Bir Merak Yolculuğu: Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Bazı romanları okumak belli bir olgunluk gerektirir. Ne okuduğunu doğru anlamak için değil. Aslında tam olarak ‘doğru anlamak’ diye bir şey olduğundan da hiç emin değilim. Sadece insanın okudukları ile gerçek dünya ve içsel deneyimler arasında keyif veren veya sorgulamaya maruz bırakan bir bağlantı kurması bir yaşanmışlık ve kilometre gerektiriyor gibime geliyor. Aksi hâlde okuduğunuz şey içinde kaybolduğunuz bir metin yığını hâline geliyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü ortaokul ikinci veya üçüncü sınıfta ilk kez okuduğumda benim de başıma gelen bu oldu. Evin kütüphanesi TDK basımı kitapların ziyadesiyle ağırlıkta olduğu bir içeriğe sahip olunca benim de payıma erken yaşta Yakup Kadriler, Tanpınarlar düştü. Neyse ki aralarında olan Sait Faikler, Nurullah Ataçlar da imdadıma yetişti…

Yazarı tanımamın mümkün olmadığı, tasarım oyunlarının da hayatımıza henüz —en azından kitap tasarımı anlamında— girmediği yıllar olduğu için beni kitabı okumaya çeken şey ismi oldu diye tahmin ediyorum bugünden bakınca. Geleceğe Dönüş filmine benzer bir merak yaratmış olabilir üzerimde. Sanırım oradaki gibi bir hikâye canlanmıştı zihnimde.

Okumaya başladığımda fazlaca bilmediğim kelimeyle karşılaştım ama çok dert etmedim, zira evde benzer dille yazılmış başka kitaplar ve yanlarında duran bilumum sözlükler olduğu için zorda kaldığımda onlara başvuruyordum. Bir yandan da her kelimeyi kendi başına anlamak için çok uğraştığımı söyleyemem. Hikâye içinde yerini bir şekilde buluyordu çoğu. Dolayısıyla romanın beni bu kadar sıkmış olması Tanpınar’ın dilinden kaynaklanıyor olamaz. Aslında başlarda sevmiştim de sanırım ki okumaya devam ettim. Gerçi merakımdan dolayı ve zevk almasam da yarıda bırakmama inadımdan ötürü devamını getirmiş olabilirim. Ama sonuçta meselenin dil olmadığını net söyleyebilirim. Aynı dönemde çok daha ağırlarına denk geldim çünkü. Başlarda keyifli geldi, çünkü kişisel hayatları deşme merakım her zaman vardı. O nedenle Hayri Bey’in hayatı, aile ve eşraf etrafında olan bitenler bir tür dizi gibi gözümün önünde canlanıyordu kitabı her elime aldığımda. Ne zaman ki devreye Halit Ayarcı girdi, o zaman işler karışmaya başladı. Bir yandan hikâye ilgimi ve merakımı cezbetmekle birlikte, diğer yandan tam olarak ne olduğunu bir türlü anlamlandıramama duygusu peşimi bırakmadı. Yine de inat edip sonunu getirdim ve keyifsiz bir başarı duygusuyla rafa kaldırdım. Kendimi okuduğum şeye karşı öyle yetersiz hissettim ki bir süre sonra kitaptan ve hatta Tanpınar’dan soğudum ve uzun yıllar ikisinin de yüzüne bakmadım. Ta ki bu yıl kitap bana yeniden göz kırpana dek…

Bu kez de beni cezbeden yine merak duygusu oldu. Bu yıl gerçekleşecek Okullar Okulu [A School of Schools] başlıklı 4. İstanbul Tasarım Bienali’nin alt temalarından birisi zaman meselesi üzerine. Ve bienal çalışmaları başladığı günden beri “school of time” ifadesi ne zaman geçse aklıma bu kitap gelmeye başladı. Kitabı okumuş olmama rağmen pek çok detayı hatırlayamamak beni rahatsız etti ve bir kere daha okumaya karar verdim. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü gerçek anlamda okumamın bu ikinci sefer olduğunu söyleyebilirim.

