Bruno Munari, 1907-1998,
kaynak: Zanotta mag.
Tavşan Deliğinden Aşağı
İşe Yaramaz Makineler, Okunamayan Kitaplar
“But I don’t want to go among mad people,” Alice remarked.
“Oh, you can’t help that,” said the Cat, “we’re all mad here. I’m mad. You’re mad.”
“How do you know I’m mad?” said Alice.
“You must be,” said the Cat, “or you wouldn’t have come here.”

—Lewis Carroll, Alice’s Adventures in the Wonderland*

Bir senedir birkaç kez başlayıp yarım bıraktığım, 2019 bitmeden yazacağıma dair söz verdiğim bu yazıya artık, bir vapur yolculuğu sohbeti esnasında taslağını çıkarmanın da rahatlığıyla, bitirmek üzere başlıyorum. Neredeyse senenin sonuna geldiğimiz düşünülürse, biraz hile yaptığım söylenebilir ama yazının konusu, on bir parmağı olsa onda da bir marifet olacak ‘deli’ biri olunca böyle oldu.

İnsanlarla ilişki kurmanın türlü biçimleri var hayatta. Mesela düşünüyorum, günde birkaç kez yalnızca ‘güzel’ şeyleri paylaştığım bir arkadaşım var; kendi sesi olan, beğenilerimizin büyük ölçüde örtüştüğü, paylaşarak birbirimizden çok şey öğrendiğimiz. Kendi adıma böylesi, ilişki kurmanın en sevdiğim biçimlerinden. Birkaç sene önce soyadına göre alfabetik bir liste oluşturmaya başladım can sıkıntısından, ‘hayatıma değer katanlar listesi.’ Listede adı listeye dahil olduğu vakit dört yaşında olan yeğenim Nil de var, durduğu zeminde uçuyormuş hissi veren seramik çanaklarına akıl sır erdiremediğim Alev Ebuziyya da, yaşayan yazarlardan kuşkusuz en sevdiğim Karl Ove Knausgaard da var, —yazının redaksiyonunu yaparken bana kızacak biliyorum ama— kendisine hayran olduğum Esen Karol da.

Gelelim listede M harfine. Bu yazının konusu orada çünkü: Bruno Munari.

Neredeyse on sene olmuştur ben Munari’yle tanışalı. Yayın yönetmenim Samiye Öz, yayımlayacağımız bir kitabın (Gianni Rodari, Bir Telefonluk Masallar) illüstrasyonlarını göstermişti heyecanla. Munari’nin illüstrasyonlarını, dolayısıyla onu ilk görüşümdü bu. Alışılmışın dışındaydı, kimilerinin çocuk kitabına uygun bulmayacağı tarzdaydı belki de… ‘Dâhilik’ tam olarak nedir bilmiyorum ama illüstrasyonlarının ‘dâhice’ olduğu Munari’nin bana verdiği ilk histi; hatta tam da alışılmışın dışında olduğu ve kimilerine göre “çocuk kitabına uygun” olmadığı için çok etkilenmiştim onlardan.

Bruno Munari, Bir Telefonluk Masallar, kapak illüstrasyonu
Bruno Munari, Bir Telefonluk Masallar’dan illüstrasyonlar

Sonra günlerce kafa yordum Bruno Munari’ye. Bir sürü şey okudum; hem onun —edinebildiğim— kitaplarını (gerçi Munari’nin kitapları yalnızca okunmaz, aynı zamanda onlara uzun uzun bakmak gerekir) hem de üzerine yazılıp çizilenleri. Nihayet karşımda illüstrasyonlarını ilk görüşümde bana verdiği hisse karşılık gelen birini buldum.

Çok acayip bir adam Milanolu Munari. Mucit, yazar, eğitimci, şair, ressam, tasarımcı, heykeltıraş, mimar, illüstratör. Bütün bu kimliklerinin yanı sıra kendini —yaşadığı dönemde, çocuklarla çalışan birinin toplumda ciddiye alınmayacağını, onlarla ‘oyun oynamanın’ ‘tuhaf’ karşılanacağını bildiğini ve bu riski göze aldığını belirterek— “çocuklarla oyun oynayan biri” diye tanımlamış hep. Büyük hayranlarından Picasso’nun “yeni Leonardo” olarak andığı Munari, şüphesiz tüm zamanların en ilham veren tasarımcılarından ve yirminci yüzyılın en önemli İtalyan sanatçılarından, fakat çağdaşlarına kıyasla sesini daha az duyurabilmiş aslında.

