Bir Kitap Yapıcısının Düşünceleri

Avşar Gürpınar: Benim en çok merak ettiğim, işin tabiri caizse pis ve sıkıcı yanları. Kendimden alıntı yapıyorum:
“…Tasarım aslında bir dizi sıkıntılı işten oluşan bir süreçtir. Bu yazıyı yazarken bile son derece sıkılıyorum. Okuyan da sıkılacak. Neden? Çünkü şu güzel tasarım ortamının bozulmasını hiçbirimiz istemeyiz. Birtakım tasarımcılar o cin fikirleri o güzel formlara gömsün, o nesneler ne akan ne kokan tertemiz fabrikalarda yarın yokmuşçasına üretilsin, kimin nerede kullandığını bilmediğimiz ama birilerinin bir yerlerde kullandığından ve aşırı derecede keyif aldığından emin olduğumuz eşya üzerine yazılsın çizilsin, övülsün de övülsün isteriz. Kötü olanı, sıkıcı olanı, sorunlu olanı, sıkıntılı olanı, konuşmak değil görmek bile istemeyiz.” (“Tasarım Sıkıntısı”, Eylül 2018, XXI)
Ben de yayıncılık işinin biraz buralarına bakmak/baktırmak istiyorum. Acaba yukarıda bahsettiğimiz hâllerin yayıncılıktaki karşılığı nedir?

Levent Şentürk: Yazını sen söz açınca okudum; yayımlandığı zaman gözümden kaçmış. Orada dokunduğun sterillik ve gösteriş konusu baki bir mesele. Kitap yapmak, kitabın mimarisi konusunu, 2018’de karşılıklı yazışarak kurduğumuz küçük bir kitapla enine boyuna tartışmıştık Enis Batur ile beraber, Endişe Yengeçleri’nde.

AG: Bu sanal bir mülakat olduğundan, yani buradan sonra yazılanlar öncekiler gibi zaten çoktan yazılmış olduğundan araya girmekte hiçbir beis görmüyorum. Ve hemen soruyorum, kitabın mimarisi dediğin nedir? Aklıma gelen bazı tanımlar var elbet ama senden duymak isterim. Bir de şu soruyu eklerim: Kitap bir nesne olduğuna göre neden kitabın tasarımı değil de mimarisi?

LŞ: Bu benim tanımım değildi; Enis Batur karşılıklı yazışarak bir kitap yazma fikri olduğundan bahsettiğinde, ana başlık olarak ‘kitabın mimarisi’ne değinmişti. Kitapta bu ifadeye dayanan pek tartışma da yapmadık ama kitaplar ve başka şeyler üzerine etraflıca konuşmuştuk. (Bkz. Endişe Yengeçleri, Kırmızı Kedi Yayınları, 2018.) Bence ne pis ne de sıkıcı bir yanı var kitap yapmanın. Bunalıp masadan fırladığım, bir süre bilgisayarın başına dönmemecesine kendimi hayata vurduğum çoktur ama bu sayılmaz sanırım, her iştekinden fazla değil yıldırıcılık düzeyi, kitap yapmanın.

AG: Pis ve/veya sıkıcıdan kastım şu. Tasarım (özellikle ürün tasarımı) süreçlerinde birtakım kritik iş kalemleri vardır. Son üründe neredeyse hiçbir zaman görünür değildir, bu fiziksel veya düşünsel bir emek olabileceği gibi bazen hiçbir şey yapmadığınız bir zaman aralığı da olabilir. Sözgelimi bir ustanın başında beklemek, bir Excel tablosunu doldurmak, telefonda pazarlık yapmak. Ortaya çıkan işe baktığınızda “Evet, bu işte ustanın başında çok güzel ve uzun süre beklenmiş, belli bu!” demezsiniz, ama o bekleme olmadan da iş o kadar iyi olmaz. Sormak istediğim, bunun yayıncılıktaki karşılığı ve tabii, senin cevabındaki bunalıp masadan fırladığın ve kendini hayata vurduğun anlardaki tetikleyiciler.

