Kostas Axelos’un mezarı,
kaynak: Wikimedia Commons (CC BY-SA 3.0)
Kostas Axelos’un Felsefesine
Kısa Bir Giriş

“Marx, Nietzsche ve Heidegger terimin tüm anlamlarıyla felsefenin aşılmasına katkıda bulunur; bütün dünyanın varoluşunun açıklığını ve anlamını kavramaya yönelen, sabit ve katı düşünceleri geçersiz kılmayı göze alan, düşünme, kavram ve bilinç evresinde oyalanmayıp dünyanın oyununa katılan bir düşünceye.”1

Öncelikle belirtmeliyim: Ben bir felsefeci değilim, Axelos uzmanı ise hiç değilim. Bu metni kaleme alma amacım kelimenin her anlamıyla “sahipsiz” bırakıldığını düşündüğüm bir filozofu, Kostas Axelos’u tanıtmak, bunu yaparken de onu okumaktaki gecikmişliğin bir eksiklikten değil tersine bir gereklilikten ileri geldiğini göstermektir.

Yakın dostu Gilles Deleuze, patafizik üzerine yazdığı kısa bir denemede ondan şu sözlerle ve övgüyle bahseder: “Dahası, bir Yunanlının gücü ve ilhamı var onda, incelikli ya da bilge. Hocalarını metafizikle köprüleri yeterince atmamış olmakla, hem gerçek hem imgesel bir tekniğin güçlerini yeterince tasarlamamakla, reddettikleri perspektiflerin hâlâ esiri olmakla eleştiriyor.”2 Deleuze’e göre Alfred Jarry patafiziği yaratarak fenomenolojiye giden yolu açmıştı. Axelos ise bunun kurgu-felsefede –dilersek “patafelsefe” de diyebiliriz– erken ve özgün bir izdüşümüydü.

Axelos’u ilk defa okuyacak olan dikkatli okur iki şeyi hemen fark edecektir. İlki, onun, Fransızların dünyaya bir kuşak hâlinde başarıyla ihraç ettiği felsefeciler arasında öncü bir figür olduğudur. Kişisel temasları ve entelektüel alışverişleri sayesinde Deleuze üzerinde doğrudan, gerçekleştirdiği incelikli çeviriler aracılığıyla da Jacques Derrida üzerinde dolaylı ama kalıcı bir etki bırakmıştır. İkinci dikkat çekici nokta ise eserlerinin Türkçeye nadiren, İngilizceye ise hayli geç kazandırılmış olmasıdır. Bu durum onu “sahipsiz” diye nitelendirmemizin ne kadar da yerinde olduğuna dair güçlü bir kanıt.

Felsefi serüvenini Herakleitos, Karl Marx, Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger dörtlüsünün çizdiği geniş düşünce coğrafyasında gerçekleştiren Axelos, neden ne Batılı entelektüeller ne de Marksistler tarafından tam anlamıyla benimsenmemiştir? Bu sorunun birkaç yanıtı var. Öncelikle Axelos, Marx’ı yalnızca kapitalizmin ekonomik mantığını çözümleyen bir kuramcı olarak görmekle yetinmez. Onu, tekniği (yani varoluşun dokusuna işleyen teknoloji dediği şeyi) anlamlandırmanın bir imkânı olarak Heidegger’le diyalog hâlinde ele alır. Böylece Marx’ı Heidegger’le birlikte düşünerek aslında hem onu hem de geleneksel felsefeyi aşmayı hedefler. 1950’lerin Avrupa’sında hem Friedrich Engels’in doğa diyalektiğini hem de Joseph Stalin’in kaba pozitivist tarih görüşlerini sert bir dille reddetmesi onun Marksistler arasındaki popülerliğinin önündeki engellerden biri olabilir. Peki ya Fransız entelijansiyasının tavrı?