Bruno Munari çocuklarla oynuyor,
fotoğraf: Ada Ardessi,
kaynak: Art Play Children Learning

Tasarımın iyi, güzel ama aynı zamanda ulaşılabilir olmasını savunmuş hep. Bu acayip adamın işlerinin hepsine değinmeyi beceremeyeceğimden, yazıyı bir ortaklık da barındırdıkları için ilgimi çeken iki işiyle sınırlandırmaya karar verdim. İşlerin çıkış noktası ‘işe yaramazlık’ları. Bu ‘işe yaramazlık’ meselesi aynı zamanda Bruno Munari’nin tasarımcı ve sanatçı kimliğinin de en belirleyici öğelerinden biri olarak kabul ediliyor.

Munari’nin yarattığı pek çok kullanışlı ve işlevsel nesne bir yana, bana kalırsa en kafa uçurucu işlerinden biri, çocukluğundaki salıncaklardan ve kestiği kâğıt şeritleri odasının penceresinden aşağı atıp izlediği anılarından yola çıkarak icat ettiği İşe Yaramaz Makineler [Le Macchine Inutili]. Sanat ve tasarımın günlük hayatımızın ayrılmaz parçaları olduğunu göstermeyi hedefleyen, trafik ışıklarından çocuk kitaplarına, afişlerden yol tabelalarına kadar görsel, grafik ve endüstriyel tasarımın her gün kullandığımız nesnelerde oynadığı rolü vurgulayan, hayli eğlenceli bir üslupla kaleme aldığı Design as Art (1966) herhalde Munari’nin en bilinen kitabı da. Kitabın ilk bölümü “İşe Yaramaz Makineler”in ilk cümlesinde şöyle demiş: “Pek çok insan beni ‘Şu işe yaramaz makineleri yapan adam’ olarak tanıyor.”

Bruno Munari, Design as Art (1966), fotoğraf: İpek Şoran

Munari, İşe Yaramaz Makineler’i 1933 senesinde tasarlayıp üretiyor. Bazen düz renklerde karton parçalarının, bazen de cam balonların, —en küçük bir hareketle dönmelerini sağlamak için olabildiğince hafif— halatlarla, tellerle ya da iplerle birbirlerine bağlanmasından oluşan bu makineler, dönemin sanat çevreleri tarafından epey küçümseniyor ve eleştiriliyor. Hatta Munari’nin işlerine ve fikirlerine çok saygı duyduğu arkadaşları bile bu makinelere kahkahalarla gülüyorlar. Neredeyse bütün arkadaşlarına İşe Yaramaz Makineler’inden hediye ediyor, ama kimse bu makineleri Marino Marini’nin heykelleriyle ya da Carlo Carrà ve Mario Sironi’nin tablolarıyla süslü oturma odalarına koymaya yanaşmıyor. Bu komik makineleri değersiz buluyorlar, bu sebeple İşe Yaramaz Makineler Munari’nin arkadaşlarının evlerinde ancak çocuk odalarında yer ediniyor kendilerine. Design as Art’ta yazdıklarından anladığım, Munari arkadaşlarının bu tavrına pek bozulmuyor, belki de İşe Yaramaz Makineler’i çocuk odalarına girerek asıl amacına ulaştığı içindir, kim bilir. Ama aynı arkadaşların Alexander Calder’in siyah ya da gözalıcı renklere boyanmış demir plakalardan yaptığı mobil heykellerini coşkuyla karşılamalarına, dahası, sonradan kendisinin Calder’in taklitçisi olarak anılmasına epey bozuluyor anlaşılan.

