illüstrasyon: M. Duygu Gökoğlu
Zahiri Mekânda
Kısa Paslaşmalar

VR (sanal gerçeklik) ya da eğlenceli, izah edince “haa!” denebilecek bir çeviriyle zahiri hakikat, hayatlarımıza yeni giren ve pek yakında yaygınlaşacak bir oyuncak. Gerçekliğin içinde bir gerçeklik daha, sanallığın içinde bir sanallık daha demek. Sanallığın içindeki sanallığa birazdan geleceğim, fakat önce fiziksel diyar ve zahiri diyar arasındaki ayrımı oluşturmak gerek.

Öncelikle tek hücreli kökenlerimizden süregelen bir gelenek olarak bizler Dünya’yı oluşturan fiziksel etmenleri duyularımızla algılıyoruz. Uzaktaki bir objenin ne kadar uzakta olduğunu anlamamız için çalışan bilişsel ve duyumsal mekanizmalar sayesinde “İlginç, uzakta (50 m-100 m) bir obje (gri, hızlı ve top mermisine benziyor) var, ne kadar enteresan!” diyebiliyoruz. Fakat Dünya ve bu noktada dünya sadece duyularla algılanacak bir oluşum değil, aynı zamanda belki de yüzlerce inşa edilmiş gerçekliğin üst üste bindirilip tek bir inşa edilmiş gerçekliğin elde edildiği, bizlerin zihinlerinde gönüllü veya gönülsüzce oluşturulmuş bir yapı. Sosyal, ekonomik, kültürel ve bunun gibi beşeri faktörler de fiziksel faktörler kadar bizim dünya veya Dünya olarak adlandırdığımız yapıyı zihinlerimizde oluşturuyor ve bu yapının aslında fiziksel olmayan katmanları deneyimlenebilir hâle geliyor. Fakat toplum, ekonomi, kültür ve buna benzer yapılar aslında gerçek değil, yani bizler onların var olduğunu düşündüğümüz sürece gerçekler. Bir şeyin inşa edilmiş gerçekliğin parçası olup olmadığını anlamak çok kolay; ona ‘yumruk atma deneyi’ yapabilirsiniz. Eğer ekonomiye gerçek anlamda fiziksel bir yumruk atabiliyorsanız (neredeyse mümkün) o hâlde ekonomi inşa edilmiş gerçekliğin parçası olmamış oluyor. İnşa edilmiş gerçekliğe kafa atamadığımızdan, ona zahiri (sanal) diyebildiğimizi savunacağım. Bu noktada bir toplumun kolektif olarak oluşturduğu ve üzerinde işlem yaptığı mekanizmanın doğada kendiliğinden oluşamamasından, sadece insan eliyle üretilebilmesinden (burada insan zihni ve doğayı ayırıyorum) ve duyumsanabilir bir varoluşu olmamasından ötürü ortaya çıkan yapıya, sanal (zahiri) diyorum.

Toplumsal zahiriyet (hâlâ böyle bir kelime yok) bir yana, sanal gerçekliğin daha indirgenmiş formları mevcut; örneğin sanal gerçeklik gözlüğüyle onu deneyimleyebildiğimiz dijital zahiri hakikat ya da daha havalı bir isim seçimi için siber uzay. William Gibson’ın kitabı Neuromancer’da güzelce hayal ettiği, siber uzayın içinde duyumsal varoluş henüz sadece bir konsept olsa da mimari olarak görselleştirilen projelerin ya da oyunların içinde deneyimlenebilen siber temsil uzayı (böyle bir terim de yok) gerçekliğin içine bir gerçeklik daha enjekte ediyor. Bir odanın içindeyken duyumsal olarak başka bir odanın içinde olmamızı sağlıyor; kiramız bu sebeple fiyat/performans olarak grafiğin daha olumlu bir yerinde dursun, mekânsal olarak içinde bulunduğumuz Dünya’nın fiziksel sınırlarını ortadan kaldıran bir durum ortaya çıkıyor. Bunun da ötesinde sanal gerçekliğe aktarılan projelerde sadece sizlerin istediği kadar beşeri faktörün var olduğunu söylemiş miydim? Adeta bir içe dönük rüyası.

