Ev: Yakınlık ve Uzaklık

Şen şakrak bir aile sofrasını çağıran nostaljik bir anımsayış, düzeni ve deneyi aynı anda var eden bir rahatlık yeri, gelip geçen yorgunlukların azar azar uykuya aktığı bir doku, dış dünyanın artıklarına karşı bireyi savunan bir kale veya türlü köşe kapmacaların oynandığı bir pazarlık alanı… Ev, eklemlendiği cümleye tartışmasız bir güç kazandırır; çünkü ‘özel’ olarak sıfatlanır ve özel olarak sıfatlandırıldığı ölçüde de ‘dokunulmaz’ kılınmıştır.1 Ev ile kurduğumuz bağ, varoluşumuzu açımlamaya yarayan derinleştirilmiş bir mülkiyet ilişkisidir; nadiren diğer mekânlarla böylesine biricik bir bağ kurarız.

Ev ile olan bağımız, çoğunlukla ayırdına varmadığımız ve aynı zamanda da kanıksadığımız bir ‘yabancılaşma’ yaratır. Yabancılaşma, ev ile bizim aramızda değildir; evin içindekiler (bizler) ile evin dışındakiler (ötekiler) arasındadır. Evin santim santim çizilmiş sınırları değerler alanımızın ve yaşamı yontma biçimimizin de sınırlarını çizmeye başlar. Topoğrafik haritada bize adanmış olan evden mahallemizdeki evsiz yararlanamaz; ancak ve ancak onun eşiğinde yatabilir. Bacakları, bedeninin ağırlığını taşıyamayan yaşlıyı tanımıyorsak onu soluklanması için evimize davet etmeye istekli olmayız. Bir deri bir kemik kalan hayvanın evimize çağrılması zordur. İnsansız hava uçaklarından kaçarak kilometrelerce yol yürüyen, denizaşırı ülkelerden botlara binerek kıyılarımıza vuran sığınmacıların yeri değildir evimiz, ne de olsa “yol geçen hanı” işletmiyoruzdur. Açmaz da tam olarak buradadır: Evimiz, bir yandan kalabalıklardan sıyrılıp birey olabilmemizin, pirüpak bir yalnızlığa bürünebilmemizin ve göreli denetlenemeyişimizin kapılarını açarken bir yandan da bizden olmayana kapılarını kapatır. Denebilir ki evin sınırları, ötekilerin nerede olmaları ve olmamaları gerektiğini imleyen sınırlardır; ötekilerle olan uzaklığı biz ayarlar, yakınlığın olanağını yine biz sunarız. O açıdan, neoliberalizmin sinsi politik başarılarından biri de bizi ‘bir kavram olarak’ eve sıkıştırmış olmasıdır; evde olan, evini sahiplenen ve evini merkeze alan özne, yatay olarak kurulabilecek ilişkilerin dikeyleştiği gerçeğiyle yüzleşmek zorundadır.

Evin çeşitli bölümlerinin önceden belirlenmiş amaçlara ayrılması, insan kültür zincirini boyutlarken evin içindekilerle olan etkileşimimiz de zamanla topaklanmaya başlar. Evde başkalarıyla yaşıyor olmak onlarla ister istemez bir duygusal bağın oluşmasına neden olur: Sözü edilen bağın hoşnutluk ekseninde oluşması gerekmez; herhangi bir duyguyu içeren bir bağdır o. Onların mutlulukları, üzüntüleri, başarıları, başarısızlıkları, düşünceleri ve tutumları çerçevesinde biçimlenen zaman kullanımımız, bizi onlara o kadar yakınlaştırır ki evin dışındakileri unutmaya eğilimli oluruz. Evrensel bir özeni yaşatarak evin dışındakilerin, diğer bir deyişle, bizden uzakta bulunan ötekilerin sorunlarıyla ilgilenmeye çalışmıyorsak ve sahip olmamız gereken evrensel özen evin içindeki diğer kişiler tarafından desteklenmiyor veya benimsenmiyorsa birileriyle aynı evi paylaşmak, fiziksel olarak uzak olduğumuz milyarlarca kişinin sorunlarına psikolojik olarak yakınlaşmamızın önündeki engelleri perçinlemekten öteye gitmez. O durumda evin içindekilere yakın oluşumuzun istemsiz sonucu, onların sorunlarını ‘evin dışındakilerin sorunlarını ötelemek pahasına’ öncelemektir. Oysa birçok etik kuramın temelinde yatan ‘yansızlık’ ilkesi böylesine bir sonucu belirli bir ölçüde dışlar.2 Evin bir kavram olarak yıkımına tam da burada gereksinim duymalıyız.

