Siborg ve
Yumuşak Makine
Mimarlığı
20. Yüzyılın Makine-Mekân
ve Rahim-Mekân Kurgularına
Feminist Bir Alternatif

Çalışan, eğlenen ve ayaklananlara neden olan büyük insan kitlelerini yüceltmek istiyoruz; çağdaş başkentlerdeki renkli ve çok sesli devrimci akımları yüceltmek istiyoruz; göz kamaştıran elektrikli aylar tarafından aydınlatılan silah depolarını ve tersanelerini, dumanlı yılanlara benzer trenleri yutan istasyonları; göğe yükselen dumanlarıyla bulutlara asılı duran fabrikaları, dev jimnastik aletleri gibi nehirlerin iki yakasını birleştiren ve güneş ışığında bıçak gibi parlayan köprüleri, göğü inleten ve serüvenler pesinde koşan vapurları, raylarda, borularla çevrelenmiş dev çelik beygirler gibi koşmakta olan geniş göğüslü lokomotifleri ve rüzgârda bir bayrak gibi sallanan ve coşkulu bir topluluğun alkışını andıran pervanesiyle göklerde kayarcasına uçan uçakları yüceltmek istiyoruz. 
—Filippo Tommaso Marinetti, “Fütürist Manifesto

Marinetti’nin “Fütürist Manifesto”da hayranlıkla tasvir ettiği makine ütopyalarında kendime dair bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorum; bir tür bağ kuramama. Soğuk metalin tıkır tıkır işleyen dünyasında büyüleyici ancak bana mesafeli bir şeyler var. Mimarlık tarihinin kolaylıkla sahiplendiği, benim ise benimsemekte sorun yaşadığım bir duygu, bir atmosfer. Bu soğuk, sert —tabii bunun yanında dinamik, hızlı ve rasyonel— düşle kimsenin tam olarak bağ kuramayacağını düşünüyorum. İşte yine de karşımda ızgara planlı şehirler, üretim bantları, gökdelenler ve otoyolları buluyorum; neredeyse artık insanın makinenin bir uzantısına dönüştüğü ütopya/distopyalar… Bu şehirlerin altında, yanında, ötesinde-berisinde ve içinde bu kadar sert olmayan başka şeylerin vızıldadığını da biliyorum. Elektrik kabloları, radyo dalgaları, elektromanyetik dalgalar, bütün sert sistemleri işleten kodlar (belki yumuşak kasa olarak da çevrilebilecek software); bir ışık, dalga ve sinyal gürültüsü, bir yumuşak nexus.

En yüksek teknolojilerle tasarlanmış cyberpunk kurgular, ‘siborg’1 mitosuyla sanayi düşünden biraz ayrılıyor. Bu yüksek teknolojik dünya, organik unsurlarla daha iç içe: Siborglar plasenta benzeri keselerde büyüyor, makine insan melezi bedenleri organik sıvılarda muhafaza ediliyor ve tıpkı bir insan gibi doğuyorlar. Bütün bu soğuk, steril ve sert gökdelenlerin ve çürümeye başlamış, hurdalığa dönüşmüş punk sokakların ortasında tüm tezatıyla yumuşak, ıslak ve sıcak bir şeyler kıvranıyor. Metal yığınları yumuşamaya başlıyor, insan teni metalle temas ediyor. Tanrılar ve tanrıçalar siborglara evriliyor.

Bir mimarın makine mimarlıklar hayal etmesi, mekânın insanın işlettiği bir makine gibi ele alınması geçen yüzyılın başından bugüne hâlâ işlenen konular. Mimarlık makinenin büyüsüne kapılıyor, makine bize daha hızlı ve daha olanaklı bir dünyanın hayalini kurduruyor. Marinetti’nin fütürist manifestosu, Le Corbusier’nin içinde yaşanan makineleri, Moholy-Nagy’nin konstrüktivist, dinamik kent hayalleri, Archigram’ın makine ütopyaları, Lebbeus Woods ve Bryan Cantley’nin ‘tekno-morfik’ mimarlıkları ve Daniel Libeskind’in okuma, yazma ve hafıza makineleri… Bütün bu örnekleri karşıma koyduğumda neden bu dünyayla tam olarak bağ kuramadığımı fark ediyorum; makine mimarlık geleneğinde kadın ve kadın bedeni yer almıyor yahut problemli şekillerde yer alıyor. Kadın figürü erkek tarafından tanımlanıyor. Le Corbusier’nin konut tanımı bize fikir verebilir:

