fotoğraf: Jayme Rose (CC BY-NC-ND 2.0)

Yeni Roman Üzerine
Panzehir Olarak Kitap

Tanışma 

Onu bulduğumda etkilendim. Marguerite Duras’ın Moderato Cantabile adlı novellasını yeni bitirmiştim. Olan bitenin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Başlangıcı ve sonu olmayan bir romandı, epey kısaydı oysa ve ancak bir kereliğine yaşanabilirdi. Her şey değişse dahi o yerinde kalacaktı; emindim bundan. Bu anlamıyla güvenilirdi, çünkü bana vaat ettiği hiçbir şey yoktu. Bu hiçbir şeyliğinden dolayı geleceği de yoktu. Sonsuzdu çünkü; gördüğüm en durağan şeydi. Bu sebeple okuma esnasında, geçici olduğunu fark edene kadar keyfini sürdüğüm bir rahatlama bana eşlik etti. Narenciye kokularının bahçesine dolduğu evimiz sadece kuzu melemeleriyle sessizliğini bozuyordu. Penceresinden baktığımda hiçbir odamdan bu kadar uzağı göremediğimi hatırlıyordum. Bu nasıl mümkündü; köyümden ta otoyolu, komşuların üçünü tek bakışta görmek? İşte, keşif arzumu böyle, durduğum yerden giderebildiğim bir konfor içindeydim ki…

Kitap boyunca çalan “Moderato cantabile” sustu. Kadın barı terk etti. Konfor sırtımı ezmeye başladı. Yalnızdım, yalnız; odamda kitap okuyordum. Neredeydim belli değildi, gayet otoyolda da olabilirdim gibi geliyordu. Ama kitap çok sade ve güzeldi ve ben benim olmayan bir şeyin yüküyle yüklenmiştim fakat kitap yapmamıştı bunu, hayır; o sadece bir kadını, bir çocuğu ve gizli bir aşkı anlatmıştı. Ne kimse ölmüştü ne de birbirine darılanlar olmuştu. İnsana dairdi; öylesineydi. En azından o insanlar ve o dönem için öylesine olduğunu düşündüğüm anlardı kitapta yaşananlar. Duras ilk tanık, ben onun yalancısı. Öte yandan kuzular meliyor; içlerinden birinin yarın kesileceği duyumunu aldım. Bir abaza horoz öyle bir peşlerinden koştu ki tavukların hepsi maki ağaçlarının tepelerinde şimdi. 

Ama sırtım, boynum ağrıyor. Kitaba eğildim ve bir şey yaşandı orada; hem kitapta hem de benim alelade tanıklığımda.

Ne olduğunu anlamak için yarın Duras’ı tekrar sayfalarından tutup açacağım. Moderato Cantabile’den korkuyorum, yanına yaklaşamadım. Sevgili romanını alıyorum; “Kontürleri daha yumuşak, herhalde suratsız davranmaz bana” diye düşünerek. Aklımda sorular var; zaman, tarz, zaman kipleri, tarzın cümlelerde vuku buluşu, zamanın karakterleri sindirişi, karakterlerin cümleleri kendi tarzlarından aksesuarlarla süslemesi, zamanın uzunluğunun yanında yazı tarzının cümlelerden çıkarsayamadığım tek tipliliği… gibi gibi konseptlere dair sorular. Romanı bir kere de ben yazıyorum el yazımla, defterime:

“Yaşamımın öyküsü yok. Böyle bir öykü yok. Odak diye bir şey olmadı hiç. Yol yok, iz yok. Alabildiğine geniş yerler var. Buralarda bir zamanlar biri varmış sanısını uyandırıyorlar ama doğru değil; hiç kimse yoktu.”*

İlgimi çeken de bu durum olacak. Kitabın bende uyandırdığı duyguları düşüneceğim. Herhangi bir kitabın bende uyandırdığı duyguları düşünmekten farklı bir seyir izleyecek zihnim. Çünkü kendisini olumsuzlayarak başlayan bir hikâye –“yok, olmadı, sanı uyandırsa da doğru değil, yoktu, hem de hiç kimse”– ancak bitince canımı sıkacak. O yok olan şey neydiyse ona maruz bırakıldığımda iyiydim, çünkü hafifti yokluğu; bir günbatımı nasıl yok ederse sıcak iklimi sakince, onun gibi çabasızdı. Benden hiçbir şey beklemedi, ne bir yatırım ne de ilgi. Uykunun rüyalar âlemini üzerime zorlamamasına benzer şekilde, bana değil, imgelerimin kaynağı olan daha basit, daha canlı bir varlığa hitap etti o. Öyle ki Duras’ı düşünmedim bile. Kendi hikâyesini temel aldığını bildiğim bu kitapta onun izini sürmedim. Odak yoktu. Öyleyse anlattıkları herhangi birine ait olabilir. Sadece öylesine bir dünya. Alelade bir güzellik. Şimdiye indirgenmiş. Geçmiş de gelecek de şimdiye indirgenmiş. Odak olmaması yayıldığı alanda izini bırakmak için uğraşmamasından geliyordu.

