Ayna Dünya

Gerçeklik çoğumuz için duyu organlarımızla algıladıklarımızla sınırlıdır. Bu algıların ötesinde var olan bir süreç, karakter veya güçten bahsederken onları duyu organlarımızla algıladıklarımıza indirgeyerek ifade eder ve düşünürüz. Bu indirgenmiş gerçeklik doğası gereği onunla iletişime geçilsin ister; zaten sadece bu şekilde sözü geçen indirgenmiş gerçeklik oluşturulabilir. Bir yıldız ona yıldız dendiğini bilmez, fakat isimlendirilsin ister. Bu denklemde isimlendirenler ise, aynı yıldızdaki maddelerden şans eseri veya yüce bir amaç doğrultusunda oluşmuş, isimlendirme ve kavramsallaştırma gücüne erişmiş bizleriz. Fakat bilmenin sınırları duyu organlarıyla algılananlarla sınırlandığında yalnızca fiziksel veya duyusal addedilen bilinebilir; diğer her bilgi ve olgu yararlı olduğu ve/veya ona inananlar onun var olduğuna inandığı sürece var olacaktır. Bir elmaya nasıl sayısız karbon, oksijen, hidrojen ve bazı diğer atomlar ya da bileşikler demiyorsak, şehirlere de aynı sebepten ve algıdan ötürü milyonlarca tuğlanın, metreküp betonun, asfaltın birlikteliği demiyoruz. Ona isim veriyoruz. Fakat bu gerçek olduğu kadar kurgusal olan mekânda kimi zaman zihnimizden alternatif gerçeklikliler evrenine bir kapı açılır. Evrenle duyu ötesi olan ilişkimizi duyusal imgelere dönüştürmemizi sağlayan bu kapı aynı zamanda bir aynadır ve bu ayna hakikatin doğasına sadık kalarak onu başka bir açıdan görmemizi sağlar.

Bu ayna hem kişilere ve mekânlara hem de kavramlara tutulabilir. Aynadan yansıyan görüntü gerçekliğin kendi olsa da yapıbozumuna uğraşım hâlidir. Ayna ne kadar berrak ise kavramı, kişiyi, mekânı oluşturan parçaların birleştiği yerler o kadar net gözükür; elbette ayna bu görüntüleri kendi gerçekliğini ve yaratıcısını göz önüne alarak üretir. Aynalara erişmek zor olsa da kimi zaman bu aynalar kendiliğinden gökyüzü dediğimiz, aslında sonsuz uzay boşluğu olan alanda beliriverir. Bu gibi zamanlarda eğer aynalar konusunda deneyimliyseniz Ayna Dünya’yı ziyaret edebilirsiniz.

“Ayna Dünya”,
illüstrasyon: M. Duygu Gökoğlu

Bundan seneler önce İstanbul Galata’da çay içiyordum ve bahsettiğim aynalardan birini fark ettim. Ayna Galata kulesinin ucuna değinceye kadar alçaldı ve bir Ters Dünya ya da Ayna Dünya oluştu. Ters Dünya’nın neye benzediğini açıklamak için suyun yansımasında kendinize baktığınızda gördüğünüz imgenin kendi içinde katlanmış bir kopyasını hayal etmenizi istemek yeterli olacaktır sanırım. Ters Dünya havada asılı dururken ben de Dünya’dan onu izlemeye başladım. Hafifçe çiseleyen yağmur Ters ve Düz Dünya’nın ortasında asılı kalmış bir nehir oluşturuyordu. Ayna Dünya’nın insanları, Dünya’nın insanlarının yapıbozumuna ve tekrar birleşimine uğramış tuhaf şekilli gölge insanlara benziyordu. Gölge olmalarının sebebi muhtemelen bana beliren ve benim istemim dışında ürettiğimi düşündüğüm aynanın yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Bu bir ayna olsa bile size gördüğünüzün karşıtını değil gördüğünüze bakmanın yeni bir yöntemini verir. Bu sürekli yapım ve yıkım Dünya’sında gördüğüm gölgeden tuhaf insanların elbette Dünya’da gördüklerim kadar kolay algılanabilir olmalarını beklemiyordum. Fakat kendimi inandırdığım kati gerçekliğin ayna ile karşılaştığında oluşturduğu anlamsız şekiller beni kendime karşı hayal kırıklığına uğrattı. Bu hayal kırıklığının etkisiyle belki kendimi kendime kanıtlamak için Ayna Dünya’yı keşfetmeye karar verdim.

Aynanın kendi diyarına açılan kapı henüz kapanmamışken hızlı adımlarla Karaköy’e inmeye karar verdim. Vapur iskelesinden Galata köprüsüne doğru baktım. Aynanın etkisiyle yağmurdan oluşan gök-nehri yer yer hem denize hem de ters-denize aynı anda dökülüyor, iki deniz arasında sudan sütunlar oluşturuyordu. İki Dünya’nın birbirine kaynamaya başladığını anladım. Çevremde aynı şaşkınlığın benimle paylaşılıp paylaşılmadığına baktığımda herkesin günlük işlerine devam ettiğini gördüm. Bu noktada şunu söylemek isterim ki bu sadece iki şeye delalet edebilirdi. Ya Karaköy sakinlerinin Ayna Dünya’ya alışık olduğuna ya da Ayna Dünya’nın sadece benim o anki zihin hâlime mahsus bir durum olduğuna. Sakinliklerinin sebebini bulma isteği Ayna Dünya’ya geçmenin heyecanı yanında sönük kaldığı için ben de Galata köprüsüne doğru hareket ettim. Yağmur hızlanmıştı ve sudan sütunlar öncesinden daha hızlı dökülerek Ters Dünya ve Dünya arasında bir köprü oluşturuyordu. Galata Köprüsü’nün orta yerinde durdum. Bir tramvay yanımdan geçiyordu. İki balıkçının arasından geçerek korkuluktan su sütununa doğru atladım ya da atladığımı sandım. Sütunun girdabı beni yukarı çekti; aynı anda sanki Dünya bir kâğıtmış ve o anda buruşturulmuşçasına şekil ve oluş değiştirdi, tramvay da benimle yukarı çıkmaya başladı. Ters Dünya’ya geçtiğimde tramvay da benimle birlikte yere değdi ve seyrine devam etti.