Sekiz saatlik iş günü. Fabrikada sekiz saatten üç vardiya! İşçiler takımlar hâlinde vardiyalara ayrılır. Akşamın onunda işe başlayan sabahın altısında bitirir; bir diğerinin işi akşamüzeri ikide sona erer. Yasa koyucu işgününü sekiz saate göre ayarlarken bunu sonucuyla ilgili ne düşünmüştür? Sabahın altısından akşamın onuna, akşamüzeri saat ikiden ertesi sabah altıya kadar serbest kalan işçi ne yapacaktır? […] Işıltılı ve aydınlık modern çağ önlerindedir… Fakat engelin öte tarafında, uzaktadır! Kendilerine işlerinin niteliğiyle orantılı olmayan bir ücret ödenen bu kişiler geçici bir hoşnutlukla evlerine girdiklerinde, eski salyangozun pis kabuğuyla karşılaşırlar ve bir aile kurmayı düşleyemezler bile. Eğer aile kurarlarsa, yavaş yavaş bilinen acı günlere doğru ilerlerler. Bu insanlar da, içinde insanca yaşanacak makineler talep ederler.2

“Le Modulor”, Le Corbusier, 1945,
kaynak: Fondation Le Corbusier

Corbusier’nin bahsettiği çürümüş konut aslında çoğunlukla kadının zaman geçirdiği, kendi nesneleri ve düzeniyle şekillendirdiği dişil bir mekân. Ona göre konutun tamamen erkek işçinin yaşam döngüsüne göre tasarlanması gerekiyor; konut erkek işçinin barındığı bir makine. Renksiz, sert ve steril… Tabii ki bu dünyada bir erkeğin yumuşak yahut renkli olma gibi bir lüksü yok; Corbusier’nin modulor’u gibi 1,80 boylarında, kaslı ve beyaz olmalı. Renk, modernizmde kadınlıkla, eşcinsellikle yahut Doğu’nun avamıyla ilgili bir unsur.3

Aynı dönemde İtalyan fütüristleri de benzer mimarlıklar hayal ediyor; onlar da makinenin, sanayinin ve metalin büyüsüne kapılmışlar. Fütürist manifesto okura kavgacı, kışkırtıcı ve agresif bir düş sunuyor ve Marinetti bunu yaparken doğrudan şöyle ifadeler kullanıyor:

Müzeleri, kütüphaneleri, her tür akademileri yıkacağız, ahlakçılıkla, feminizmle, her çeşit fırsatçı ya da faydacı ödleklikle savaşacağız. […] Savaşı —dünyanın tek hijyenini,— militarizmi, vatanseverliği, özgürlük getirenlerin yıkıcı hareketlerini, ölmeye değer güzel fikirleri ve kadınların hor görülmesini yücelteceğiz.4

Kadının sanayi devrimi sonrası makine mimarlık kurgularında yer almadığını söyleyebiliriz. Bu mimarlık geleneğini sürdüren mimarlar da makine-mekânda kadını tartışmadıkları sürece aynı toplumsal cinsiyet ilişkilerini sembolik olarak tekrar üretiyor: Erkek sert, kadın yumuşak.

Exposition internationale du surréalisme, 1960, fotoğraf: Henri Glaeser,
kaynak: Andre Breton arşivi

Sürrealistler modernist mimarlığı aslında tam olarak buradan eleştiriyor; steril, sert, soğuk… Benim bağ kuramamam gibi, onlar da bu mimarlıkla duygusal insanın bağ kuramayacağını söylüyorlar.5 Freud yükselişte, bilinçaltı kavramı sanatçıları derinden etkisine almış. Tristan Tzara, Roberto Matta ve Salvador Dalí gibi sürrealistler Freudyen (ana) rahim-mekânlara övgüler sıralıyor; André Breton ve Marcel Duchamp rahim ve anne kucağı gibi mekânlar tasarlıyorlar: Karanlık koridorlar, insanı sarmalayan oval odalar, loş salonlar, kadife kaplı yumuşak odalar… Kadın bedeninin mekâna doğrudan, tüm yumuşaklığı ve sıcaklığıyla dramatik bir giriş yaptığını görüyoruz; ancak kadın sadece annelik, döllenebilme, doğurganlık sıfatlarıyla tartışılıyor. Erkeğin sert, kadının yumuşak ve anne olduğu kodu yeniden üretiliyor.

