen mekânların yerine artık bulvar boyunca barında sanki yıllardır açılmıyormuş izlenimi veren tozlu likör şişelerinin sıralandığı, işe gitmeden önce kahvaltısını hızlı bir şekilde bir kahve ve kruvasanla geçiştiren dalgın iş adamlarıyla, bulmaca çözen emeklilerin oturduğu eski kafeler; tasarım kıyafet, çanta ve ayakkabı satan birbirinden renkli vitrinli dükkânların yerine de oto tamircileri ya da Çinlilerin işlettiği küçük marketler almıştı. Son moda spor kıyafetleriyle, sabah koşusu yapmak için Bosques de Palermo’ya [Palermo ormanları] doğru yola çıkan, kulaklıklı yanık tenli kadınlar birden gözden kaybolmuş, onların yerine artık önümden uykulu gözlerle çocuklarını okula yetiştirmeye çalışan telaşlı anneler geçmeye başlamıştı.

Ara sokaklardan birinden geleneksel kıyafetleriyle çıkan Hasidik Yahudi iki genç adam köşede valiz ve çanta satılan bir dükkânının kepenklerini kaldırıyor, az ilerideki metro durağının önünde ise mavi önlüğüyle duran genç bir kadın da kendisine doğru ilerleyen başka mavi önlüklü yaşlı bir kadına el sallıyordu. Tucumán caddesine doğru kıvrılan yolun başına vardığımda, orta yaşlı bir Asyalı, bu sabaha asık bir yüzle başlayıp, kuru temizleme dükkânının kapısında sallanan cerrado [kapalı] tabelasını hızla ters çeviriyordu. Biraz daha yürüyüp, Agüero caddesine sapınca, geleneksel bol renkli işlemeli kıyafetinden Bolivyalı olduğunu düşündüğüm yaşlı bir teyze Zapateria Febo adlı bir ayakkabı mağazasının önünü kendine mesken edinmiş, yere serdiği rengârenk bir örtünün üstüne o gün satacağı sebzeleri sepetlerinden çıkarıp özenle yerleştirmekle uğraşıyordu.

Córdoba bulvarını geçip, Abasto bölgesine varana kadar etrafımdaki hiç durmayan hareketliliği gözlemlerken, Buenos Aires’le ilgili kafamda oluşan algı da durmaksızın dönüşüyordu. Yol boyunca geçtiğim sokaklar, dükkânlardan gelen sesler, haritaya bakmak için durduğum köşeler, alışık olmadığım her koku, gözümün takıldığı farklı insanlar kafamda bu şehirle ilgili oluşan büyük resme hızla eklenirken, bazen de bir önceki resmi alt üst ediyordu. Şehrin şimdiye kadar gördüğüm her bir köşesi, sanki aynı anda gerçekleşen farklı rutinlerle sonsuz bir dönüşüm hâlinde gibiydi.

Haritaya bakıp birkaç blok ötede Corrientes bulvarı üzerinde kırmızıyla işaretli Abasto alışveriş merkezi olan binaya doğru yürümeye karar verdim. Buenos Aires kent tarihiyle ilgili Meksikalı ev arkadaşım Adrian’dan ödünç aldığım kitapta, haritada kırmızıyla işaretli Abasto Shopping isimli alışveriş merkezinin yerinde, yaklaşık 24 sene öncesine kadar, 1893 yılında kurulmuş Güney Amerika’nın en büyük meyve sebze halinin bulunduğu yazıyordu. Ülkenin dört bir yanından ve Peru, Bolivya, Brezilya, Şili, Uruguay gibi komşu ülkelerden gelen meyve ve sebzeler, bir zamanlar şehirdeki alıcılarla, önünde durduğum bu etkileyici binada buluşuyordu.

Abasto alışveriş merkezi, Buenos Aires, kaynak: Wikimedia Commons

Elimdeki kitaptaki meyve ve sebze halinin 20. yüzyılın başında çekilmiş fotoğraflarına baktım. Fotoğrafların ilkinde, Art Deco tarzında demir ve camın çokça kullanıldığı yüksek tavanlı geniş hal binasının önünde günün sonunda şehrin farklı semtlerindeki manavlara gidecek olan meyve ve sebze sandıklarını atlı arabalara yerleştiren hamallar ve onların önünde malların satışını yapan iyi giyimli fötr şapkalı tüccarlar vardı. İkinci fotoğraf ise binanın içini gösteriyordu. Geniş salona dizilmiş tezgâhlarda duran meyve ve sebzeler ve onların etrafında dört dönen bir insan kalabalığı.

