Tasarım Bienali Seyir Defteri
İznik, Bozüyük, Eskişehir, Yahşibey
ve Urla

Çıkış noktası bir şeyler anlatmak değil, birlikte üretmek olduğu zaman, konuşmaya başlamadan önce dinleyerek ve anlamaya çalışarak harekete geçmek esastır. 2018’de gerçekleşecek 4. İstanbul Tasarım Bienali’nin küratörlüğünü yapmak üzere birkaç ay aramıza katılan Jan Boelen da böyle başladı işe. Bienal, yerel ve uluslararası bir katılımla İstanbul’da gerçekleşiyor, ancak ‘anlamak’ dediğimiz çabayı biraz derinleştirdiğimizde ortaya İstanbul’un sınırlarını aşan, bazı noktalarda birbiriyle kesişen, iç içe geçen bir coğrafya söz konusu. Biz de tam bu noktada karar verdik hep birlikte yola koyulmaya.

Araştırma gezimizin durakları İznik, Bozüyük, Eskişehir, Yahşibey ve Urla idi. Her bir bölgede tasarım, yaratıcı endüstri ve katılımcı üretim pratiği üzerine mevcut bulunan kurumlar üzerinden kendimize bir rota çizdik. İznik Çini Vakfı, Eczacıbaşı Yapı Gereçleri fabrika ve üretim tesisleri, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Yahşibey Tasarım Atölyesi ve Urla Tasarım Kütüphanesi bu rotanın önemli duraklarındandı.

İlk durak: İznik

İznik epik bir yer. Bursa’nın kuzeydoğusunda yer alan ilçe, Osmanlı İmparatorluğu döneminde sanat, ticaret ve kültür merkezi konumunda olup, ‘ulema yuvası’ olarak adlandırılıyormuş. İznik’i bizim için ilgi çekici yapan ise, Osmanlı’dan bu yana taşıdığı çini geleneği ve bu geleneğin üzerine çağdaş bir katkı koymak üzere kurulan İznik Vakfı ve Çini Seramik Araştırma Merkezi. 1993 yılında kurulan Vakıf, iki yıl sonra 95’te faaliyete geçmiş. Kuruluş hikâyesinin arkasında ise, 1989 yılında gerçekleşen uluslararası bir sergide İznik çinisinin gördüğü ilgi üzerine başlatılan araştırma ve geliştirme çabası var. Vakıf bünyesindeki mekânda araştırma merkezi ile birlikte, çeşitli dönemlerde gerçekleştirilen programların yürütüldüğü atölyeler, tasarım ve üretim tesisleri bir arada bulunuyor. Burada düzenlenen atölyeler arasında, mekânın ruhuna farklı bir renk katan, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Çalgı Yapım Bölümü öğrencileriyle yapılan viyola kampları yer alıyor. Mekândaki tasarım ve üretim süreçlerine dair hikâyeler arasında Zaha Hadid, Ettore Sottsass gibi isimlerin geçmesi mutluluk verici. Ayrıca burada üretilen çiniler, Denizcilik Müzesi gibi İstanbul ve başka kentlerde özellikle kamusal mekânlarda karşımıza çıkıyor. Buradaki üretime dair bir başka mutluluk verici nokta da, üretim ekibinde kadınlar için uygulanan pozitif ayrımcılık. Bunu, “marifetin detaylarda gizli olduğu bu el emeği süreçte, detayların kadınların gözünden kaçmadığına dair sahip oldukları sayısız deneyim” ile açıklıyorlar. Buradan ayrılırken aklımızdaki düşüncelerden biri, İznik Vakfı benzeri, kentin tarihsel mirası üzerine kurulu ve yüzü geleceğe dönük yapıları daha da değerli kılacak unsurun, yaratıcı üretim ve malzemeyle ilgili yaklaşımları kadar, bulundukları bölgeye kazandıracakları değer olduğu gerçeği.