Bunun beni neden üzdüğünü nasıl anlatabilirim? Belki sizi üzmezdi. Belki kitabı kapayıp bir kenara koyardınız. “Fena değil.” Yarın hatırlanacak bir kitap değil nasıl olsa. Bu yüzden “Ne olduğunu tam hatırlamıyorum. Anılardan oluşuyor, bir yaşam kesiti gibi.” İhmalkârlığınızdan değil de kitaptan ötürü olduğundan emin olduğunuz bir hâl içinde bu yanıtı vermeniz bir hata olmazdı da. Bu yanıyla hayatınıza benzerdi. Her hayat alelade bir güzellik çünkü. Her hayat aslında bir hayat kesiti; ancak bir anlatıcı yaratıldığında kendisine odak bulan ve bir geçmiş-gelecek ikilisi arasında geçici karakterinden sıyrılan bir şimdiler toplamı. Bu kitap da öyle, aynı benim kapağını kapatışımla uyandığım sönen akşamım gibi, şimdiye indirgenmiş bir dünya.

Beni üzen de bu durum. Ama her üzüldüğümüz şeyin arkasında açıklanmamış bir enerji rezervi yattığına güvenip üzerine gidiyorum.

Soruşturma 

Duras’ın yaptığı bir tür edebiyat mıdır? Belki de odanızda daha kalın diğer kitapların arasına saklanmış utangaç bir kitap küçük gövdesinde edebi bir dönemi, bir düşünce birliğini saklıyordur, olamaz mı? Bir kitabın edebiyat tarihiyle ilişkisinin, bir insanın toplumsal tarihle ilişkisinden daha basit olduğunu kim söyleyebilir?

Nedenini merak ettiğim bir şey: Bir yazarın üslubu, edebi biçeme dair verdiği sözler sanatına dair oluşturduğu bir alışkanlık olarak değerlendirilebiliyor. Ya yazarın yatkınlığından ya da dönemin modasından ötürü bir kere üzerinde karar verilmiş, hakkında manifesto yazılmış bir edebi tarz; üstüne sadece başlangıçta düşünülmüş ve sonrasında adeta bir rutin gibi kanıksanmış bir şekil…

Oysaki bir okurla karşılaştığında esere ne oluyor? Ben bir şeyler yaşıyorum, bu sırada roman kapalı hâlde kitaplığımda durmuş oluyor. Henüz karşılaşmamışım kitapla ama istemeden ona hazırlanıyorum. Bana yabancı güçlerin pençesindeyim, sanıyorum ki onlar hayata dair ya da en azından insan olmaya dair bir şeyler söylemek ister, bu nedenle de bana dadanmışlar. Ama her şey belirsiz, ben de endişeme dair endişeler üretmekten kaçınmak için tüm zevklerden alıkoyuyorum kendimi. Bir şeyler arıyorum, somut ya da düşünsel herhangi bir şey. İmgelemimin kendinden eminliğini birazcık olsun bozup hayatın olasılıklar içeren işleyişini hatırlatacak, belirsizliği büyük resme ve geleceğin doğasına atayıp güzelliğin ince detaylarını hemen şimdi, bugün bana gösterecek bir şeyler. Bir oyalanma, incik boncuk. Ve bir kitap alıyorum; büyük konuları olmayan (savaşlar, adalet ve tarih gibi), bana öğütler vermeyecek, hayatın ciddiyetinden oldukça uzak, fazlasıyla sıradan ama yine de bana dair bir şeyler söyleyecek, incik boncuğa sahip ama boğucu ya da rüküş olmayan bir roman. Mümkünse ebat olarak kısa, sade ama felsefi. Bugün bitirebileceğim türden, yarına aksamayacak bir kitap. Ve bir akşam Duras’ı yeniden keşfediyorum. Hem zehir hem de panzehir oluyor bana.

Neden? Çünkü benimle aynı soruyu soruyor ve ben ilk etapta bu çerçeveden kaçamıyorum. Evet, hayat şu an, şimdi yaşanıyor ve arkasında zamanın işleyişine güven duymamı sağlayacak bir metafizik göremiyorum. Ama panzehir de güzel addettiğimiz bir şey, bugün de yarın da güzel ve yazı hâlâ bir şeyler anlatıyor ve ifade etmek bu belirsizlikte kendini hâlâ mümkün. Tanık olmak dünyaya, unvansız da sahip olabileceğimiz doğal bir hak. 

Bu sebeple eminim ki bu tarz, bu üslup, adını koyamadığım bu yazış şekli tekil olmasına rağmen bir düşünce içermekte. Ve bir düşünce sadece bir insanda yeşermez, bir döneme aittir her zaman. O hâlde Duras gibi birileri daha vardır, olmalıdır.