“Abasto Central” [Merkez Hal], 
Buenos Aires, 1898, 
kaynak: MendozAntigua

1934 yılında Slovak mimar Viktor Sulčič tarafından yenilenen eski hal binası son olarak, 1999 yılında dış çeperinde çok fazla değişikliğe gidilmeden içi onlarca dükkânı alabilecek şekilde değiştirilerek, birkaç katlı lüks bir alışveriş merkezine dönüştürülmüştü. Halin geçmişteki fotoğraflarına baktıkça, şu an önümde duran binanın eski hâlini kafamda canlandırmaya çalıştım. Ancak etrafında bir süre dolandıktan sonra bir zamanlar hal olarak kullanıldığına dair tepesine kazılmış “Abasto Central” [Merkez Hal] ismi dışında neredeyse hiçbir iz bulamadım. Birden hali ve çevresini dolduran yüzlerce işportacı tezgâhtar, zengin tüccarın hayaletlerinin de benim gibi hayal kırıklığına uğrayıp, kendilerine ait hiçbir şey bulamadıkları bu lüks alışveriş merkezini çoktan terk ettiklerini düşündüm.

Buenos Aires meyve sebze hali, dünyanın birçok büyük şehrinde olduğu gibi 1984 yılında şehir dışındaki bir bölgeye, La Matanza’ya taşınmıştı. Ne var ki, halin taşınmasıyla birlikte semtin havası da tamamen değişmişti. Yaklaşık yüz yıl boyunca meyve sebze halinin adını verdiği bu bölgede, ticari ve sosyal hayata damgasını vuran Arjantin’inin zengin meyve sebze üreticileri, tüccarları, işportacıları bölgeyi bir anda terk edince hâliyle onlara hizmette yarışan pansiyonlar, restoranlar, kantinler de müşterisiz kalıp kepenklerini indirmeye başlamışlardı.

Abasto alışveriş merkezini arkamda bıraktıktan sonra, elimdeki haritada işaretli bir başka önemli noktaya, tangonun unutulmaz isimlerinden Carlos Gardel’in annesiyle yaşadığı evin bulunduğu Jean Jaures caddesine saptım. 1881–1914 yılları arasında, Carlos Gardel’in ailesi gibi yaklaşık dört milyon iki yüz bin Avrupalı göçmen yoksulluktan ve bitmek bilmeyen savaşlardan kaçmak için eski kıtadan yeni kıtanın güneyine dek uzanan uçsuz bucaksız topraklarıyla Arjantin’e göç etmişti. Gemileri La Boca’ya yanaşan çoğu İtalyan, İspanyol, Fransız ve Rus olan göçmenin bir kısmının iş aramak için ilk gittikleri yerlerden biri Abasto oluyordu. Şehrin merkez halinde çoğu hamallık, tezgâhtarlık ya da işportacılık yapıyor ve aralarından sadece birkaçı şans eseri başarılı tüccarlara dönüşebiliyordu. Bazıları da meyve sebze halinin etrafındaki pansiyonlarda, dükkânlarda ve kafelerde komilik, tezgâhtarlık, terzilik, garsonluk ve aşçılık yaparak geçinmeye çalışırken gemide Arjantin’le ilgili kurdukları büyük hayallerden de en azından bir süreliğine vazgeçiyorlardı. Her gün binlerce göçmenin sokaklarını doldurduğu Abasto, gündüzleri paranın hırsla kazanıldığı, akşamları da neon ışıkların yanmaya başlamasıyla büyük bir vurdumduymazlıkla eğlence ve kumarla çarçur edildiği bir yere dönüşüyordu.

Carlos Gardel, kaynak: Conclusion

El Morocho del Abasto [Abastolu Esmer] lakaplı, bugün “Arjantin’inin gerçek sesi” olarak kabul edilen tangonun gelmiş geçmiş en unutulmaz yıldızı Carlos Gardel de ilk bu bölgedeki Tanguero’larda meşhur oldu. Bir zamanlar Gardel’in evinin etrafında bulunan o eski Tanguero’ların yerinde bugün artık Gardel’in fotoğraflarıyla süslü envai çeşit hediyelik eşya satan dükkân var. Kendi kendime düşünüyorum, acaba Porteño’ların hayat mücadelesini, karşılıksız aşkları, kıskançlıkları, özlemleri konu alan tango, bir zamanlar Buenos Aires’te yeni bir yaşam kurmaya çalışan insanların hayatlarına eşlik ettiği gibi bugün de yeni nesillere eşlik ediyor mu? Yoksa ülkede yaşanan ekonomik krizle birlikte turizm patlamasından etkilenen birçok kültür unsuru gibi o da bu şehre gelen milyonlarca turistin futbol ve et gibi tükettiği hızla içi boşalan Arjantin deneyimlerinden biri mi?

Gardel’in evinin karşısında soluklanmak için durduğumda kafamdaki bu sorulara ancak zaman içerisinde yanıt bulabileceğimi düşünürken, sekiz kişiden oluşan bir Japon turist grubu yanımdaki kaldırımlara oturup, birbirlerine aldıkları Carlos Gardel buzdolabı magnetlerini, tişörtlerini, şapkalarını gösteriyorlar. Magnetin üstündeki gülümseyen Carlos Gardel’e son bir kez daha bakıp, Corrientes bulvarına doğru yürümeye devam ediyorum.

Buenos Aires, Buenos Aires Defteri, kent, Sena Akalın, şehir, tango, turizm