Aradaki fark neydi diye sorarsanız; bunun kitapla değil benimle alakalı bir durum olduğu kuşkusuz. Benimle derken de elbette olayları, insanları ve durumları anlama ve kendimce yorumlama biçimimi kastediyorum. Bu kez romanın anlatımına dahil olan her şeyi önceki okumama nazaran misliyle ciddiye aldığımı söyleyebilirim. Hayri Bey’in kimi zaman kara mizaha kayan haletiruhiyesi ve Halit Ayarcı’nın temsil ettiği pek çok şey bana şu anda içinde bulunduğumuz zaman ve dünya ile ilgili çok şey düşündürdü. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kendisiyse başından beri bir temsil ve gerçeklik arasında gidip geldi benim için. Tıpkı romanda da olduğu gibi… Ne zaman ki sonlara doğru enstitünün mimari bir yapı olarak vücuda gelmesi söz konusu oldu, o zaman benim nazarımda gerçekliği daha da ciddi bir merak konusu hâlini aldı. Halit Ayarcı’nın talimatıyla Hayri Bey tarafından tasarlanmaya ve hatta kibrit kutuları kullanılarak maketi yapılmaya başlandığı andan itibaren binayı gözümde canlandırmaya çalışmak kaçınılmazdı. Zira paragraflar boyunca binanın ve mimarisinin çok detaylı bir anlatımı yer alıyordu.* Kitabın genelinde betimlemenin önemli bir yer tuttuğunu söyleyebilirim. Ruh hâli, fiziksel durum, kılık kıyafet, ortam ve durum anlatımları belirgin bir önem taşıyor. Ancak sona geldiğimiz noktada binanın tasarımıyla ilgili bu oranda detaylı bir betimleme beklemiyordum açıkçası. Bu nedenle de dikkatle okuyup ‘doğru’ şekilde gözümde canlandırmaya çalışmak için aralarda mola vererek kendimi zorladım. Bir noktada “keşke mimari çizim becerim olsaydı da gözümde canlanan enstitüyü çizebilseydim” dediğimi hatırlıyorum. Bundan hemen sonra aklıma gelen düşünce, “acaba bir mimar veya tasarımcı kitaptaki anlatıma göre nasıl bir çizim yapardı?” sorusu oldu.

Beni bu projeye getiren süreç aynen böyle gelişti. Bir anlık merak gibime gelmişti ilk başta ama sonra üzerine düşündüğümde fark ettim ki hikâye uzun zaman öncesine dayanıyormuş.

Benimle bu merakı paylaşan tüm dostlara içten heyecanları ve değerli katkıları için çok teşekkür ederim.

Alper Derinboğaz.
Daha büyük görmek için tıklayınız:
1 
— 2 — 3
Avşar Gürpınar.
Daha büyük görmek için tıklayınız.
Bilge Kalfa.
Daha büyük görmek için tıklayınız:
1 
— 2 — 3 — 4 — 5
Enise Burcu Derinboğaz.
Daha büyük görmek için tıklayınız.
Gamze İşcan.
Daha büyük görmek için tıklayınız:
1
— 2 — 3 — 4
Tuğçe Kodalak ve Gökhan Kodalak.
Daha büyük görmek için tıklayınız.

* “Acaba bir mimar veya tasarımcı kitaptaki anlatıma göre nasıl bir çizim yapardı?” sorusuyla birlikte tasarımcılarla paylaşılan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün sayfaları Dergâh Yayınları tarafından Eylül 2017’de yayımlanan 35. baskıdan tarandılar. Rahat okunabilir bir boyutta görmek için sayfa numaralarına tıklayınız.

Alper Derinboğaz, Avşar Gürpınar, Bahar Turkay, Bilge Kalfa, Enise Burcu Derinboğaz, Gamze İşcan, Gökhan Kodalak, okumak, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, tasarım, Tuğçe Kodalak