Savaş sonrası Fransa’sında dogmatik Marksizmin ötesine geçen ve yeni bir düşünce alanı yaratmayı amaçlayan “açık Marksizm” adı verilen ekol fazlasıyla etkiliydi. Bu süreçte Fransızcaya kazandırdığı Heidegger çalışmalarıyla da adını duyurmuş, ünlenmişti Axelos. Ta ki 1972’de, dostu Deleuze ve onun yol arkadaşı Félix Guattari’nin eseri Anti-Ödipus’a karşı bir sayfalık sert bir eleştiri kaleme alana dek. Görünüşe göre Axelos ikilinin psikanaliz eleştirilerini fazlasıyla abartılı bulmuş ve onlara yedi farklı soru yöneltmişti. Bu sorulardan sonuncusunda şu provokatif ifadeler yer alıyordu: “Şerefli Fransız profesör, iyi eş, iki güzel çocuk babası, sadık dost […] öğrencilerinin ve çocuklarının gerçek hayatlarında senin mi yoksa örnek gösterdiğin Antonin Artaud’nun mu yolunu izlemesini isterdin?” Bu metnin yayımlanmasının ardından Deleuze, Axelos’la dostluğunu kalıcı olarak bitirdi. İzleyen yıllarda iki eski arkadaşın popülerlik çizgileri neredeyse birbirinin tam zıddı yönlerde seyredecekti. Axelos içinde yer aldığı Fransız entelektüel çevresinde de yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuş, felsefenin kıyılarında dolaşmaya mahkûm edilmişti.

Axelos’un sahipsizliği yalnızca kurum dışı bir biyografik not olarak değil düşüncesinin ritmi olarak da açıklanmaya değer. Onu herhangi bir “sistem”e kapatma çabası onun tanımladığı hâliyle “oyunun açıklığı”nı daraltmaktan başka bir işe yaramayacaktır. O okulların değil sınır geçişlerinin filozofudur. Düşüncesi yerleşmekten çok kıvrılarak dolaşmayı sever. Patafizik onda bir eklem işlevi görür: Neşeyle ve neşesiz, kederle ve kedersiz ama asla kayıtsız olmayan bir eklem. Marx ve Heidegger burada mahkûm edilmiş otoriteler değil sökülüp yeniden bağlanacak iki kuvvet hattıdır; şiir ile makine, mit ile tasarım, politika ile teknik arasında paslaşmayı mümkün kılan birer arayüzdür. Axelos’un çağrısı “yeni ifade biçimleri” ve “gerçek fantastik makineler” icat etmeye dairdir; düşünceyi temsilin paslı aynasından çıkarıp çalışır vaziyetteki devrelere, icat edilmiş eşiklere, beklenmedik karşılaşmalara bağlamayı amaçlar. Oyun ile gezginliğin eşliğinde, dünyanın dışından değil onunla düşünmeyi öğretir. Bu öğretinin tonu bir davet kadar bir talimdir. Düşünce artık bir hüküm cümlesi değil her defasında yeniden kurulan bir devre mimarisidir.

Peki, merkezi bir kavram olarak oyun nedir? Hikâye Herakleitos’un elli ikinci fragmanıyla başlar. “Aion dama oynayan bir çocuktur; krallık çocuğundur” diyen pre-Sokratik Herakleitos, evrenin bütününün belirli bir amaca, hedefe doğru ilerleyen ciddi ve rasyonel bir süreç olmadığını, aksine kendi kurallarını koyan, amacı kendi içinde olan, ne iyi ne de kötü, sadece var olan, kendini sürekli kurup bozan masum ve acımasız bir çocuğun oyununa benzediğini söyler. İki bin küsur yıl sonra Nietzsche Tanrı’nın ölümünü ilan ettiğinde Axelos için bu bir tamamlama eylemidir. Herakleitos ve Nietzsche, oluş hâlindeki varlığı “oyun tahtası”na yerleştirmeye cüret eden sayılı düşünürden olmuş olur. Çocuk neden oyun oynar? Heidegger’in yorumuyla “Çocuk sırf oynadığı için oynar”: Oyunun kendisi herhangi bir nedenin ötesindedir. Tıpkı sebepsiz açan bir gül misali “oyun” ve “dünya” da öyledir. Onlar nedensiz bir şekilde vardır. İşte Axelos dünyaya dair kavrayışını, bu içkin oyun fikrini felsefesinin yapı taşlarına bir tohum gibi eker ve Herakleitos’tan Nietzsche ve Heidegger’e uzanan bir çizgide düşünürlerle diyaloğa girer. Dünyamız dışarıdan bir anlam beklemeyen, kendi kendini kuran, bozup yeniden kuran bir oyundur. Bu “dünya oyunu” hem parça parça dağılır hem de tuhaf bir bütünlük duygusu taşır. Kimi yerde başıboştur, kimi yerde ise aşırı düzenlidir ama her yerde bir oluşun içindedir. İnsan varoluşu bu akışta önceden tayin edilmiş bir rol değil açık uçlu güçlerin temasından doğan bir hamledir. Oyun insanın dünyaya dayattığı bir düzen değil dünyanın kendi açılımının, ritmini bizzat kendisi koyan içkin deviniminin adıdır. Gerçekliği kavramak da sabit şemalar kurmaya çabalamaktan çok bu akışkanlığın ve öngörülemezliğin terazisine kendini bırakmayı gerektirir.3