LŞ: İşimi kolaylaştıran araçları neredeyse kullanmıyorum; çünkü bir noktada, sonunda bunun uçuruma sürükleyeceğini biliyorum, öğrendim. Tasarım emeği, sonucu değiştirecek edimlere yönelmekten mi ibaret? Sonucu değiştirmeyeceği besbelli ayrıntılarla çok uğraşmak gibi hayvani bir alışkanlıktan kurtulamıyorum.

Zamanla bir kitabı ‘tamamlamak’ denen şeyin daha fazla aşamadan oluştuğunu kavradım. Bu bir iç bürokrasi değil; işi bitirmemek için ayak sürümek de değil. Kişisel çalışma protokolleri geliştirmek, bir çocuğun günler süren şehir kurma oyunuyla benzerlik gösterir. Bir turda başlıklara, bir turda ölçek çubuklarına, bir turda hecelemeye, bir turda dile, bir turda düzeltme okumasına bakıyorsunuz, vs. Böylece tamamlayamaya tamamlayamaya tamamlıyorsunuz.

Kimi zaman, bir karar verir, kararı kitap boyunca uygulamaya koyulur, yol alırım; derken karar değiştirir, o âna dek yaptıklarımı geçersiz kılarım, başa dönerim; gerçek bir gerilik örneği. Tasarım işi bir dizi ardışık saçmalıktan ve zihinsel gelgitlerden oluşmuyormuş gibi davranmak tasarımcının şanındandır, öyle değil mi?

Yapım sürecini sonuç gibi görmek en doğrusu sanırım. Kitabın hemen tüm kalemleri beklemekten oluşuyor. Bu, sadece yapımdan önceki zamanları değil, sonrasını da kapsıyor. İşin lojistik ve maddi kısmını düzgünce çözmüş olsanız dahi kitap bitmiş olmaz; okurda yeniden dünyaya gelmesi, ama önce okur tarafından sindirilmesi gerekiyor; hesaba gelmeyecek derecede bilinmezlik içeren bir şey bu. (Bu konuda Roland Barthes’ın meşhur metni, Yazarın Ölümü geliyor akla. Bütün mesele okurun ortaya çıkmasıydı, yazarın mitik kimliğini alt üst edecek başlıca güç okurun doğuşuydu; metnin üzerinde durduğu şeylerden biri bu.) İkinci sorduğun şeyin cevabı ‘yorgunluk’, sadece. Ama kitap yapmak şimdilerde her zamankinden kolay.

Yeni Materyalizm:
Görüşmeler ve Kartografiler,
Dividuum: Makinesel Kapitalizm
ve Moleküler Devrim,
Ölü Brugge, Photo Graphos;
Yort Kitap

AG: Neden kolay?

LŞ: Kolay çünkü metni dijitalleştirmek ve dijital ham metne biçim vermek, arkasından da onu dolaşıma sokmak için birçok araç var, bunlara erişmek kolay. Bu, kitaplara üretim sırasında ayrılan sürenin azalmasını beraberinde getirir ve bu da otomatik biçimleme komutlarıyla, hazır kalıpların kullanılmasıyla, otomatiğe bağlanmış üretimin yavanlığını getirir... Karşı kefede, zanaat mesaisinin artması gerekmez miydi? Aslında nitelik üretmeye daha fazla zaman kalmış durumda ama ne gezer. Sanal dünyada sapla samanı ayırt etmek kolay değil. Kaldığım yerden devam edeyim; kitabı aşan bir mecra bilmiyor henüz insanlık, bu alanda ne yapılabileceklerin ucu bucağı var ne de kitaba, kitaplara dair hayal kurmanın.

AG: Ne anlamda aşan?

