Mahrem nedir? Okunur mu,
okutulur mu?

“İtiraf etmem gerekir ki bir roman yazarı olarak
yazının bu samimi türü beni biraz ürkütüyor.”1
—Rachel Cusk

Uzun zamandır içimden yazmak gelmiyordu. Yazı üzerine düşünmek. Bir cümleyle tüm günü geçirmek. Bir sözcükle gezinmek. Ben de bir süre üstüne gitmemeye karar verdim. İçimi ya bir daha yazmak istemezsem telaşı kaplasa da sakin kalmaya çalıştım. Gelmiyorsa sözcükler bırak gelmesinler. Sonra bir sabah bir paragraf düştü aklıma. Cümle cümle. Her ne kadar birkaç kez tekrarlasam da yatağın sıcaklığına yenik düşüp kalkıp not alamadım. Sonra da uçup gitti aklımdan.

İlk başta bu yazıyı “sonlar ve başlangıçlar” olarak hayal etmiştim. Benim için geçtiğimiz yılın son yazısı. Sizler içinse yeni yılın ilk yazısı olacaktı. Ama öyle olmadı. Harekete geçmem epey bir zamanımı aldı. Yazıyı uzun bir süre daha hayal etmeye devam ettim. Aslında taşınmak üzerine yazmaktı niyetim. Avrupa yakasını bırakıp Anadolu yakasına yerleşmek. Taşınmanın ben de hissettirdikleri. Yeni evimizin mutfak penceresinden görünenler. “1980’lere kadar sayfiye olarak kullanılan bir semtte sayfiyenin izlerini hâlâ takip etmek mümkün mü?” diye sormaktı. Bir deneyim üzerinden araştırma yazısı kurgulamakken amacım, araştırma çok gerilerde kaldı ve bu metin daha çok kişisel bir anlatıya dönüştü.

Sonlar ve Başlangıçlar

Yeni taşındığımız evin mutfak penceresinden doğru yazıyorum. Görünenler: Birkaç çeşit ağaç –bu konuda zayıfım, türlerini zamanla öğrenmeyi umuyorum–, altımızdaki eczanenin E tabelası, hemen yan balkonda bir saksıya iliştirilmiş bir dönmeyen rüzgârgülü, kaldırım, kaldırımdan geçen insanlar. Kedi yok değil, ama şu an görünmüyor. Yani anlayacağınız yeni evimde sokakla ilişkim kesilmedi. Yaşamak için yeni bir ev ararken en büyük endişem sanırım buydu: penceremden baktığımda ölçeğin genişlemesi, insanların küçülmesi. Emin değilim belki gökyüzüne yakın oturmanın da ayrı bir keyfi vardır.

“Sonlar ve Başlangıçlar” için yukarıdaki paragrafı yazdıktan kısa bir süre sonra bir haber aldım. Biz taşınmak için çabalarken içimde birisi yaşama tutunmaya çalışıyormuş meğer. Öğrendiğim anda içimi tarif edemediğim bir heyecan kapladı. Sonra bir süre her şeye karşı ilgimi kaybettim. Kulağım ne bir müziğe elim ne bir kitaba gitti. Ama öte yandan bedenimdeki değişim o kadar ani ve hızlı oldu ki. İnanamadım. Ben her ne kadar kendimi duruyor sansam da bedenim belli ki harıl harıl çalışıyormuş.

Bir Ömrün Emeği: Anne Olmaya Dair

Bir akşam uzun süredir okumamanın verdiği açlıkla Eminönü’nde kitapçıya daldım. Karşıma Rachel Cusk’ın Bir Ömrün Emeği: Anne Olmaya Dair isimli anlatısı çıkınca hiç düşünmeden satın aldım. Rachel Cusk önce bizimle hamilelik sürecini paylaşıyor. Ardından çocuğu dünyaya geldikten sonra geçirdiği ilk üç ayını. Kısa ama yoğun, bir o kadar da samimi bir metin. Cusk ise metnini “Kaçınılmaz olarak, bir geçiş döneminin kişisel kaydı”2 olarak tanımlıyor.