İznik-Eskişehir arasında: Bozüyük

Araştırma gezimizin sonraki durağı, Eskişehir yolundaki Bozüyük. Bilecik’in ilçesi olan Bozüyük, yarattığı ekonomi ile dikkat çeken ilçelerden birisi ve bu ekonomideki en önemli pay, Tasarım Bienali’nin ilk günden beri eş sponsorlarından birisi olan VitrA markasının da dahil olduğu Eczacıbaşı Yapı Gereçleri’nin fabrika ve üretim tesisleri ile birlikte, araştırma-geliştirme çalışmalarının yapıldığı İnovasyon Merkezi’nin burada olması. 1977 yılında Bozüyük’te kurulan tesis; seramik sağlık gereçleri alanında dünyanın tek çatı altında faaliyet gösteren en büyük üretim komplekslerinden biri olma niteliğini taşıyor. Yapı Grubu’nun Bozüyük’teki üretimi 70’lere kadar gidiyor. Şu anda ise tesis, 2.000 kişinin üç vardiya hâlinde çalıştığı bir arı kovanı gibi işliyor. İznik Vakfı’ndaki ziyaretimiz sırasında üretimde çalışan kadınlara ait öğrendiğimiz yaklaşımın verdiği cesaretle, buradaki durumu da merak ediyoruz. Üç yıl önce üretimde hiç kadın çalışanın olmadığı tesiste, şu anda yalnızca üretim bandında çalışan 100’ün üzerinde kadın olması bizi mutlu ediyor.

Üçüncü durak: Eskişehir

Bozüyük’ten sonra, Eskişehir’e doğru yola koyuluyoruz. Keyifli bir yolun ardından vardığımız Eskişehir, yeşil, cıvıl cıvıl ve yaşayan bir kent görüntüsünde. Öğrencileri kente yayılmış görmek heyecan verici. Tasarım Bienali ekibi olarak burada olma nedenimiz Anadolu Üniversitesi Endüstriyel Tasarım Bölümü başkanı ve akademisyenlerle tanışmak. Kampüs de, kent gibi yeşillikler içinde. Bize eşlik eden bölüm başkanı Emre Tüfekçioğlu’ndan aldığımız bilgiye göre, Endüstriyel Tasarım ve Moda Tasarımı bölümleri daha önce meslek yüksek okuluymuş. Mimarlık Bölümü Mühendislik Fakültesi’ne, İç Mimarlık Bölümü ise Sanat Fakültesi’ne bağlıymış. Bu bürokratik yapıya ilişkin, hem yeni kurulan hem de köklü bir geçmişe sahip pek çok üniversitede geçerli olan ekol ve kafa karışıklığı, burada da söz konusuymuş geçmişte. Şimdiyse bölümler, yeni kurulan Mimarlık ve Tasarım Fakültesi’nin altında birleşiyor.

Hocalarla, derslerden, öğrencilerden ve mezun olunca neler yaptıklarından konuştuk. Eskişehir endüstrinin yoğun olduğu bir kent. Diğer yandan, kenti bu kadar canlı hâle getiren bu yoğun öğrenci nüfusunun, okul ile ilişiklerinin kesilmesiyle birlikte, buradan ayrılıp İstanbul ve İzmir merkezli bir kariyer hedefi peşinde koşmaları, kentlerin ve endüstrinin gelişimi hakkında insanı düşündürüyor. Öğrencilerde yaratmak istedikleri heyecanı bizimle paylaşan akademisyenlerden, “tasarım adına yıllardır atılan tohumların yavaş yavaş alınmaya başladığını ama henüz çiçeklerin kokmaya başlamadığını” öğreniyoruz.

Anadolu Üniversitesi’ndeki keyifli turumuzun ardından, yolumuz öğrencilerin inisiyatifiyle birkaç yıldır devam eden Bademlik Tasarım Festivali’ni düzenleyen, Orhangazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğrencileriyle kesişiyor. Festivalde yapmaya alışık oldukları mimarlık yürüyüşünün bir benzerini yaptık birlikte.

Eskişehir, Türkiye’nin 160 yıllık demiryolu tarihinde ilk cer atölyesinin kurulduğu ve ilk yerli buharlı lokomotifin üretildiği yer. Dolayısıyla kenti kısa bir süre için bile olsa arşınlarken gördüğümüz yerler bu tarihin önemli durakları. Kentin geçmişinde, Bağdat-İstanbul tren hattı için kurulan atölye ile fabrika için Amerika ve Almanya’dan gelen mühendislerle birlikte yaşanan dönüşüm önemli bir yer tutuyor. Fabrika alanının 99’daki depremden olumsuz etkilenmesi ve üretimin merkezi olan organize sanayi bölgesinin kentin sınırlarına doğru gitmesiyle, eski fabrika alanı ikinci bir dönüşüme sahne olmuş. Bir zamanlar fabrikada çalışan işçiler için yapılmış olan sosyal konutlarsa maalesef artık yok.