Marx burada devreye girer: Axelos’un Marx’ı tekniğin düşünürüdür. Nihayetinde bir praksis felsefecisidir. Felsefeyi aşmayı, onu soyut düşünceden somut pratik eyleme geçirmeyi hedefler; yani “dünyayı yorumlamak yerine değiştirmeye” odaklanır. Hegelci diyalektiği materyalist ve pratik bir şekilde “ayakları üstüne oturtarak” dönüştürmek ister. Ancak Axelos, Marx’ın yine de öznellik çağının bir parçası olduğunu ve insanı “rasyonel hayvan” olarak gördüğünü, insan doğasını doğacı, hümanist ve sosyalist bir çerçevede ele aldığını da vurgular. Tüm bu tezlerini kanıtlamak için Alienation, Praxis, and Technē in the Thought of Karl Marx (1961) adlı kitabını kaleme alır. Bu çalışması Marx’ın özellikle gençlik dönemi metinlerindeki insani özgürleşme vizyonundan yola çıkar. Marksizmin krizinden bahsederken “Ne yapmalı?” sorusunu aceleci bir kurtuluş formülüne indirgemez. Fazla teori üretmenin telaşını da her duruma uyacağı sanılan dogmatik reçeteleri de boşa düşürür. Ona göre mücadele naif bir ahlakçılıkla yürütülemez. Hile, blöf, stratejik geri çekiliş oyunun parçasıdır. Devrimci praksis bizi kuran sistemi “sürdürerek ve devrimcileştirerek” onu içeriden bozmayı bilmektir. Bu praksis sendikal ya da gündelik direniş biçimlerinin içinden geçer ama onları sistemi kendi çelişkilerine kadar götürecek bir bilince de bağlar. Bunu ise en yoğun ve aynı zamanda en rahat biçimde yapar: Rahatlık ya da kayıtsızlık değil de kuralları, riskleri, yenilgiyi ve uzun oyunu göğüslemeyi bilen bir serinkanlılık. Sol ivmeci düşüncenin en erken tezahürlerini ilerici bir bakış açısıyla Axelos’ta görmek mümkün.

Yarının düşüncesinin cilt cilt sistem kitapları olmaktan çok disiplinler arası kıvılcımlar ve metin-eylem sarmalları olarak var olacağını bilen Axelos bu düşünceyi beş büyük düğümde kavrar: düşüncenin sibernetikleşmesi, atom gücünün evcilleştirilmesi, yapay yaşamın tasarlanması, insanın biyopsişik yeniden kurgusu ve gezegenin donatılması. Bu başlıklar bir ilerleme kataloğu değil; her biri kapanma ile yeni bir açılmanın eşiği. “Gerçek” veri yığınının otoritesine, “iyi” faydanın sessiz baskısına, “güzel” arayüz parıltısına indirgenebildiği anda devrimci hamle, adları değil bağlantıları dönüştürmek üstünden iş görür: Başka bağlan, başka kes, başka akıt. Felsefenin “uzun sonu” diye okunan şey bir tükeniş değil düşüncenin kendi oyun alanını genişletmek zorunda kaldığı yeni bir biçimi.

