Lime lime. Uzun zamandır zihnimde dönenler, gündemin açtığı yaralar ve sergide bir araya gelecek parçaların çağrışımları bu kelimelerde düğümleniyor. İnsanın ruh hâliyle her şeyi bir kenara koyup bir şeye odaklanması, okuması, yazması, çalışması ne zor.
Otorite, had, sınır, tok-sik. Bir süredir yinelediğimiz sözcükler. Sergimizin ana ekseni babalarken, erkekliğin üzerimizde kurduğu baskıyı konuşurken ve yaşarken ifşa konusunu nasıl es geçebilirim? Sonuçta mesele yalnızca sanat işleri değil, onların içinden geçen, bize dokunan, bizi yaralayan ya da yüzleşmeye zorlayan deneyimler. Bazıları keşke olmasaydı dedirten. Bu anlamda benim de hafızamda duran, hâlâ alnımda izini taşıdığım şiddetli bir an var. Bazı şeyler yalnızca bize değil, çevremize de bir ağırlık yüklüyor. Yaşananları kötü niyete yormadan kendinizce hallettiğinizi düşünebilirsiniz ama bunu birileriyle paylaştığınız anda durum değişiyor. İçinizdekiler kelimelere döküldüğünde ve başkalarının yorumlarıyla karıştığında kafanız yeniden bulanıklaşıyor. İşte insanın kendisini bile arada bırakabilen bu konularla çevrili gri alanları konuşarak ulaştığımız sergi, sözcüklerin vardığı anlamları ve uyandırdığı duyguları eşeliyor. İki kelime arasındaki tek harflik değişimin yarattığı büyük farkın bıraktığı his gibi: muğlak ve mutlak.
“Babam sağ olsun.” Tonlamaya göre minneti veya cinneti vurguluyor. Baba kavramı, ister aile ister iktidar söyleminde olsun tetikleyici. Geçtiğimiz sene, Banu’nun 2003 senesinde basılan Yalancı Şahit adlı sanatçı kitaplarından geriye kalan 360 kopyayı, parçalama ve presle biçimlendirme sürecinde birlikte çalışıyoruz. Bir yanda bu yoğun hamurlaştırma çalışması sürerken, bir yanda kitap hamurları yavaş yavaş kuruyarak ateşi tutuşturan briketlere dönüşüyor. Öte yandan yine felaketler dolu bir dönem. Hem içerisi hem dışarısı kaynıyor. Fonda “İçin İçin Yanıyor” şarkısı çalarken iktidar, itibar, inkâr geçişli güç ilişkileri ve bununla baş etme biçimlerimiz, aramızda dönüyor. Sergi de bu en “baba” konularla şekilleniyor ve neredeyse üç senedir çalıştığım, bir yanı baba, oğul ve aile ilişkileriyle iç içe olan İMALAT-HANE’de bir sergi yapmaya karar veriyoruz.
Benim açımdan baba, yokluk ve varlık arasında bulanık bir his. Doğmadan önce trafik kazasında kaybettiğim bir baba; sonra yanında büyüdüğüm ve iki yıl önce yitirdiğim bir baba. Banu’da ise tam tersine, on yıllar boyunca ortada yokken, en sonunda bakım, bakma, bakışma mecburiyetiyle gelen bir var-lık. Babalarımızın farklı zamanlarda bir dönem Bursa’da, otomotiv sektöründe çalışmış olması dışında ikimizin baba deneyimi çok farklı.
Bizi sergi fikrine yaklaştıran bu sohbetlerimizi mesajlaşarak sürdürmeye karar veriyoruz. Somut veya soyut bir formda, kamusal olarak gösterilebileceği bilinciyle, destekleyici bir sergi uzantısı fikriyle yola çıkıyoruz. Bu yazışmalarda baştaki kuralımız, birbirimize her gün, paylaştığımız şeye karşılık bir yanıt yollamak. Bu bazen doğrudan, Banu’nun bana yolladığı metin, görsel ya da sesin beni götürdüğü yerle bağlantılı bir cevap oluyor, bazen de o günkü gündemin bir yansıması. Bu anlamda bir bakıma her gün değiş tokuş ettiğimiz bir ajanda. Nereye varacağını bilmeden başlayan, başta cisimsel bir işe evrilebilir belki diye düşündüğümüz bu alışveriş, dört aya yayılan bir mesajlaşmaya dönüşüyor. Sonunda ortaya çıkan şey, sergi içinde bir yerleştirme, sergi mekânı dışında da karıştırabileceğiniz bir dijital mecmua oluyor. Bu süreçte ve konuşmalarımızda geçen, ara ara bize eşlik eden şarkı ise sonradan sergiye adını veriyor: Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Analar” şiirinden bir dize, Ahmet Kaya ve Selda Bağcan’ın sesinden bize gelen “ne karanfil ne kurbağa.” Sessiz, küçük harflerle, bir solukta.