LŞ: Belki burada dönüp Victor Hugo’nun “Bu, Şunu Öldürecek” metnini anabiliriz. (“Ceci Tuera Cela”, Notre Dame’ın Kamburu, çev. V. Yalçıntoklu, İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2019, s. 186–201.) Matbaa, mimarlığın sembolik gücünü ortadan kaldırıyordu Hugo’ya göre. Onca para, onca işgücü, onca malzeme ne içindi? Bir yerde hareketsizce bekleyen ve eninde sonunda çürüyen mimarlık için. Oysa kitap bu anlamda yenilmez, yok edilemez bir nesne; çoğaltılıp yayıldığı, kuşlar gibi özgürce ve takip edilemez şekilde yayıldığı için. Gerçi bu, 19. yüzyıla göre bir tanım. Bugün durum elbette bambaşka. Mimarlığın, matbaa tarafından ekarte edildikten sonra, 20. yüzyılda görkemli bir dönüş yaptığını eklemek gerek. Her iki mecrada da yani yayıncılıkta ve mimarlıkta o kadar fazla dönemeç yaşandı ki, kimin kimi öldürdüğünün önemi kalmadı; cinayet karşılıklı aynalardaki gibi süreğenlik kazandı, kâbuslardaki gibi: Matbaa mimarlığı öldürüyor, derken mimarlık dirilip matbaayı; bu sahne durmadan yineleniyor...

Benim burada kastettiğim, internete rağmen kitabı form olarak aşan bir şeyin hâlâ mevcut olmadığı; bir taraftan da kitapların zaten yeniliklerle donanmayı sürdürdüğü. Kendi dar, sınırlı deneyimimden baktığımda, kitap hazırlamak, yazı yazmaya başlamamla beraber doğallıkla gelişen bir şey olagelmiş.

AG: Bu bana ilginç geliyor. Niye yazmak ve daha çok yazmak değil de kitap hazırlamak?

LŞ: İkisi birbirinden ayrılabilir mi? İnsan yazabilir, bunun ucu bucağı yok. Kitap yapmaya gelince, yazdıklarınızı başka birçok değişkene göre birleştirmek yahut ayırmak, toplamak veya dağıtmak; kısacası yazma ediminin kendisini paranteze alabilen bir dizi başka fiille hareket etmek zorunlu. İnsan, eliyle yazdığı şeye nokta koyup kitabı ‘bitirebilir’, en yaygın biçim hâlâ bu. Yazdıkları üzerinde özdenetimi olmayan birine yazar denemez; peki bu özdenetimin sınırları nereye uzanıyor? Yazarın tasarım perspektifiyle ilgili gayet muğlak bir sınır bu. Bildik yoldan giden yazarlar, kitabın oluşumu ile metnin oluşumu arasında bağ kurmaya yanaşmaz. İddiam şu: Böyle yazarlar hâlâ mitolojik yazar kimliğine tapınıyor ve bu kültü besliyor. Mutfağın neye benzediğini merak etmeyen lokanta müşterilerine benziyorlar. Ya okur? “Herkes işine baksın, yazar kitabını yazsın; çevirmenler çeviri, redaktörler redaksiyon yapsın; grafik tasarımcılar kitapları bitirsin, yayıncılar kitapları tanıtsın, satsın, dağıtımcı dağıtımı yapsın” denebilir. Zaten olan da bu. Bu işbölümünün kimi safhalarındaki ayrımlar anlamını yitirdi. Kitabın yapımında aktif rol almak, yazarlara başka bir perspektif kazandıracaktır.

Kaldığım noktaya döneyim; benim için esas dönemeç bundan on yıl önce, 2010’da gerçekleşti. Dozerin Rüyaları’nı hazırladım. Sonunda kitap geldi. O zaman InDesign öğrenmem gerektiğini, kitaplarımın tasarımıyla doğrudan uğraşmadan yola devam edemeyeceğimi anladım. Kendi yazdıklarım dışındaki kitapların yapımına da müdahale etmeye başladım sonra sonra.

Kitap yapımına destek vermem, grafik tasarım ve sayfa üzerine kafa yormaya başlamam, yazmayı bıraktığım anlamına gelmiyor; tersine, körükleyici etkisi oldu. Birçok kitabın yazımıyla daha kolay uğraşıyorum. Otuz kadar kitabın üzerinde çalışıyorum; tabii eşzamanlı değil. Bunda grafikle uğraşmaya başlamamın azımsanmayacak payı var. Büyük bölümü de görsel yanı ağır basan kitaplar.