Düşünce tarihinin uzun koridoru çoğu kez üç eksen etrafında örüldü: doğa, Tanrı ve insan. Eksenin işaretleri yer değiştirdi ama oyun aynı kaldı. Teizmin negatif yüzü olarak ateizm, hümanizmin karşıtı olarak antihümanizm, doğa romantizminin çöküşüyle ortaya çıkan ekolojik alarm: Hep aynı koordinatlarda yeniden sahnelenen motifler. Axelos’un önerdiği oyun anlayışı bu üçlüyü silmekte değil, onları gezegensel bir ilişkisel alanın düğümleri hâline getirmekte temelleniyordu: Tekniği ilişki kiplerini yeniden yazan bir ortam olarak düşünmek, “insan”ı mutlak özne değil geri beslemeli devinimde konum değiştiren bir düğüm olarak kavramak, “doğa”yı fethedilecek ya da sığınılacak karşı kıyı değil ortak oynanışın koşullarını üreten bir alan olarak kurmak… Bu çerçevede “-izm”lerin kalıcılığı da birbirine yakınsayan değerlerin kalıcılığı denli sabittir. Axelos’un fikirlerinin altını doldurduğu açık Marksizm bu nedenle ileriye bir adımdır. Geleneksel onto-teolojik çerçevenin dışına çıkılması “logos-physis-insan” şemasını terk etmekle mümkündür. Açık Marksizm “yeni bir felsefe”, “başka bir toplumsallaşma teorisi” veya “daha iyi bir yöntem, öğreti veya bütünsel bir sistem” inşa etmekle ilgili değildir; Marksist olan ve Marksist olmayan gerçekleri ve hataları hem varsayan hem de eleştiren açık bir düşüncedir. Axelos ise anlaşılacağı üzere bu kümeye erken dönem katkı sağlayanlardan.

Axelos’u evcilleştirme ihtimali olan bu tür özetlerin darlığına teslim olmadan, onu okuyarak açılan yolları çoğaltmak ve zenginleştirmek başlı başına keyifli bir uğraş. Marx ile Heidegger arasında titreşen gerilimi basit bir sentez reçetesine hapsetmeden yeniden keşfetmek; Herakleitos’un oyun oynayan çocuk imgesini bir masumiyet hayali olarak değil varoluşun açıklığının ritmi olarak kavramak; sibernetiği, yapay zekâyı, ekolojik kırılmaları ve gezegen ölçeğinde aşılan eşikleri tekniğin taşıdığı kapanma tehlikesi ve açılma imkânlarıyla birlikte düşünmek: Bunların tümü Axelos’un felsefesinden bize miras kalan görevler/oyunlardır.

Axelos’un düşüncesinin soruşturulmayı bekleyen daha pek çok yönü var. “Gezegensel Düşünce”, “İnsanlık Enstitüsü” ve bu kavramların belirleyici özneleri olarak görülen sayısız olgu onun diziler hâlinde kaleme aldığı çalışmalarda saklı duruyor. Axelos’un kıyıda dolaşan sesi hâlâ tam olarak duyulmayı bekliyor.

1. Kostas Axelos, Introduction to a Future Way of Thought: On Marx and Heidegger, çev. Kenneth Mills (Lüneburg: meson press, 2015), 180.

2. Gilles Deleuze, Issız Ada ve Diğer Metinler: Metinler ve Söyleşiler 1953–1974, çev. Ferhat Taylan ve Hakan Yücefer (İstanbul: Bağlam Yayınları, 2009), 122.

3. Kostas Axelos, The Game of the World, çev. Justin Clemens ve Hellmut Monz (Edinburgh: Edinburgh University Press, 2023).

Deniz Baha, dünya, felsefe, Friedrich Nietzsche, Herakleitos, Karl Marx, Kostas Axelos, Marksizm, Martin Heidegger, oyun, sibernetik