Banu’nun pratiğinde yayın zaten hep var; bu kez ilk defa basılı formdan çıkıp dijital forma geçiyor. Yazışmalar serginin omurgası değil belki ama sergiyi yönlendiren arka plan sesi, nabzı. Serginin kalbinde yer aldığından onun da ismi kısalarak ve renk kodu eklenerek aynı başlığı taşıyor: nknk / erika.
tablet, metal ayak, RAL 4003 viola erica,
fotoğraf: Barış Özçetin
Bu sene 2 Mayıs’ta “Hello” ile başlayan sohbetimiz, 3 Eylül’de Banu’nun paylaştığı Adalet Atlası’nın “İmkânsız Özür” başlıklı podcast yayınıyla bitiyor. Özür konusu, konuşmamızı sonlandıran bir nokta olurken kapanmamış bir cümle olarak sergide yeniden karşımıza çıkıyor: Entschuldigung (Özür dilerim, 2021). Zürih adli polis teşkilatına bağlı kişilerin kendi el yazılarıyla tekrar tekrar yazdığı “Entschuldigung” kelimesinden oluşan, asitle kazınmış 44 adet çinko levha. Açıklamasız, sadece kelimenin kendisi. Bir yanıyla sanki eylemsizliği telafi edecekmiş gibi insanı rahatlatıyor. Öbür yanıyla ise görünmeyen bir şiddetin aşındırdığı bir ilişki. Bu işin üretiminde kullanılan metal klişe tekniğinde, asidin çinkoyu zamanla oyması gibi. Ben buna bakarken herkesin özür dileyeceği bir şey olduğunu hatırlıyorum. Özellikle Türkiye’deki ifşalarla (#MeToo) birlikte şimdi daha da ağır geliyor; çünkü özrün bireysel olduğu kadar kurumsal, toplumsal ve yapısal bir boyutu var. Sergideki bu anonim özürler karşısında insanın içine bir nevi suçluluk duygusu yerleşiyor. Bir duvar boyunca yürürken, farklı formlarda tekrarlayan bu görünmez ünlemler, bana dillendirilmeyen, tekrarlayan veya kabulü olmayan özürleri düşündürüyor.
(Özür dilerim), 2021,
asitle kazınmış çinko levha, mektup,
her biri 6 × 14 cm, fotoğraf: Barış Özçetin
İmkânsız özürlerin manevi ağırlığından, kurşunun bedenlerde bıraktığı ağırlığa geçiyoruz. Bu sergi için yeni üretilen, kurşun ağırlıklardan yapılmış bir kolye var: Hepsi senin iyiliğin için bitanem (2025). Banu’yla bu yaz birlikte tatil-iş yaparken bir yandan sergiyi ve bu kolyeyi de konuşuyoruz. Balıkçı malzemeleri de satan, her şeyin olduğu bir dükkândan, önce sapsarı dev bir güneş şemsiyesi bakıp almıyoruz; ardından oraya gitme sebebimiz olan, olta kurşunlarına yenilerini ekleyerek oradan çıkıyoruz. Banu ara ara farklı denemeler yapıp gösteriyor; ilkinde on altı kurşun ağırlık, son çalışmada ise her biri 35 ila 500 gram ağırlığında, yan yana, birbirine yaslanmış altmış yedi kurşun ağırlık var. Kurşun burada hem maden ocaklarının hem de aile içinde devreden bir yükün imgesi. Sonraki yazışmalarımızda Banu’nun paylaştığı Aslı Odman’ın “‘Majesteleri Hafriyat’ ve Yavaş Suçlarının Topraktaki İzleri” metni, bu maddenin havayı, toprağı, çocuk bedenlerini nasıl zehirlediğini hatırlatıyor. 2021 yılında Türkiye’de, kanındaki kurşun seviyesi desilitrede 5 mikrogramı aşan 0-14 yaş arası çocukların sayısının altı milyon üç yüz bine ulaştığı bilgisi var. Aynı sene dünya çapındaki ölüm oranlarını merak ediyorum. 1,5 milyon ölümün kurşun maruziyetine bağlandığı yazıyor. Kurşun maruziyeti — bizi yalnızca kimyasal değil, duygusal ve fiziksel düzeylerde de yavaş yavaş kemiren toksik bir simge için ne soğuk bir ifade. Bir yandan pranga, bir yandan aile yadigârı bir gerdanlık: miras alınanın bugünkü bedenlerde bıraktığı izlerin bir yorumu.