Biliminsanı, düşünür, sanat erbabı, çizer, öğretmen, yazar, vb. için, entelektüeller için kitap nadiren yapılacak bir nesne; kitapları hakkında etraflıca kafa yormaları beklenmiyor, kendi işlerinin zorlukları nedeniyle. Haute couture terziye gitmekten çok farklı değil, entelektüellerin kendi kitaplarının akıbetiyle ilgili tutumları. İşi uzmanına bırakıyorlar. Bunu hor görmüyorum.

Kimimizin yaşamında yazı, kalem, kâğıt, defter, mürekkep yer tutmuyor artık fazla, kimimizde ise belki yeterinden fazla yer tutmaya devam ediyor. Her insan evladı kendi köşesinde oturup birtakım şeyler yazıp çizebilir; sorun, burnunuzu dışarı uzatınca boy gösteriyor.

AG: Yani yayıncılığa başlayınca mı?

LŞ: Yayıncılık yapmak elbette zorlu bir iş, hele bugünlerde buna maddi zorlukların çoğalması da eklendi. Yort Kitap, Osman Şişman’ın yıllardır hayalini kurduğu yayıncılık projesi. Benim büyük şansım, Eskişehir’de Osman gibi biriyle karşılaşmış, zaman içinde onunla dostluk kurmuş olmam. İkincisi, şimdi Yort’un kitaplarına katkıda bulunuyor olmam ayrı bir şans kendi adıma. Bu ikisini, yani onunla dostluğumuzu yayınevi fikrinden ayırmam olanaksız. Şu zamanda yayıncılığa atılmanın hiç de iyi bir fikir olmadığı biliniyor, sürdürmenin zorlu olacağı da.

AG: Neden?

LŞ: Yayıncılıkla uğraşmanın daha kolay olduğu zamanlar olmuştur belki Türkiye’de. Açıkçası, naif ve tek yönlü olmamak gerekiyor. Ama kötümserlik ve eylemsizlik esas bataklık değil mi? Karamsarlığa kapılmak için bir neden göremiyorum. Demek istediğim, fazladan bir karamsarlığa gerek yok, çünkü ortam hâlihazırda zifiri karanlık.

AG: Duruma bir sorun değil de bir olgu olarak baktığını söyleyebilir miyiz?

LŞ: Ne çok şeyi normal karşılıyoruz, buna dikkat çekmek istiyorum. Okurlar olarak daima kitapçılarda vakit geçiriyoruz. Yaşadığımız şehrin sevdiğimiz kitapçılarını yıl boyu arşınlıyor, orada rafların önünde kitaptan kitaba atlıyor, bazılarını yanımızda götürüyoruz. Şimdi bu mekânsal deneyim kitapları internetten edinmeye bırakıyor yerini. Peki bütün bu şık, iyi aydınlatılmış, güzel müziklerin duyulduğu kitapçıya o nesneler nereden geliyor?

AG: Türkiye’de, sözgelimi New York’taki Strand gibi kapsamlı, hem kütüphane hem sahaf gibi çalışan bir kitapçı olsa belki internetten kitap almayacağım ama bazen de yok işte, nereye baksam, iki-üç kitapçıdan sonra yoruluyor insan.

LŞ: Evet tabii, bu da var. Mesela Eskişehir’de son on yıl içinde bir sürü yeni kitapçı açıldı. Ancak küçük yerler bunlar; bu talebi daha ağır sıklette göğüsleyecek, devasa kitapçılar yok. Sanki Eskişehir’de yok da İstanbul’da var mı? Henüz yok ama olması gerekiyor... Kütüphane ile kitap dükkânının bileşimi dev yerler lazım.

