Metis Yayınları,
“Ötekini Dinlemek” serisi,
tasarım: Yetkin Başarır
(fotoğraf: Y.B.)
Tasarım Öznesi Olarak Zamansallık

Zamanla, zamanı kavrayışımızla ve onu yaşayışımızla ilgili ne değişirse değişsin, okuma dediğimiz eylem hâlâ bir zamansallık içeriyor. Kitap, —halen ve neyse ki— bir zaman gerektiren, zamanı arzulayan ve zamanın peşi sıra giden bir nesne. Metis Yayınları’nın kurucularından Semih Sökmen böyle tanımlıyor okuma ve zaman arasındaki ilişkiyi. Bu da zamansallığı, kitap ve tasarım arasındaki ilişkide önemli bir yere oturtuyor ve ‘zaman’ tasarımın öznesi olarak çıkıyor karşımıza. Bununla birlikte zaman dediğimiz şey aslında bir yandan da bir süreklilik birimi…

Metis Yayınları’nın “Ötekini Dinlemek” serisinin arkasında, ‘zaman’ın tam da bu şekilde önemli bir özne olarak varlık gösterdiği özgün bir hikâye var. Yayıncılığın geleceğinin her fırsatta masaya yatırıldığı ve olası gelecek senaryolarında ilk terk edilmesi muhtemel nesnenin bildiğimiz hâliyle kitaplar ve onlarla birlikte yaşama alışkanlığımız olduğu bir dönemde, yirmi yıldır belirgin bir kimlikle hayatına devam eden bir seriden bahsediyoruz. Kimlik burada başlı başına önemli bir unsur.

“Ötekini Dinlemek” serisinin ilk kitabı 1998 yılında yayımlanmış. Serideki kitaplar, psikoloji, psikiyatri, nörobilim gibi hazmedilmesi güç içeriklere sahip. Bu içeriği hazmedebilecek bir kültür evreni olup olmadığı bir soru işareti. Seri aslında mesleki kitaplardan oluşuyor ve bu anlamda klasik bir dizi olduğu söylenebilir. Bununla birlikte içindeki pek çok kitabın zaman içinde yeni baskıları yapılmış ve serinin içinde entelektüel deneme niteliğindeki bazı kitaplar, örneğin Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu, meslek dışından da büyük ilgi görmüş. Böyle kitaplar, biraz da dünyada olan bitene göre kendilerine doğru bir ihtiyaç doğuruyor. Anlamaya çalıştığımız durumlar bizi zorladığında ve bir takım referansların peşine düştüğümüzde, çetin bir yolun bizi beklediğini bile bile, bu tip kitapların kollarına atabiliyoruz kendimizi.

İsmi “Ötekini Dinlemek”, çünkü psikanalizdeki danışan-danışman, yayıncılıktaki yayıncı-okur, hatta okurlar kendi aralarında birbirine karşı bir nevi ‘öteki’ durumundalar. Dolayısıyla mesele çevredekileri anlamak ve bu süreçte yüzleşilen problemler karşısında belli bir donanıma sahip olabilmek. Bu olayın adı ‘ötekini dinlemek’. Semih Sökmen, sohbetimizde hikâyeyi bu şekilde anlatırken, şu ana kadar yayımlanan yirmi üç kitabın çok büyük bir kısmının yayımlanma fikrinin daha ilk günden akıllarında olduğunu paylaştı. Aralarda, diğerlerinden biraz daha sivri ve ayrı bir bağlama yerleşebilecek kitapların eklenmesiyle birlikte seri genişleyerek hayatına devam etmiş, hâlâ da ediyor.

Tasarım açısından “Ötekini Dinlemek” serisini Metis Yayınları’nın kimliğinden bağımsız olarak düşünmek çok anlamlı değil. Serinin kimliğini yaratan tasarımcı Yetkin Başarır “bu seri başka bir yayınevine yapılmış olsaydı, bambaşka bir tasarım ortaya çıkardı” diyerek bu noktanın altını çiziyor. Serinin kapak tasarımlarında geçerli olan durum, kitabın Metis’e ait olma hâline göre düşünülmüş olması. Yetkin’in yayınevinin kimliğini bu kadar iyi anlayarak serinin kapaklarını tasarlamış olmasının arkasındaysa, kendisinin hikâyenin en başından beri Metis’i bir bütün olarak görmesi yatıyor. Bütüne bakmak özel bir çaba gerektiren ve bir tasarımcı için her zaman mümkün olmayan bir durum.

Metis Yayınları,
“Ötekini Dinlemek” serisi,
tasarım: Yetkin Başarır

On dokuz yıl önce ilk kitabın kapak tasarımı yapılırken, yıllar boyunca birbirine eklemlenerek sürecek bir serinin söz konusu olduğu gerçeğiyle işe başlanmış. Bu da, tasarımcı tarafında duruma uygun bir tasarım çözümü üretmek şeklinde karşılık buluyor. Yetkin bunu, kuralları baştan konulmuş olan bir oyunu birlikte ve yıllar boyu oynamaya benzetiyor ve tasarımcı olarak kendisi için buradaki en ilginç noktanın, zamanın bir öğe olarak tasarıma dahil edilmesi olduğunu söylüyor.