yer boyası, 100 × 100 cm,
fotoğraf: Barış Özçetin
Yeni işlerden bir diğeri ise Left(l)overs (Artıkseviciler, 2025). Ajandalar, günlükler, saklama kutusu gibi duran ciltlenmiş kâğıtlar… İçlerinde yarım kalmış cümleler, kartpostallar, fotoğraflar, şeyler var. Kimi sayfalar yeni işlerin kıvılcımları, kimileri eski işlere geri dönüşler. Bazı sayfalarda Cızırtılar & Kaltaklar (2024–süregelen) işinin yankılarını görüyoruz. Banu’nun bir adak adar gibi, cetvelle defalarca çizdiği kurşun çizgilerin yaptığı yoğun çizimlerin, kâğıdı adeta kumaş ile metal arası yeni bir malzemeye dönüştürdüğü gece egzersizleri burada yeniden beliriyor. Defterlerin hiçbiri tek başına tamamlanmak istemiyor gibi ama biraraya geldiklerinde tutuldukları tarihin pek bir önemi kalmıyor; yekpare ama paramparça. Not defterleri, içerdikleri alıntılarıyla, araya sokuşturulan parçalarıyla, bütünüyle size ait değildir ama tamamıyla sizi ifade eder. Bu iç içe geçmişliğin yansımaları duvara çivilerle sabitleniyor. Tutulmalar (2025) serisinden İktidar, İtibar, İnkâr sanki aralarından kaçmış üç illet gibi. Defterler böylece hem kişisel hem kamusal bir hafıza mekânı gibi işliyor; dağılıyorlar ama aynı anda toplanıyorlar da.
beton çivisi ve çeşitli malzemeler,
151 × 209 cm, fotoğraf: Barış Özçetin
Tutulmalar; İktidar İtibar İnkâr, 2025,
kâğıt üzerine kurşun kalem 42 × 29,7 cm,
fotoğraf: Barış Özçetin
Kamusal hafıza deyince, Banu’nun uzun soluklu serilerinden biri 20.08.2010, gazete serisinin ilki. 2010’da bu işin üretiminde birlikte çalışmıştık, bu sergide olması benim açımdan ayrıca anlamlı bu nedenle. Banu, Türkiye’de o gün yayımlanan ulusal ve yerel gazetelerden toplayabildiği ve eline ulaştığı kadarını sekiz cilt halinde yan yana getiriyor. Başta sıradan bir arşiv gibi görünse de aslında kolektif hafızanın nasıl kurulduğunu, neyin ön plana çıkarıldığını, neyin yok sayıldığını açığa çıkarıyor. Tipografi, reklamlar, sayfa düzenleri bile başka türlü bağırıyor insana. Bu işin farklı ülkelerde üretilmiş edisyonları var: İsviçre, Birleşik Krallık, Almanya, Danimarka ve Arapça konuşan 20 ülke. Her biri basılı yayınların hem belge hem de unutma makinesi olma hâlini gösteriyor.