Kentin endüstrileşme adına sahip olduğu değer bir yana, günümüzde yaşayan bir yer olduğunu görmek mutluluk verici. Porsuk Çayı’nın üzerinde sekiz yıl önce yapılmış olan yürüyüş yolu ve etrafında oluşan kamusal alan çok güzel. Bu noktada öğrenciler bize kentte mimari adına olan bitenleri aktarırken, bir süre önce bir yangınla yok olan, uzun yıllar boş kalan ve şimdi bambaşka bir işlev için yeniden yapılan Kılıçoğlu Sineması’ndan bahsettiler, tam da önünden geçerken… Malum, Türkiye’de pek çok kent benzer hikâyelerle dolu ve bu hikâyelerin çoğu mimarlık, kent ve toplumsal hafıza adına mutluluk verici bir şekilde sonlanmıyor. Sinemanın hikâyesini dinleyen küratör Jan Boelen, Belçika’da 16. yüzyıldan kalma yapılardan oluşan bir bölgede evlerin satışa çıkarılmaya başlanmasının ardından mimarlık öğrencilerinin konuyla ilgili harekete geçmesiyle birlikte satışların durdurulduğunu ve şimdilerde bölgedeki evlerin mimarlık okulunun lisansüstü programı kapsamında kullanıldığını anlatıyor, biraz da öğrencilere ilham vermek için belki de. Ancak gerekli olan yalnızca öğrencilerin sahip olması gereken ilham değil, toplumsal bellek ve değerler üzerine daha geniş anlamda kendine yer bulması gereken bir yaklaşım gibi görünüyor. Tam da bunları düşünürken, bir zamanlar kentin Ermeni mahallesi olan bölgesinde yer alan, şu anda sinema ve kültür merkezi olarak kullanılan, eski bir kilise binasına yaptığımız ziyaret aynı mesele için başka bir açı daha sunuyor bize. 1915’te Ermeni nüfusun toprakları terk etmesi sonrasında uzun yıllardır kullanılmayan yapının şu anki işlevinden kentlilerin memnun olduğunu öğreniyoruz.

Bir köy ve yaratıcı atölye deneyimi: Yahşibey

Bir sonraki durağımız Yahşibey. Burası, Emre Senan Tasarım Vakfı’nın yürüttüğü çalışmalar nedeniyle uzun zamandır aklımızda olan bir yer olduğu için biraz merak içindeyiz. İzmir’in Dikili ilçesine bağlı Yahşibey Köyü yaklaşık 200 kişilik nüfusa sahip bir küçük Ege köyü. Alçak bir dağın yamacındaki köyde yaşayanlar çoğunlukla hayvancılık ve zeytincilikle uğraşıyorlar. Köy denize 1 km kadar uzakta. Komşusu Bademli köyü ve Dikili ilçesinin gördüğü ilgi görece daha fazla olsa da, Yahşibey de son 20 yıldır tasarımcıların yakından takip ettiği bir yer. Bu elbette Emre Senan ve Ayşegül İzer tarafından 2006 yılında kurulan Emre Senan Tasarım Vakfı’nın hayata geçirdiği Yahşibey projesi sayesinde. Vakıf burada yapılmaya çalışılanı “evrensel tasarım kültürü birikimine alçakgönüllü bir katkı için girişim” olarak tarif ediyor. Mekanizma basit, ama önemli bir temele sahip. Vakfın anlatımıyla; “Her yaz on beşer günlük çalışma dönemlerinde, Türkiye ve dünyadan tasarım disiplinlerinde eğitim gören on iyi öğrenci köye davet ediliyor. Öğrenciler burada farklı disiplinlerde uzmanlığı olan ustalarla buluşuyor. Yahşibey’de birlikte yaşıyorlar, pişiriyorlar, temizliyorlar, eğleniyorlar ve ustanın tayin ettiği tasarım projesi üstünde çalışıyorlar. Ortak emeklerini her dönem sonunda sunuyorlar ve vakfa teslim ediyorlar. Katkıları bir web sitesine ve kitaba dönüşüyor.”