Kuşkusuz ki sığınılabilecek bir mekân, vazgeçilemeyecek türden küresel bir gereksinimdir. Sorun bir evimizin olması değil, evin ötekilere yıktığı bedellerin neler olduğu üstüne yeterince düşünmüyor oluşumuzdur. O bedeller salt belirli bir alanı ötekilere kapatmaktan geçmiyor; evimizi sahiplenirken iletişimimiz, duygudaşlığımız ve dayanışmamız da perdelenmeye açık hâle geliyor. Fiziksel yakınlıklar psikolojik yakınlıklara dönüşürken fiziksel uzaklıklar psikolojik uzaklıklara dönüşüyor; çoğu zaman ihmalkâr ve alelade bir şekilde. Evi bir kavram olarak yıkabilmemiz için yakınlık uzaklık hiyerarşisine olabildiğince duyarsız bir bilince, ötekilere yönelik yoğun bir dikkate ve mülkiyet ilişkilerini yeniden değerlendirmeye davet ediliyoruz.

İroni o ki, evi bir kavram olarak yıkmaya çalışırken onu bütünüyle elde etmenin veya elde tutmanın olabilirliği de giderek azalıyor. Yarım bin yıl önce kimsenin uğramadığı, orduların çadırlarını kuramadığı, dinsel bir sessizlik içine gömülmüş bir dağ kasabasında, ormanlarla denizler arasında konumlanmış bir noktada, tahtadan olma bir evi sahiplenmek kolaydı; adsızlık ve sansızlıktı. Hiçbir şey eskisi gibi değil; evlerimiz hukuksal bağlamda bize özgülenmiş olsa bile büyük bir tehdit altındalar. Çağımızın kapitalizmi evin çözülüşünü de beraberinde getiriyor: İklim krizi bizi yersiz yurtsuz bırakmakla tehdit ediyor, su ve enerji savaşları sınırları değiştirme gücüne sahip, nükleer savaşlar her şeyi yok edebilir. Çözülüş, salt küresel risklerle de olmuyor; orta sınıf hareketliliğinin radikal artışı, evin tamamını değil ama bir odasını satın almak veya ev sahipliği yerine ev paylaşımı gibi esnek ve geçici mekân insan ilişkilenmelerinin tercih edilmesi, güvencesiz işler nedeniyle yerinden edilmeye alışmışlık ve kentsel soylulaştırma hamleleri gibi birçok değişken de çözülüşe hizmet ediyor. Romantik düşlerde kurulan, birlikteliğin ve özgünlüğün simgelerinden ev, altımızdan kayıp gitse de sahipliğimiz süresince evin dışındakiler üstüne düşünmek etik-politik bir ödev olarak olanca görkemiyle karşımızda duruyor.

1. Evin içinde veya bazı bölümlerinde işlenen suçların daha ağır yaptırımlara tabi tutulması gerektiği düşüncesi rastlantı değildir.

2. Yansızlık [impartiality], en başta sonuççuluk [consequentialism] olmak üzere birçok etik yaklaşımın temelinde yatar. Deontoloji [deontology], adaleti sağlamak için yansızlığa değer verebilir. Erdem etiği [virtue ethics] ve özen etiği [care ethics] ise kişilik özelliklerine ve etkileşimlerin doğasına yaptıkları vurgu nedeniyle yansızlığı önemseyebilirler.

ev, Fırat Akova, konut, mülkiyet