Bruno Munari,
İşe Yaramaz Makineler
[Le Macchine Inutili],
kaynak: Italian Ways

Elle tutulur bir faydası ya da işlevi yok gibi duran bu İşe Yaramaz Makineler’in gerçekten işe yaramaz olduklarını söyleyebilir miyiz? Ben onlara baktıkça, belli ki çocuklukta aklımıza gelen o birbirinden tuhaf, deli saçması (gibi görünen) ve vahşi fikirlerden hiç vazgeçmemiş, çocukluğuyla bağını hiç koparmamış mucidin o dönem makinelerini hediye ettiği arkadaşlarından biri olup da bir tanesini evin en görünür yerine astığımı hayal etmekten kendimi alamıyorum.

Şimdi gelelim bu yazıda bahsedeceğim ikinci işe, Okunamayan Kitaplar’a [I libri illeggibili]. Şanslıyım ki Munari’nin memleketine yaptığım bir seyahatte bu kitaplardan bir tanesini (Il libro illeggibile MN 1) edinebildim. Aslında bu Okunamayan Kitap’ı alırken üzerine çok da düşünüp heyecanlanmadım. Ne de olsa aslında ne olduğunu biliyordum. Beyaz bir zarfın içinde, farklı geometrik şekillerde canlı renklerde sayfaları olan, kırmızı iplik dikişli, minicik bir kitap.

Bruno Munari,
zarfıyla beraber
Il libro illeggibile MN 1, fotoğraf: İpek Şoran
Bruno Munari, Il libro illeggibile NY 1, kaynak: MassArt blog

Tıpkı İşe Yaramaz Makineler gibi Okunamayan Kitaplar da tasarımın işlevinin ve iletişim gücünün test edildiği bir deney gibi. Munari burada, kitabı temel işlevinden arındırıp görsel ve dokunsal işlevlerini ön plana çıkarıyor. Kitabı elime alıp doğru düzgün incelerken aklıma iki şey geldi: İç sayfalarının tangrama benzerliği ve Alice’in meşhur “Peki ama resimsiz, konuşmasız bir kitap neye yarar ki?” sorusu. Sanki o an Alice’in elinde Munari’nin Okunamayan Kitaplar’ından biri varmış da kitabın işlevini sorguluyormuş gibi bir sahne canlandı zihnimde. Resimsiz, konuşmasız bir kitabın ne işe yarayacağı meselesi karşıma Alice’in sorusu ve Munari’nin Okunamayan Kitaplar’ından biri çıkana kadar hiç aklıma gelmemişti doğrusu. Bu tür bir kitabın ne işe yarayacağına verilebilecek net bir cevabım hâlâ yok ama şu bir gerçek ki, kitaplığımın önüne geçip elime en sık alıp, bakıp rafa kaldırdığım kitap bu Okunamayan Kitap. Kendine merakla tekrar tekrar baktırıp üstüne düşündürmesi bile bu resimsiz, yazısız, konuşmasız kitabın ne işe yarayacağının cevaplarından biri olabilir belki de. Zaten Munari’nin dokunsal çocuk kitapları ve oyun oynayarak keşfetmeye yönelik diğer çocuk kitapları da düşünülürse, Okunamayan Kitaplar’ın da benzer şekilde, yazısız ve resimsizliğiyle çocukların canlarının sıkılmasına izin verdiği, böylece hayal güçlerini tetiklemeyi hedeflediği söylenebilir —şimdiki çocuklar için ne büyük bir lüks.

Bu yazıyı bir dilekle noktalıyorum: Tasarımda işlevi sorgulayan, görsel alanların pek çok dalında disiplinlerötesi eserler veren bu çok yönlü, üretken ve “çocuklarla oyun oynayan biri”nin diğer —alanlardaki— işleriyle ilgili başka yazılar da okuyabiliriz umarım.

* “Ben deliler arasında ne yapayım?” dedi Alice.
“Başka çaren yok ki,” dedi Kedi, “hepimiz deliyiz burada. Ben deliyim. Sen delisin.”
“Benim deli olduğumu nereden çıkarıyorsun?”
“Mutlaka delisindir,” dedi Kedi, “yoksa burada ne işin var?” (çev. Tomris Uyar)

Bruno Munari, çocuk, çocuk kitabı, İpek Şoran, İşe Yaramaz Makineler, kitap, tasarım, Tavşan Deliğinden Aşağı