“Dirty Geometries &
Mechanical Imperfections”,
Bryan Cantley, 2014,
kaynak: nexttoparchitects
“Architectural Geomagnetic
Flying Machines”,
Lebbeus Woods, 1989,
kaynak:
Widewalls

Bu geleneğin mirasını iki koldan seyretmek mümkün: Bir tarafta Archigram’ın makine ütopyaları, Lebbeus Woods ve Bryan Cantley’nin teknomorfik makine mimarlıkları ve Daniel Libeskind’in okuma, yazma ve hafıza makineleri; diğer tarafta Friedrich Kiesler’in rahim ve kozmosla özdeşleştirdiği mekânlar. Erkeğin arzularının tekrar tekrar üretimini seyrediyoruz.

“A Walking City”, Archigram, 1964,
kaynak: The Archigram Archival Project ve “Endless House”, Friedrich Kiesler,
1947–1960, kaynak: ArchDaily
“Three Lessons in Architecture:
The Machines”, Daniel Libeskind, 1985, kaynak: Studio Libeskind

1960’larda Archigram’ın ve Ant Farm’ın şişirilebilir mekânları tartışmaya başladığını görüyoruz. Barbarella’nın, 2001: A Space Odyssey’in yayımlandığı, bilimkurgunun mimari düşleri beslediği seneler. İki grup da daha organik, esnek, şekil değiştirebilen yumuşak kasa (software) fikrini araştırmaya başlıyor, ‘sert kasa’nın artık miadını dolduruyor olabileceğini düşünüyorlar. Archigram’ın sekizinci sayısında doğrudan software ve hardware terimleri kullanılıyor.6 Bu çok heyecanlı metin ve projelerde yumuşak olan artık kadınla ilişkilendirilmeden, doğrudan mekanik potansiyelleriyle ele alınmaya başlanıyor, ancak Archigram’ın yumuşak mekân ve kadın arasında kurduğu ilişki hâlâ çok sağlıklı değil. Aynı yayında “Özgürleşme” isimli ufak bir metinde koca puntolarla “Kadınlara Özgürlük” sloganına rastlıyoruz. Metin önce mekânın insanın özgürleşmesine nasıl katkıda bulunabileceğini sorgulayarak makine ve insan birlikteliğinin özgürleştirici olabileceğini savunuyor; ardından mekânın kullanıcıya ne konuda özgürlük sunabileceğini listeliyor. Seçme gücü, gardırop özgürlüğü, mekânı şekillendirebilme, bireysellik gibi kavramlar alt alta sıralanmış. “Kadınlara Özgürlük” sloganı, aynı dönemin aktif ikinci dalga feminizmiyle örtüşse de Archigram sloganın altını çok da dolduramıyor.

“Emancipation”,
Archigram Magazine Issue No. 8, 1968,
kaynak: The Archigram Archival Project

60’lar, yumuşak makine ve siborg kavramlarının da yeni ortaya atıldığı zamanlar. İnsan makine melezliği, organik ve inorganiğin birlikteliği, ten ve metalin teması ilk defa tartışılmaya başlanıyor. Siborg, hem olası durumundan hem de işaret ettiği insan sonrası dünyanın korkutuculuğundan olsa gerek kısa sürede kendi mitolojisini yaratıyor; bilimkurgu edebiyatı ve sinemayı besliyor. Makine insan birlikteliğine dair tartışmalar sürerken, makineler de bir taraftan yumuşuyor. Yumuşak robotik, biyonik mühendislik, yumuşak polimerler, kimya ve yazılım daha yumuşak makineler tasarlayabilme olanağını bize veriyor.7

“Hylozoic Ground”, Philip Beesley, 2010, videodan ekran görüntüleri
“Oasis-8 – Compliance House”,
Michael Wihart, 2015,
kaynak: Michael Wihart
“Robe”, Michael Wihart, 2013,
kaynak: Michael Wihart