“Ters Dünya”,
illüstrasyon: M. Duygu Gökoğlu

Aynı köprüde şimdi gölge insanlar gölge balıklar tutuyorlardı. Oltadan çekilen yaratığın balık dışında bir hayvan olabileceğini bilsem bu karmakarışık yapılara kesinlikle balık demeden önce iki kez düşünürdüm. Gölgeden dumanı andıran oluşlarıyla arabalar köprüden hızlıca geçiyor, köprünün korkuluğunda desenleri beliriyor, değişiyor ve kayboluyordu. Kabul edilmiş olan her şey Ters Dünya’da hızlıca tükenmeye, değişmeye, yok olmaya ve yeniden olmaya çalışıyor, fakat Ters Dünya’yı var eden kabuller bu Dünya’nın değişime direnmesini sağlıyordu. Arkama dönüp Galata kulesine baktım. Biraz yan durmuş biçimde şeklini muhafaza etmeye çalışıyordu. Titriyor, her titrediğinde çevresine tozdan dumanlar saçıyor ve kendinden bir parça Ters Dünya’da bir daha geri gelmemek üzere ufalanarak kayboluyordu. Kulenin yok olmamasını sağlayan bağlam onu bir tutmak için çabalıyordu.

Bir anda ayna kendi içinde katlandı. Köprü ayaklarımın altında çatırdayıp binlerce parçaya ayrıldı. Bu yıkıcı değil çok sakin bir ayrışmaydı. Sanki gerçek bu katmanda alması gereken forma ulaşmıştı. Havada asılı duran parçaların üzerinden ve artık şehrin kendi imgesiyle kaplanmış gökyüzünden denize doğru uzanan damarlar gibi gözüken gök nehrinin arasından sıçrayarak vapur iskelesine döndüm. Ayağımı bastığım kaldırım taşları binlerce yöne ve parçaya ayrıldı binalar birbirlerinin içine geçti. Tramvayın rayları güvenli gözüküyordu; ben de tramvayın raylarına tırmanarak Levent yönüne baktım. Gökdelenlerin camları görülmemiş bir süratle patlıyor, müthiş bir yıkıcılıkla diğer yapıları parçalayarak şehri parçalıyor, kendilerini yok ederek hâkimiyet iddia ediyorlardı. Sultanahmet titriyor, direnmeye çalışıyordu. Gölge insanlar balık tutuyordu.

Ters Dünya kendi içinde onlarca kez daha katlandı. Camiler ve gökdelenler birbirlerinin içine girdiler. Sultanahmet pes etmedi. Deniz çeperini yıkadı ve Ters Dünya su altında kaldı. Artık gök nehri yerçekiminin öneminin kalmadığı denizdeki tek kuru alandı. Gölge insanlar hâlâ balık tutuyordu.

Galata kulesini yan yatmış, dalgalarda sürüklenirken gördüm. Ona doğru yürüdüm ya da yüzdüm. Yıkılmış ve yıkılacak yapıların içinden geçtim. Denizi içime çektim, deniz oldum ya da her zaman denizdim. Galata kulesinin üzerine çıktım. Oradan Düz Dünya’ya baktım. İstiklal caddesi binlerce parçaya ayrılmıştı, fakat eski yapılar direniyordu. Direnecek gücü çevrelerinden değil, onlara atfedilen tarihi değerden alıyorlardı. Bazısının temelinin değdiği toprak öylesine kötü zehirlenmişti ki parçalara ayrılıp kendi içlerine katlanmışlardı. Galata kulesinin yan yatmış tepesinde gölge insanlar parçalanmış şehre bakıp muhabbet ediyordu. Köprüde insanlar hâlâ balık tutuyordu. Dünya’da gerçekliği olan çoğu yapı ve sokak Ters Dünya’da var olamıyordu. Deniz içime dolmaya devam etti. Ayna binlerce defa daha katlandı. Kulenin içine pencerelerden birinden sıkışarak girdim. Kendimi çeperi İstiklal caddesinin binalarından oluşan silindirik bir alanda buldum. Bu yönsüz ve boyutsuz alanda binaların cephelerine basarak ilerledim. Ötede, çeperi yapılardan oluşan mağaranın bittiği yerden Düz Dünya’ya çıkabileceğimi düşündüm. Tünelin içinde tırmanarak, yürüyerek ve düşerek hareket ettim. Tünelin çeperinden insanlar yürüyüp gidiyorlardı. Onlara katıldım. Tam kulenin tepesine çıkacaktım ki bir uçak tüm binaları parçalayarak tüneli bin parçaya böldü, denize doğru düşmeye başladım. Su sütunlarından birine tutundum ve akıntının beni Düz Dünya’ya almasına izin verdim.

Kendimi tekrar Galata’da çay içerken buldum. Hesabı ödedim ve hemen Galata kulesini seyre daldım. Ayna Dünya’ya tekrar geçebilmek için bir yol aradım, fakat Düz Dünya’da tıkılıp kalmıştım. Bir yol aramak için etrafıma baktım. Karaköy’e indim. Galata Köprüsü’nde insanlar balık tutuyordu.

ayna, Galata Köprüsü, Gönenç Kurpınar