Yetkin’in tasarım sürecine ilişkin vurguladığı bir diğer konuysa, yayınevinin sahip olduğu kimliğin her anlamda, tasarıma da yansıyan bir tutarlılık yaratması. Bu durum, kitaba kendinden menkul bir nesne olarak değil, aksine, yayınevi kimliğine ve geleneğine bağlılığı üzerinden bakmayı sağlıyor. Yayınevi tarafındaysa bu yönelim, okurla kurulan karşılıklı diyaloğun her seferinde tek bir kitap üzerinden değil, yapılan tüm yayınlarla birlikte kurulması ile ilgili tercihin bir sonucu. Metis bu anlamda bir tasarlanmışlık istikrarına sahip ve hatta bu konuda ısrarlı ve inatçı bir tarafta duruyor. Ve bu temelde, yalnızca bir istikrar ortaya koymak adına verilen bir karardan ziyade, dünyaya bakışla ilgili bir mesele. Tüm bunların ışığında tasarımcı için her şey, kendini bu kimliğin yarattığı bütünlüğün yerine koyma ve onun gibi düşünmeyle başlıyor.

Kapakların tasarımlarında meselenin özü bir çağrışım yaratmak ve burada bu çağrışımı yaratan unsur bir ‘çekmece’ ve içinde duranlar veya içinden taşanlar… Çekmece, bu kitap serisi için, içerisine her seferinde yeni bir şeyler atılan bir form aslında. Bu, kitabı görselleştirmeye çalışarak değil —ki bu çok mümkün olmazdı— ima yoluyla işleyen bir anlatım. Çekmece, mahrem, doğurgan ve çoğul bir nesne. Aynı zamanda kendiliğinden zamana dayanıklı bir formu anlatıyor aslında. Formun oturmuş olmasıyla meydana gelen durumda, seriye koyduğunuz her yeni kitapta bu formu bozma gereği de doğmuyor. Tasarımcısı Yetkin temelde çekmecenin gizlenen, görünmeyen iç kısmı ve dışıyla kurduğu ilişkiyle birlikte bireyi temsil ettiğini anlatıyor. Tasarımla ilgili enteresan olan kısım ise, kapakla okuyucu üzerinde yaratılan imanın her kitapta aynı form üzerinden şekillenmesi. Görsellerin bütünü, serinin bütününü çok iyi ifade ediyor bu anlamda. Zaten tek bir imge üzerinden bir şey anlatmaya çalışmak gibi bir derdi de yok. Örneğin, Kafka’nın Dönüşüm’ünü ters dönmüş böcekle anlatmak gibi değil mesele. Tasarımcının burada bizimle oynadığı oyun, ortaya varla yok arası bir ima bırakmak… Çok şey anlatan bir ima…

İmge bir imadan ibaretmiş gibi görünse de, sonuçta kitabın içeriği ile ilgili bir şeyler söyleme derdi de elbette var. Ancak kitabın içeriği dediğimiz şey yalnızca kitabın sayfalarında anlatılan değil. Tasarımcının bakışına göre, kitabın ait olduğu yayınevi ve parçası olduğu seri de içeriğine dahil. Zira okurların kitabı yalnızca kendinden menkul bir nesne olarak değil, bu bağlam ile birlikte görmesi söz konusu. Dolayısıyla tasarımın temelinde yer alan, bağlamla birlikte bir anlam taşıma durumu burada da geçerli. Tasarım bu anlamda pek çok denklemi birlikte düşünüp, aralarında tuhaf denilebilecek ilişkiler kurarak ve bir dil geliştirilerek devam eden bir süreç. Bu perspektiften bakınca “Ötekini Dinlemek” serisi, tek tek içeriklerinden önce, tasarlanmış ve yan yana getirilmiş bir koleksiyon gibi…

Bir dil profesörü olan babam, insanlarla ilgili fikir sahibi olmanın en iyi yollarından birinin —eğer öyle bir alışkanlığı varsa elbette— okuduğu kitaplarda altını çizdiği kelimelere, cümlelere bakmak olduğunu söylemişti bir defasında. O günden beri, kitapların insanlık tarihindeki bireysel ve kitlesel yerini düşünmüşümdür zaman zaman. İnsanın kendisi ve dolayısıyla yolculuğu, yıllar içinde büyük değişim gösteriyor. Şimdi geldiği noktada, bu yolculukta kitaplarla bağımızın hâlâ çok kuvvetli olduğuna inanıyorum… Bu açıdan bakınca da, kitapların kimliklerine dair yapılan her şey, bu yolculuğun bence önemli bir kaydını oluşturuyor.

Bahar Turkay, grafik tasarım, kitap, Metis Yayınları, yayıncılık, Yetkin Başarır