Hikâye, Senan’ın 20 yıl önce oralardan geçerken bu köye uğramasıyla başlıyor. Atölyelerin gerçekleştiği Proje Evi ise, işlevini yerine getiren bir fiziksel yapı olmanın çok ötesinde bir karaktere sahip, dolayısıyla tasarım çalışmaların mekânı değil, öznesi. Yapının mimarı Nevzat Sayın. İki katlı yapı çalışma atölyesinden, mutfağı da içeren yemek salonundan, bunların yer aldığı katın açıldığı bahçe ve havuzdan oluşuyor. İkinci katta ise proje lideri ve öğrencilerin yatmaları için ayrılmış iki geniş salon, banyo tuvalet ve depolama alanlarıyla bir iç avlu yer alıyor. Yapı, köyün dokusu ve yerel mimarinin ana elemanı olan taşla çevrili. Mimar Navzat Sayın’ın Proje Evi ile birlikte köyde tasarladığı birkaç yapı daha mevcut. Köydeki yapıların restorasyonu ve yeni yapılar nedeniyle iki kez Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne aday gösterilmiş. Mimari yaklaşımı kendi anlatımıyla; “dışarıdan bakıldığında köyün diğer evleri arasında kaybolması” ilkesine dayanıyor. Bu anlamda bu evler köyle beraber yaşıyor. Burada yaratılmış olan şey, bir tarafıyla tanıdık, bir tarafıyla yabancı bir yer olması noktası. Sayın bunu “yuva olmadan ev olma hâli” olarak tarif ediyor. Evin atölye katılımcıları ve gelen ziyaretçiler için geçerli, kimi zaman kolay olmayan ama ortak kullanım esaslı kuralları, özel alan yanılsaması ve yoksunluğu üzerine kurulu ve tam da tarif edilen amaca hizmet eden bir atmosfer yaratıyor.

Gittiğimiz gün, ikinci Yahşibey kitabına ait içerik ve tasarım çalışmalarının tamamlandığı hummalı bir çalışma söz konusu idi. Günümüzü orada geçirip, hem bu çalışmaları izlemiş olduk hem de Bienal ile ilgili çeşitli noktalarda ilham aldık.

Emre Senan, yaz aylarının ve o bölgenin en güzel saatlerinde, günbatımına dakikalar kala, dağın yamacına ve köyün taştan zeminine yansıyan kızıllık eşliğinde bizi köyde ufak bir geziye çıkarıyor. Bu gezinti sırasında heykeltıraş Bihrat Mavitan’ın atölyesine uğruyoruz… Gezi sırasında Senan buradaki 20 yıllık deneyiminden, köydeki çeşitli sosyal etkinliklerin yapıldığı yeni ortak mekân yapılmadan önce sokakta gerçekleşen düğünlerden, yemeklerden bahsediyor. Taş sokaklarında yürürken, köy kokusunu içimize çekerek, içinde bulunduğumuz dünyadan çok uzak bir noktadaymışçasına yalnızca kendi ayak seslerimizi duyduğumuz o anları, günbatımının ve taşlara yansıttığı renklerin etkisiyle, ‘şiirsel’ olarak tarif etmek çok garip gelmiyor.

Uzun bir masada, atölye ekibiyle yediğimiz keyifli akşam yemeği ve sunumların ardından, günün sonunda anlıyoruz ki, geride kalan 20 yıl içinde burada güzel hikâyeler birikmiş. Görmek ve kısa da olsa bir anına tanıklık etmiş olmak, bizi mutlu ediyor.

Yeni bir çekim merkezi: Urla

Araştırma gezimizin son durağı olan Urla, son yıllarda ülkenin batı tarafındaki çekim merkezlerinden birisi hâline geldi. Öncesinde de buranın kendine özgü bir kültürü ve yaşantısı olduğu şüphesiz. Ancak bu ilgiyle ve son yıllarda buraya eklenen yeni oluşumlarla birlikte Urla yeni bir yüz kazanmış gibi görünüyor. Bizim gezimizin uğrak yerlerinden biri olmasının nedeni ise, son beş yıldır düzenli olarak gerçekleşen ve kendisini Türkiye’nin ilk açık hava inovasyon kampı olarak tanımlayan Hack’n Break etkinliği ile Prof. Tevfik Balcıoğlu tarafından kurulan Urla Tasarım Kütüphanesi… İlk olarak kütüphaneye uğruyoruz. Balcıoğlu, mekânı 2005 yılında satın almış. Restorasyon çalışmaları henüz tamamlanan yapı, 16. yüzyıldan kalma bir Osmanlı sübyan mektebi. Balcıoğlu ise burayı, halka ve özellikle öğrencilerin kullanımına açık bir özel tasarım kütüphanesi işlevi kazandırmak üzere dönüştürmüş. Kütüphanede Balcıoğlu’nun kişisel kitap ve yayın arşiviyle birlikte, yakın dostu, artık aramızda olmayan Dr. Faruk Tabak’a ait eserler yer alıyor. Tevfik Hoca’nın, Amerika’da Baudelaire üzerine yaptığı araştırmayla önemli bir saygınlık kazandığını ilettiği Dr. Tabak anısına, üzeri kubbeyle örtülü okuma odasının adı “Faruk Tabak Reading Room” adını taşıyor ve mekân ölümünün 10. yılında, Şubat 2018’te özel bir etkinlikler dizisiyle halka açılacak. Balcıoğlu kütüphaneyi bize gezdirirken, Urla’nın yaratıcı üretim ve tasarım pratiği üzerinden son yıllarda hız kazanan gelişiminin, bu tip girişimlerle kültürel olarak da anlam kazanacağını düşündüğünü paylaşıyor.

