Simón Mesa Soto,
Un poeta [Bir Şair], 2025,
kaynak: Cinéma Public

Başarının ve Başarısızlığın Ötesinde: Bir Şair

Oscar Restrepo boşandıktan sonra dönüp annesiyle yaşadığı evde, asık bir suratla, kamburunu çıkarmış bir hâlde yatakta oturuyor. Duvarda José Asunción Silva’nın bir portresi var; henüz on yaşındayken şiir yazmaya başlamış, otuz yaşında da kendini vurmuş Kolombiyalı şair. Oscar da “Genç yaşta ölseydi daha başarılı bir kariyeri olurdu” diye düşünüyor. Ellilerinin ortasında toplum nezdinde başarısız bir şair, ama hâlâ şiire tutkulu. “Ben bir şairim!” diyor ablasına, “Sen işsizsin” diye yanıt veriyor o da. Simón Mesa Soto’nun Cannes’da jüri özel ödülü alan Bir Şair adlı yapımı komedi ve melankoliyi bir araya getiren bir iş; görünürde ne maddi ne de manevi bir karşılığı olmadan, hayatınızı bir tutkuyla bağlı olduğunuz sanat pratiğine adamak ve bunun bedelleri üzerine. 

Filmin açtığı birkaç bağlantılı soru var: Her şeyin maddi karşılığıyla ölçüldüğü bir dünyada, kişinin hayatını karşılıksız bir tutkuya adaması ne anlama gelir? Bu tutku ne zaman piyasa aklına dirençtir, ne zaman toplumsal sorumluluklardan kaçış? Kim sanat yapabilir ve ne zaman sanatçı olunur? Sınıf tecrübesi bir estetik malzeme hâline geldiğinde, eseri yaratan kişi bir konuya mı indirgenir, yoksa bir özne olabilir mi?

Bir Şair sanata duyulan tutkuyu merkezine alan ama sanatı hiçbir zaman ekonomik ilişkilerden ayrı ele almayan bir film. Oscar içki problemi yaşıyor; inatçı ve geçimsiz görünen biri, kendisi de şiirleri de sanat çevreleri tarafından kıymet görmüyor. Şiir derneğindeki arkadaşları gibi yayın yapmayı sürdürememiş, etkinliklere çağrılmıyor. Belki de basitçe iyi şiirler yazamıyor. Film bize Oscar’ı ne başkaldıran bir kahraman ne de yitip giden bir kurban olarak gösteriyor. Bıkkın ama aynı zamanda ısrarcı bir karakter, trajikomik biri. Tüm rasyonel işaretler aksini önermesine rağmen şiir tutkusunda diretiyor. Bir yandan her şeyin gelip geçici, yüzeysel ve mesafeli olduğu bir dünyada derinlemesine hissetmeye dair bir ısrarı olduğu için etkileyici birisi o, ancak bakım ilişkilerine verdiği zarar göz önünde bulundurulduğunda da rahatsız edici bir kişi. 

Orta sınıfın bilindik bir çıkmazında Oscar; neyin iyi sanat olduğuna dair bir kültürel birikimi var ama kimin yayınlanacağına karar veren kurum ve kişilerle ahbaplık kuracak bir ağa erişimi yok. En azından o dile ve kültüre uyum sağlayamıyor. Ancak düzenli bir işte çalışmamayı seçebilecek bir sınıfsal ayrıcalığa da sahip. Yoksul ama aç değil, içkiye sığınıyor. Sistemin dışında kalmayı seçebiliyor, ta ki kızıyla bir bağ kurması, kendisi dışında birine dair sorumluluk alması gerektiğini fark ettiği ana kadar. Kızının eğitimi için, uzun zaman reddettiği lisede öğretmenlik yapma işine dönüyor ve edebiyata yetenekli bir öğrencisi oluyor: Yurlady. Büyük bir inatla Yurlady’nin şiirle uğraşması ve başarısı için emek vermeye başlıyor. Bu uğraşın ardında şiire duyduğu tutkunun yanı sıra kendi başaramadığını öğrencisi üzerinden telafi etme arzusu da seziliyor.

Yurlady’nin ailesi işçi sınıfından geliyor ve maddi bir çıktıya dönüşebildiği ölçüde şiiri ciddiye alıyor, Yurlady de öyle. Peki, Yurlady’nin sahip olduğu, Oscar’ın ömrünü adadığı yazma kabiliyeti nereden geliyor? Sınıf tecrübesi, sanat piyasasında değer gören ya da satan “yoksulluk” ve “ötekilik” gibi temalara denk düştüğü için mi? Yurlady sanat piyasası için popüler, egzotik bir konu olmaktan çıkıp gerçek bir özne hâline gelebilir mi? Film Yurlady karakteriyle iki meseleye aynı anda yanıt veriyor: Oscar’ın da bir derdi olan sanat kurumlarının samimiyetsiz ilişki ağları ile diline ve ne kadar samimi dahi olsa şiir tutkusu bakım ilişkilerine zarar veren Oscar’a. Yurlady karakteri Oscar’a hem şiirle hem de kızıyla kurduğu ilişkiyi yeniden düşündürüyor. Şiir etkinliğindeki bedava yemek veya süslü bir defter filmdeki sessiz kırılma anları gibi. Buradaki hissiyatın maddi hakikati Oscar’ı kendi hikâyesine de farklı bir yerden bakmaya itiyor.

Bir şeye tutku duyan ama kendini gerçekleştirememiş karakterlerde bu denli etkileyici olan şey ne? Bu filmde tasvir edilen başarısızlık estetiğine bakarken psikolojik bir tablodan çok toplumsal bir okuma görüyoruz. Komediler Kralı, Rupert Pupkin’in defalarca reddedilmesine rağmen şiddetli bir ısrarla komedyen olmaya çalışmasına benzer bir delilik değil. Paterson’ın hem bir otobüs şoförü hem de bir şair oluşundaki gibi sessiz bir hüzün de yok burada. Tüm yıkıcı yanlarına rağmen kimsenin iş saymadığı bir işi yapmakta direten inatçı birinin grenli hikâyesi var. İnsanın ancak kurumsal hiyerarşilerde kabul gördüğü ölçüde sanatçı olabileceği fikrine karşı durmak için tepiniyor. Ama çok kahramanca bir duruş da değil. Sanatsal edimin karmaşık, ikircikli dünyası üzerine insanı düşündürüyor.

Filmin sonunda Oscar annesi için hastanedeyken kızıyla karşılaşıyor. Sarılıyorlar. Oscar ağlamaklı bir hâldeyken gülümsüyor. Burada burnunun dikine gidip acı çeken “büyük sanatçı” arketipine bir mesafelenme var. Meseleyi ve belki sanatın da meselesini bir başarı ve başarısızlık hikâyesinin dışına çıkarıyor. Filmin sonu hayattaki tek kurtuluşun ve kendini gerçekleştirme ihtimalinin bir şair olduğunu ispat etmek değil, kızına sarılmak ve (daha geniş düşünürsek) bağ kurmak olduğunu ifade ediyor. Sanatı ve idealleri uğruna bakım ilişkilerine zarar veren bir karakterin hikâyesinden, görülme arzusunu tatmin etmek için çevresindekileri de gerçekten görmesi gerektiğini sezen bir karakterin hikâyesine dönerek bitiriyoruz filmi.

başarı, Bir Şair, film, Simón Mesa Soto, sinema, şiir, Yağmur Koçak