Bütün manolyalar çiçek açacak bu akşam. Moderato Cantabile’de Duras’ın çocuk kahramanına koparttığı manolya hariç hepsi bugün açıyor. Zaman, kendi kendine denk olan bu zaman bu unutulmuş çiçeğin açışı üzerinden kayıp gidiyor.

Birbirine yakın iki tekrar, küçük frekanslı bir dalga. Akşamla yükselen korkularım var. Sanki her akşam bir veda vakti ve ben hazır değilim yine. Yorgunum; uyumak, yarına güven duyarak uykuya dalmak istiyorum, hepsi bu. Duras’a bana olan yakınlığından yakalanıyorum. Romanında beslediği “hayatın yalnızca bu olduğu, arkasında bir şey olmadığı” düşüncesi ile benim günün bitiyor oluşuna dair duyduğum korku birbirinin tekrarı olsa gerek. Şimdi ve burada bir düşünce kazısı gerçekleşebildiğine göre bu elbette bir şeydir; peki nedir, “şimdinin edebiyatı” mı? Kayıp geçen şeyleri anlatmak için insan özgüveni nerede bulur? Yazar kendisini bir kere nasıl meşru kılar hikâyesinde (ki bu hikâyenin karakterlerinin ne tumturaklılığı ne adı ne de geçmişi var)? Özürleri bile yok. “Özür dilerim, tutarlı davranmadım.” “Özür dilerim, aklını karıştırdım.” “Özür dilerim, vaktini aldım.” Hayır, hiçbiri yok. Özür dileyecek kadar kendinin farkında olmadan, nehre düşürülmüş bir şal, terlik filan gibi akıp giden bir hikâye yazmak kimin aklına gelir?

Keşif 

Yaptığım kısa araştırmaya bazı sezgilerimi doğruluyor: 

  1. Duras en büyük temsilcisi olmamakla birlikte Yeni Roman [Nouveau Roman] denen bir edebi akımın mensubu olarak değerlendiriliyor.
  2. Yeni Roman akımı Fransa’da, İkinci Dünya Savaşı sonrasında romandan ne anladığımıza dair ciddi bir yenilik gerçekleşmesi gerektiği, yoksa bu türün tarihin sayfalarına karışacağı düşüncesiyle doğuyor. Kuramcıları arasında Alain Robbe-Grillet ve Nathalie Sarraute var.
  3. Bu akımda da varoluşçu temalar baskın olsa da Jean-Paul Sartre ya da Albert Camus’den alıştığımız, dünyaya karşı bir tepkiselliği ve dramatik, duygusal karakter davranışlarını göremiyoruz. Trajedi öğesi geride bırakılmışa benziyor.
  4. Yeni Roman adını doğruluyor: Her bir yazar birbirinden farklı; her bir roman da öyle. Aralarındaki ortak ve farklı unsurlara dair tartışma kendi başına bir tez konusu.
  5. Her bir roman sadece kendi dünyasını ortaya koyuyor; dünyasını deneyimlenebilen bir fikre dönüştürüyor. Robbe-Grillet’nin aklımdan çıkmayan cümlesi: “Eser kendini gerekli olarak kabul ettirmelidir.” Bu cümleyi birazdan açacağım.

Ama şimdi değil. Şimdi Muğla’da bir öğlen vakti. Güneşle o kadar dolu ki düşünemiyorum. Çay kenarına geldim. Bisikletimi sarhoş gibi sürüyorum köy yollarında; yüzümü yalayan rüzgâr beni heyecanlandırıyor. Kalbimin daha hızlı attığı, terlediğim anların bir listesini çıkaracağım. Sarhoş gibiyim; sadece ileriyi görüyorum.

Çevremde olan bitenin de farkındayım ama hepsine büyüklük taslıyorum, umurumda değiller. Daha hızlanabilir miyim? Bu hantal bisiklet şu hantal motoru geçebilir mi? Bu kaldırıma doğru hızla sürsem vaktinde ön tekeri üstünden attırabilir miyim? Sola kırıp paçayı kurtarmadan ne kadar süre denize sürebilirim? Sarhoş gibiyim; belime doladığım kapüşonlum tekerime dolanacak, bir kaza çıkacak, bir araba bana çarpacak ya da ben bir arabanın aynasına vuracağım, sağ omzum da ayna da yerinden çıkacak. İyi ki yalnızım da rüzgâr örtüyor aptallıklarımı.

Durunca yüzümün kızarıklığını saat tik takları gibi kulaklarımda hissediyorum. Hayatın bundan ibaret olabileceği fikri bir çocuk gibi sevindirdi beni. 

* Marguerite Duras, Sevgili, çev. Tahsin Yücel (İstanbul: Can Yayınları, 1992), 13.

Begüm Güven, edebiyat, kitap, Marguerite Duras, Moderato Cantabile, okumak, roman, yazı, yazmak, Yeni Roman