Kütüphane gezisinin ardından Urla’nın sokaklarında hızlı bir tur attıktan sonra, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü ve Teknopark İzmir ev sahipliğinde gerçekleşen Hack’n Break etkinliğine doğru yola çıkıyoruz. Aslında bizim orada olduğumuz tarih, etkinliğin en yoğun atölye ve sunumlarının gerçekleştiği programın sonrasına denk geliyor. Yine de etkinliğin hikâyesini, yaratıcılarından dinleme şansı buluyoruz. Etkinliğin DNA’sını oluşturan temeller, sosyal mobilizasyondan ve amatör fakat yapının sürdürülebilirliğinden güç alan çalışmalardan oluşuyor. Öğrenci ve akademisyenlerden, girişimci ekiplerden, yaratıcı endüstrinin ve kolektif üretimin çeşitli alanlarından gelen karışık topluluklardan oluşan ve büyük bir kalabalığın katılımıyla gerçekleşen organizasyonun etkisini ölçümlemek çok kolay değil. Ancak, hem ulaşım hem yaklaşım anlamında, merkezi bir otoritenin uzağında yapılıyor olması etkinliğin sürdürülebilirliği açısından zorlayıcı ama aynı zamanda kilit bir tercih olarak göze çarpıyor. Hack’n Break, çoğumuzun etkinliklerde alışık olduğumuz tanımlı çerçeveden uzak olduğu için daha ‘anında’ bir üretime ve paylaşıma hazır bir format sunuyor. Bu anlamda da doğaçlama becerisi olmayan, anda yaşamayanların burada barınması zor görünüyor.

Urla’da son bulan araştırma seyahatimizin dönüş güzergâhında Nif Bağları’nda ağırlanıyoruz. Gaye Özcan bize aile işi olarak başlayan hikâyesini, işin endüstrileşmesiyle birlikte gelişen, diğer yandan temelinde aynı kalan değerlerine vurgu yaparak anlatıyor. Şarap bağlarında ve üretim tesislerinde gezerken, bir yandan da seyahatimizi düşünme imkânı buluyoruz. Fabrika, atölye, üniversite ve üretim alanlarını kapsayan ve öğrenci, akademisyen ve profesyonellerin farklı noktalarında eşlik ettiği seyahatimiz sırasında, tasarım ve üretimi farklı boyutlarda görme ve değerlendirme şansımız olduğu kuşkusuz. Ortaya konan çabalar çok değerli ve her biri hayata geçmek, gelişmek, etki alanını genişletmek ve daha anlamlı hâle gelebilmek için ortak üretim ve katılımcı çalışma pratiklerinin ne kadar elzem olduğunun birer örneği. Farklı noktalarda yapılan işlerin bir bütünün parçaları olarak aynı yöne doğru yol almaları her zaman şart değil. Hatta genellikle farklı bir konumda olmaları, ortaya çıkan işlerin çeşitliliği adına bir zenginlik de yaratıyor. Ancak mesele bir şekilde kesişme noktaları yaratarak, farklı noktalardaki güncel tartışma zeminleri için zihinsel ve kültürel bir zenginlik ortaya çıkarmak. İstanbul Tasarım Bienali olarak bu denklemdeki yerimizi bir kez daha düşünürken ve 2018’de söyleyeceğimiz sözle, soracağımız sorularla bunu nasıl daha da belirginleştireceğimize dair tartışırken, seyahatimizin sonunda Nif Bağları’nda bulunuşumuz, her türlü üretimin öncelikle tutkudan ve emekten geçtiğine dair önemli bir mesaj sunarak zihnimize yerleşiyor.

{fotoğraflar: Bahar Turkay}

Bahar Turkay, Eskişehir, İznik Vakfı, Tasarım Bienali Seyir Defteri, Yahşibey