Fakat siber temsil uzayı yeni bir gerçeklik düzlemi olmasına karşın aslında zahiri hakikate yazınsal ortamlarda rastlamak mümkün. Lengüistik ifadelerin çağrışımlarından oluşan metin temelli zahiri hakikat (başka bir uydurma terim), bizlerin inşa edilmiş toplumsal gerçekliği kadar gerçek. Kelimelerin zihinsel süzgeçlerimizden geçip mekânlar ve toplumlar oluşturma gücü belki de bizlere verilmiş en büyük kabiliyetlerden biri. Fakat fiziksel dünyada ve Dünya’da olup da, sanal gerçekliğin farklı ortamlarında olmayan önemli bir şey var. O da etkileşim. Kitapta okuduğumuz bir yere girmek istersek ve orası hakkında bir şey yazılmamışsa metin temelli zahiri hakikat bizleri üretilen bu (D)ünya’da deneyimler yaşama konusunda sınırlandırıyor. Aynı şekilde siber temsil uzayında da modellenmemiş bir noktaya gidersek en iyi ihtimalle minimal geometrilerle karşılaşıyoruz. Yani içinde bulunduğumuz sanal gerçeklik ile onun içine enjekte edilmiş sanal gerçekliklerin ayrıldığı en önemli nokta, onların sahip olduğu etkileşim seviyesi. Bu da bizi yüzde yüz etkileşilebilir (kanunlar sınırında), fiziksel dünyanın sanal gerçekliğine getiriyor.

Fiziksel mekânın sanal gerçekliği göz önüne alındığında şunu rahatça söyleyebiliyorum. İçinde bulunduğumuz mekân gerçek değil; yani en basit anlamıyla gerçek fakat aynı zamanda da değil. Bu düşünce şu şekilde temelleniyor: Ben bir mekânı (diyelim ki bir düğün salonunu) deneyimlerken o mekânın benim için, benim zihnimde öne çıkan fiziksel ve sosyal nitelikleri, başka biri için, onun zihniyle deneyimlenirken farklı olabiliyor. Sözgelimi mekândaki aktörler bana birazdan cebimden çıkacak 1 gram altını (sosyoekonomik), yüksek sesli müziği (fiziksel ve duyumsal) ve umarsızca dans etmeyi (sosyal ve beceriksizce) çağrıştırırken ve mekânı ben bu şekilde deneyimlerken, düğün meraklıları için düğün salonları birlikteliğin ve sonsuz aşkın mekânı olabiliyor. Yani benim içinde bulunduğum mekân ve düğün meraklılarının içinde bulunduğu mekân fiziksel olarak uzayın aynı yerinde bulunsa, sınırları ve oluşturduğu hacim nitelik ve nicelik bakımından aynı olsa da o mekânın zihinlerimizdeki izdüşümü birbirinden farklı olduğu için zihnimizde kurguladığımız mekânlar da farklı oluyor. Böylece zihin ve duyuların etkileşimiyle algılanan bu Dünya’da aynı şeyleri duyumsasak da farklı yerlerde oluyoruz. Fiziksel diyarda, aslında asla birbirimize veya herhangi bir şeye tam anlamıyla dokunamadığımız gibi (moleküllerin yapısından kaynaklı olarak) bizler de karşılıklı otururken aynı mekânda olamıyoruz. Karşımızda oturan insanların ve bizlerin, deneyimlerden, duyumsamalardan ve işin temelinde hayat ve (D)ünya’yı bilinçli veya bilinçsiz şekilde zihnimizde inşa etme süreçlerimizden ötürü iki molekülün asla birbirine dokunamayacağı gibi bizler de aynı yerde olamıyoruz. Mekân bir aktör hâline geliyor, bizlere bazı sözler sarf ediyor ve biz de onları kendi deneyimlerimize göre birleştirip içinde bulunduğumuz mekânı oluşturuyoruz. Hepimiz kendi kurguladığımız sanal mekânlarda var oluyoruz ve bu zahiri ortamda kendimizi bir şekilde var ediyoruz. Fakat asla var olan “biz” ile başkası tarafından algılanan “biz” aynı olamıyor; çünkü karşımızda oturan kişinin “o” diye düşündüğü, bizlerin “ben” diye düşündüğüyle aynı olmuyor. O bakımdan inşa edilmiş toplumsal gerçekliğin parçası olan bizler “o” olmamız noktasında aslında sanal olarak var oluyoruz.

Sonuç olarak eğer burada yazanların hepsi doğruysa (muhtemelen değil) bizler zihinlerimizde oluşturduğumuz sanal toplumsal yapıda, fiziksel ve beşeri olarak aynı yerde bulunamayan fakat buna rağmen bu sanallığın içine bir katman daha sanallık enjekte etmekte olan bir hayvan türünün mensuplarıyız.

Neuromencer ve Wintermute halt etmiş. 

gerçeklik, Gönenç Kurpınar, sanal gerçeklik, VR