Yeniden arka plan meselesine dönmek istiyorum. Kafka’nın nefis bir köpek metni var: İnsanların yiyecekleri nasıl olup da yarattığını, nereden getirdiklerini bir türlü kavrayamayan ve kökenine inemediği bu yiyeceklerle ilgili eksik (kara mizahi) uslamlamalar yapan bir köpekle ilgili. Okurlar olarak böyle bir kitap kültüyle sarmışız kendimizi ve en aklı başında olanlarımızın bile Kafka’nın anlatısındaki karakterden fazlaca farkı yok. Kitapların nereden geldiği, nasıl yapıldıkları, hangi ellerden geçtikleri hiçbirimizi ilgilendirmiyor. Bu şık nesnelerin nihai hâlleri ile geldikleri yerler arasında derin bir tezat var ve bütün tüketim rejimi bu tezatın örtbas edilmesine dayanmıyor mu sence de?

Bu kısmına bir göz atacak olsaydık, kitabın tarihsel bakımdan bağlı olmayı sürdürdüğü makinesel boyutla ilgili birçok duygu uyanacaktı içimizde. Bundan ürperti bile duyabilecektik. Matbaanın uğultusunda ve kirinde bizi kitaptan uzaklaştıracak bir şey yok, tersine, arka plandaki zahmetin ve alakanın kitaba ilişkin duygularımızı perçinleyeceğini varsayabiliyorum ancak. O zaman, kitabın etrafında üreyen, hayret verecek derecede gülünç ve yapmacıklı evrenden de sıyırabiliriz kendimizi.

Bu yapmacıklık, kitapla kurduğumuz doğrudan ilişki içindeki en güçlü arzumuza yönelik meşum bir hile ve bu tamamen kurumlaşmış, kendinden emin bir hilebazlık. Bu hilebazlık sayesinde kitapla ilgili ortalama kanaatler üretilmiş ve kemikleşmiş durumda. Okurun buradaki durumu, nereden ve nasıl geldiğini bilmediği, bilse bile görmezden geldiği ebleh kanaatleri bizzat kendisinin ürettiğini sanmasında yatıyor. Konu göğüs eti veya lavabo açıcı olsaydı, durum bu kadar trajik olmayacaktı. Konu kitap olunca tablo ağırlaşıyor; çünkü çağlardan beri aklın en yüksek sembolü sayılan bir nesnenin etrafında toplaşmış bu kadar akılsızlık bana biraz fazla geliyor açıkçası...

AG: Ebleh kanaatler? Nasıl bir akılsızlık? Bu iki tabir merakımı cezbetti. Biraz daha açıklayabilir misin?

LŞ: Kitap tasarımındaki en büyük tarihsel baskı, zahmeti aşmakla ilgili olsa gerek. Kırk-elli yıl öncesine kadar standart olan kurşun çubuklar kullanarak sayfa dizgisi kurma işi bu sonsuz zahmet kalemlerinden sadece biriydi. Tekrarda standart ve hatasızlığı tutturmanın güçlüğü, bugün bütün bu sorunlar çoktan aşılmışken bile bizi bilgisayar başında koşullamayı sürdürüyor ve bunun farkında değiliz. Kitap tasarımından anladığımız, duş almaktan, araba sürmekten, lokantada bir yemek söylemekten farklı değil; her şeyi hızlıca halletmek ve matbaaya yollamak tek derdimiz olup çıkmış. Tarihsel olan şu: Sayfa numarasını sayfanın alt ortasında basmak için bunca uğraşılmış olmasaydı, bugün sayfa numarasını otomatik tekrara yönlendirmekten başka seçenekler üzerinde çalışıyor olabilirdi, nöronlarını yıpratmaktan kaçınan tasarım ehli. Tarihsel ‘birikim’, sonunda bir kolaylık olarak sunulmuş gibi görünmesine karşın (Word’deki komutların her biri), başka türlüsünü yapmayı düşünmeye bir son veriyor insanlar; bu da güncel olanı. Olanakları genişledikçe, onlardan faydalanmak yerine başka alanlarda da klişeleşecek kalıplar üretmeyi seçiyor ve hayatı çoraklaştırıyorlar.

{fotoğraflar: Avşar Gürpınar}

Avşar Gürpınar, kitap, kitap tasarımı, Levent Şentürk, okumak, Osman Şişman, tasarım, yayın, yayıncılık, yazmak, Yort Kitap