Anne olmaya dair kendi deneyimini paylaşırken Cusk sık sık başka yazarlara, kitaplara, olaylara, karakterlere referans veriyor. Sanki anne olarak kendi konumunu bulmaya çalışıyor gibi. Öte yandan kitabın her yerine sinen “kimse bana bunlardan bahsetmedi” duygusunun hissetmemek kaçınılmaz.

Kitabın en büyük meselelerinden biri çocuk sahibi olmakla birlikte bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağı korkusu: “Doğum kadını sadece erkekten değil, kendinden de ayırır; öyle ki kadının varoluştan anladığı şey köklü bir değişime uğrar.”3 Bu cümleyi ilk okuduğumda Cusk’ın ne demek istediğini tam anlayamadığımı düşünüyordum. Sonuçta henüz her şeyin çok başındaydım. Ama sonra bu yazıyı yazarken fark ettim ki, bu korkuyu ilk kez zihnimin durduğu, her şeye karşı ilgimi kaybettiğim zaman hissetmiştim. “Bir daha yazı yazmak istemeyecek miyim?” sorusunun altında yatan endişe. 

Yazıya Sığınmak

Görüş alanım daraldı. Gözlüklerimin üstü hep buğulu şimdi. Temizlemeye hâlim de yok. Kolumu kaldırmanın zor geldiği günler. Uzun bir süre bu duygularla yaşadım. “Geçecek” dediler, etrafımda anne olan kadınlara güvendim. Bir de meşhur bir başka duygu meselesi var tabii. “Annelik duygusu”. “Duygusu hemen gelir” diyenlere hiç güvenmedim.

Herkes bir gece yatak odama doluştu. Gecenin bilmem kaçı. Aylardır peşimi bırakmayan uykudan eser yok şimdi. Gözümü kapıyorum herkes burada. Açıyorum yine herkes. Türlü türlü nasihatler, vesveseler. O anda yüreğimin ortasına bir başka duygu çöktü. Bir duygu. Korku. Ötekilerden ağır basan. İçimi kemiren. Tanıdık ama şiddeti yeni. Kaybetme korkusu.

Öyle bir an geldi ki öfkeden kendimi tokatlamak istedim. Kendimi tokatlamak. Tokatlamak. Susmuyorlar. Kafamın içinde sesler. Olup olmadık yerlerde yükseliyorlar. Bir tane değiller. Her birine cevap yetiştirmeye çalışıyorum. Sussunlar istiyorum. Kavga edenlerle kavga etmek istemiyorum, ama kendime engel olamıyorum. Yuvarlak bir masa. Ortaya beni almışlar. Her birinden ayrı bir ses yükseliyor. Sakinleşemiyorum. Sonra bir seansımda psikoloğum şuna benzer bir şey söyledi: “Farkında mısınız, önceden tek bir ses vardı. Sizin sesiniz ve ötekilerin sesi, hepsi birdi. Şimdi ise sizin sesiniz ve ötekilerin sesi. Bir değil.” Peki neden bu kadar öfkeliyim? Bunca zamandır kendi sesimi duymama mı?

Sonra yazmak istedim. Yazıya, bu metne sığınmak.

Denizim şimdi dalgalı. Çok severim şu çakal denizi4 dedikleri fokur fokur kaynayan denizi. Bir kere dalsam yine diplere inebilir miyim? Dalıp çok uzaklara gitmek istiyorum. Gittikçe genişlemenin hayalini kuruyorum. Yeni uçurumlar keşfetmenin. Küçük bir taşı kaldırıp ardına bakmanın. Yazarak özgürleşmenin.

fotoğraf: Dilara Ulu

1. Rachel Cusk, Bir Ömrün Emeği: Anne Olmaya Dair, İngilizceden çev. Roza Hakmen (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2025), 15.

2. Age,13.

3. Age, 16.

4. “Rüzgârların ve akıntının tesiri altında denizin içden kaynar gibi dalgalı hâli; İstanbulun kayıkcıları ağzında doğmuş bir isimdir. Sarayburnunda Çakaldenizin çok sert, kayıkcıya âdeta kürek çekdirtmeyecek kadar kuvvetli olduğu zamanlar, az sonra Marmarada büyük bir lodos fırtınası kopar.” (Çakaldeniz)

annelik, Dilara Ulu, Rachel Cusk, yazmak