Yumuşak makine ve siborg, şimdiye kadar tasarlanagelmiş makine mimarlık dünyalarından bambaşka hayaller kurdurmaya başlıyor. Donna Haraway’e göre siborg, militarizmin ve ataerkil kapitalizmin gayrimeşru çocuğu.8 İşte tam da bu yüzden siborgun babalarının yanında hiçbir yeri yok, kökenlerine bağlı değil. Haraway’in siborgu cinsiyetsiz, kadın ve erkekten çok daha fazla potansiyele sahip bir varlık, bir öteki. Aynı şekilde yumuşak makinenin de militarizmin ve ataerkil kapitalizmin gayrimeşru çocuğu olduğunu söylemek yanlış olmaz; Corbusier’nin, Archigram’ın, Libeskind’in makine mimarlıklarının aslında tam da bu fikirlerden, sanayiden, sermayeden ve erkek egemen kültürden beslendiklerini görebiliyoruz. Yumuşak makinenin tartışılmasıyla, toplumsal cinsiyet rolleriyle ilişkilendirilen zıt sıfatların yan yana gelmeye başladığını ve bize yeni olasılıklar sunduğunu görmeye başlıyoruz. Esnek, şekil değiştirebilen, basınç altında deforme olan, fiziksel adaptasyona sahip, pasif sistemler… Bir grup çağdaş mimar, bu yeni dinamiklerin potansiyellerini araştırıyor: Omar Khan’ın çevreye duyarlı kolonları “Open Columns” (2007), Philip Beesley’nin “Hylozoic Ground” (2010) projesi, Michael Wihart’ın tasarladığı pnömorfikler ve yumuşak makineler…

“Open Columns”, Omar Khan, 2007,
kaynak: CAST

Wihart’ın Architecture of Soft Machines adlı doktora tezi hayli ilginç. Yumuşak makinelerin tarihçesini anlatırken yine eril makine mimarlıkların bir mirası olarak bahsetse de9 ben aynı Haraway’in siborgu gibi, yumuşak makinenin atalarına karşı vefasız bir evlat olacağına inanıyorum. Bu bağlamda siborgun ve yumuşak makinelerin yirminci yüzyılın eril makine-mekân geleneğini tekrar düşünmek ve dönüştürmek için potansiyeli yüksek araçlar olabileceğine inanıyorum. Hem cinsiyetsiz hem cinsiyetle bağdaştırılabilecek mekânlardan aynı anda konuşabilmek istiyorum. Kadınların yumuşak ve sıcak olabileceklerini, aynı zamanda sert ve soğuk da olabileceklerini mimarlıkta konuşmak istiyorum. Maskulen ve feminen tanımlarının sonsuz çeşitli olduğunu çağdaş mimarlığın benimsemesini ve mekâna dair eril geleneklerin tekrar gözden geçirilmesini istiyorum. Bu bağlamda yeni mimari tasarılarının, yeni mimarlık düşlerinin, makine-mimarlıkların, rahim-mimarlıkların düalist anlayışının ötesinde, kabul görmüş toplumsal cinsiyet rolleriyle sınırlı kalmayan mimarlıklar inşa edebileceğine inanıyorum.

1. Siber ve organizma kelimelerinin birleşmesiyle oluşan ‘siborg’, literatürde cyborg kelimesinin yerine kullanılıyor.

2. Le Corbusier. (1999). “Mimarlık veya Devrim”. Bir Mimarlığa Doğru. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

3. Batchelor, D. (2000). Chromophobia. London: Reaktion Books.

4. Marinetti, F.T. (2008). Fütürist Manifestolar Kitabı. İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları.

5. Altınyıldız Artun, N. (2014). Sürrealizm/Mimarlık. İstanbul: İletişim Yayınları.

6. Archigram Magazine, Issue No. 8, 1968.

7. Wihart, M. (2015). Architecture of Soft Machines (doktora tezi). The Bartlett School of Architecture, University College London.

8. Haraway, D. (2006). Siborg Manifestosu. Agora Kitaplığı.

9. Wihart, M. (2015). Architecture of Soft Machines (doktora tezi). The Bartlett School of Architecture, University College London.

Fezarenç Varan, makine, mimarlık, mimarlık tarihi, toplumsal cinsiyet