gazete, masa, 8 cilt, her biri 56,5 × 38 cm,
fotoğraf: Barış Özçetin
right? (2022–süregelen) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ndeki maddelerin, altın rengi balon harflerle yazılmasıyla oluşuyor. İşin ismini Türkçe kullanmak istese Banu hangi kelimeyi seçerdi acaba? hak? doğru? haklı? sağ? hemen? Muhtemelen hepsini. Bu nedenle right? burada sadece bir hak arayışı sorusunu değil, mutlak bir “doğru”yu da dayatıyor. İlk bakışta bir kutlama gibi: parlak, göz alıcı. Ama zamanla ve helyum gazının sıcaklıkla olan ilişkisinden ötürü değişen balonlar yere inmeye başlıyor, havada kalma yetilerini kaybediyor. Banu’nun ilk defa Pittsburgh’da, Carnegie Sanat Müzesi’nde sergilediği ilk on madde, eşitlik, yaşam, özgürlük, kişisel güvenlik, adil ve kamuya açık yargılanma gibi bireylerin temel haklarını güvence altına aldığını bildiriyor; ayrımcılık, kölelik, işkence, keyfi gözaltı ve sürgün gibi konuları da yasakladığını beyan ediyor. Bu sergide, bu maddelerin harflerinden oluşan balonları büzüşmüş, sönmüş ve vakumlanmış torbalarda sıkışmış olarak görüyoruz. Otorite, kuruculuk ve evrensellik iddiası olan bu bildirgenin ilk on maddesini kapsayan versiyonunun kalıntıları… Balonun eskiden parlayan cazibesinin, sonsuz sessizliğe gömülmüş yeni hâli.
(hak? doğru? haklı? sağ? hemen?),
2022–süregelen, sönmüş folyo harf balon, vakumlu hurç, az miktarda helyum,
58. Carnegie International duvar metni
ve tanıtım videosu, 16 hurç,
her biri 70 × 100 cm, fotoğraf: Barış Özçetin
Sergideki yeni üretimlerden biri olan CİNNET (2025) ise CENNET/CİNNET (2019) işinin güncelleştirilmiş yeni bir versiyonu. Banu, bu kelimelerdeki bir harfin yanıp sönerek birbirine dönüşümü üstüne kurguladığı bu yerleştirmeyi, daha sonra gaz beton malzeme kullanarak da sergilemişti. Bu versiyonlarında, tek bir harfin değişimi iki farklı gelecek ihtimaline göz kırpıyorken buradaki yeni neon yerleştirmede, yalnızca okunmayan CİNNET kelimesi kalıyor. Cennetten cinnete uzanan bu yol, aslında kişisel olanla kolektif olanın birbirinden ayrılamayacağı gündemi hatırlatıyor. Her bir harf, 17 çubuğun yan yana gelişiyle soyut bir forma dönüşüyor; kelimenin kendisi ise çözülerek İMALAT-HANE’nin ara katından sergi mekânına neon gazının doğal kırmızısıyla yayılarak çoğalıyor.
17 adet 10 mm’lik cam tüp, neon gazı, kablo, transformatör, 106 × 75 × 5,5 cm,
fotoğraf: Barış Özçetin
Bu kırmızı sızıntı gibi, bu sergi de hayatımıza nüfuz eden, yüzleşmek durumunda kaldığımız otoriter kavramların içimizde ve çevremizde bıraktığı izlere bakıyor. Bir anlamda, çoğu zaman içinden çıkamadığımız zorunlu ilişki biçimleri üstüne kurulu. Sergide karşımıza çıkan asitle çinkonun, helyumla sıcaklığın ve kurşunla canlıların arasındaki ilişkilerde olduğu gibi. Birbirini kemiren, yiyen, toksik bir bağ. “ne karanfil ne kurbağa” ise bizim için bu sürecin ruhunu taşıyor, tıpkı alıntılandığı şiirin devamında yazdığı gibi: Dostum dostum güzel dostum, bu ne beter çizgidir bu, bu ne çıldırtan denge. Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe…
(kurulum aşamasından
[arka planda Artıkseviciler]),
fotoğraf: Banu Cennetoğlu izniyle
* Bu metin Banu Cennetoğlu’nun İMALAT-HANE’de 21 Ekim 2025 ve 4 Ocak 2026 tarihleri arasında gerçekleşen ne karanfil ne kurbağa. adlı sergisinin broşürü için serginin küratörü Yavuz Parlar tarafından kaleme alındı. Parlar ve Cennetoğlu’na yayın izni için teşekkür ederiz. [ed.n.]
#MeToo, baba, Banu Cennetoğlu, çağdaş sanat, İMALAT-HANE, ne karanfil ne kurbağa, sergi, Yavuz Parlar