“Ameliyât”, kolaj: Gürbey Hiz
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[A]: Ameliyât

fBir çeşit eksik, dağınık ve tutarsız sözlük olarak tarif edebileceğim bir diziye başlıyorum. Neden Servet-i Fünûn? Öncelikle bu dergiyle olan bağımı açıklamak isterim. Ayşe Şentürer danışmanlığında 2020 başında savunmaya çıkarak tamamladığım doktora tezimin başlığı “Servet-i Fünûn’da Toplumsal Mekânın Anlatılar ile Üretimi: Tahayyüller, İnşalar ve Deneyimler Atlası (1891–1910)” idi. Yaklaşık dört senedir Servet-i Fünûn ile içli dışlı bir hayatım var. Bu süreç boyunca, derginin birçok sayısını farklı zamanlarda defalarca açıp inceleme fırsatım oldu. Gitgide de dergi, yazarları ve dönemiyle takıntılı bir ilişki geliştirdim. Manifold1 için bir kere daha dönüp incelediğimde, derginin tutarsız ama tam da bu yönüyle güçlü bir dönem okuması yapmaya müsait olduğuna bir kere daha ikna oldum. 

Tez kapsamında on beş başlık altında dergiden topladığım anlatıları montajlayarak eleştirel bir modernite atlası hazırlamıştım. Bu başlıklar şöyleydi: balon, büyük şehir, deniz banyosu, fabrika, köprü, mesken, panayır, sahne, sergi, sokak, şimendifer, tarla, velosiped, vesait-i nakliye, yer altı. Bir kısmı yeni ortaya çıkan toplumsal mekân pratiklerini, bir kısmı da geleneğin alanından başka bir alana doğru savrulan tartışmaları içeriyordu. Her başlık altında dergi içerisinden farklı zamanlara yayılan anlatıları ele alıp, kuramsal olarak dert edindiğim modernite deneyiminin büyük anlatıların aksine minör ve tutarsız anlatılarla ancak su yüzüne çıktığını göstermeye çalıştım. Şimdi ise daha da minör bir alana doğru derinleşmeyi hedefliyorum. Dergiden ‘çektiğim’ bir anlatının eşliğinde Servet-i Fünûn’a dair A’dan Z’ye bir manzaralar sözlüğüne girişiyorum.

Seçtiğim metnin açtığı yerden bir mekânı, aktörü veya etkinliği didikleyerek metnin ötesinde neler olup bittiğini aramak amacım. Manzara tabirini, özellikle kelimenin kökünde bulunan ‘nazar’ (bakma eylemi) kavramı bağlamında önemsiyorum. Derginin, özellikle resimli olması nedeniyle sunduğu çoğu anlatının hem görseller hem de metinlerle okura kâğıt yüzeyi üzerinden bakma deneyimleri sunduğunu düşünüyorum. Öte yandan, dergi yazarlarının sıklıkla kullandığı bir tabir olarak da karşımıza çıkar manzara. Böylece A harfinde gözüme takılan ‘Ameliyât’ manzarasıyla serüvene başlıyorum.2

[A]: Ameliyât

Ameliyât, Arapça ‘işler, işlemler’ anlamına gelen çoğul bir kelime. Kökeni ‘amel’ (çalışma, iş) olan kelimenin bir yandan ‘amele’ ile ilişkisi de aşikâr. Bugünkü tıbbi anlamının ötesinde aslında işlerin sürecine işaret eder. Derginin bu kelimeyi sıklıkla kullanmasının nedeni ise ilk sayılarından itibaren imparatorluk dahilinde ve ötesinde sürmekte olan faaliyetlerin kaydını aktarmayı kendine görev edinmesi. Başka bir deyişle, sıralı işlemlerle gerçekleşen dönüşümlerden okurları haberdar etmeyi hedeflemesi. Dolayısıyla, söz konusu kavram dergi yazarları için çok kullanışlıdır. Odak metne gelmeden önce, tabirin daha bilindik anlamında kullanıldığı birkaç örnekle ilerleyeyim. Sözgelimi, derginin nispeten erken sayılarından birinin kapak görselinde, bir adamın farklı zamanlardan iki fotoğrafı ve “ameliyâttan evvel” ve “ameliyâttan sonra” altyazılarıyla beden özelinde gerçekleştirilmiş olan dönüşüme tanık oluruz.

“Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de
İcra Olunan Ameliyât-ı Cerrahiye”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 58, 1892

Örnek dahilinde, dönüşümün öncesi ve sonrası yan yana yerleştirilerek ameliyâtın yani işlemlerin yapıldığı süreçten alınan anlık temsiller vardır. Başlangıç ve bitiş noktalarını görürüz. Henüz dönüşüme uğramayan bedene bakarak, ameliyâtın gerekliliğine ikna oluruz. Öte yandan, Doktor Cemil Topuzlu Bey tarafından gerçekleştirilen ameliyâtın bir anını yakalayan fotoğraf 1895 yılında dergiye kapak olduğunda, ameliyâtın içerisinden bir bakış atmamız sağlanır. Servet-i Fünûn’un kurucusu Ahmed İhsan Bey’in hatıralarını basıma hazırlayan Alpay Kabacalı, bunun II. Abdülhamid zamanında basılan ilk insan fotoğrafı olduğunu yazar.3 Basılmasına izin verilmesinin nedeninin de Abdülhamid’in oğullarından birinin önceden başarılı bir ameliyât geçirmesi olduğunu belirtir. 

Fotoğrafa göz gezdirildiğinde, önceki örnektekinin aksine, ameliyâta uğrayanın değil eylemi gerçekleştirenlerin odakta olduğu bir ana tanık oluruz. Fotoğraf, gayet disipliner bir kompozisyonla hazırlanmıştır. Kadrajın ön kısmında yer alan tüm tıbbi ekipmanların kutuları açılarak seyirciye hastanenin donanımı gösterilir. Benzer bir şekilde, işlemi gerçekleştiren doktorlar da temsili bir saygı duruşu pozunda kompozisyona katılır.

“Dersaadet Seririyat-ı
Hariciye Hastahanesi’nde
Doktor Miralay İzzetli Cemil Bey Tarafından İcra Olunan Ameliyât”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 212, 1895

Bu iki ameliyât fotoğrafı dergi için özel olarak üretilmiş değildir; aksine, iktidar tarafından hazırlanıp imparatorluk dahilinde dolaşan ve dergi sayfasında tekrar üretilerek anlam bulan imgelerdir. Bir yandan da iki örnek de tıp disiplini içerisindeki ameliyâta işaret eder. Bu örneklerin ötesinde, bugün artık iyice belirginleşmiş tıbbi kullanım sınırları dahilinde kalan ameliyât kavramı, dergideki başka metinlerde birçok farklı pratiği tarif etmek için de kullanılır. Bedenler gibi bir yandan kentsel mekânlar da ameliyâta sokularak, kesme, biçme ve düzenleme eylemine maruz bırakılır. Böyle bir örnek olan ve ameliyâtın da sıklıkla telaffuz edildiği Haydarpaşa Rıhtımı inşa sürecini ele alan bir metnin bu kavrama dair elverişli bir durak olacağını düşünüyorum. 1902 yılında 591. sayıda Ahmed İhsan tarafından kaleme alınan ve bizzat ameliyâtı yerinde hem hususi fotoğraflarla hem de yazılı bilgilerle aktaran bir metinle karşı karşıyayız. Öyleyse, ameliyât kavramı ve onun kentsel ölçekte nasıl algılandığını metin içerisinde duraklamalar yaparak gezinti yapabiliriz.

1. Ameliyâta Lüzum

“Haydar Paşa Rıhtımları: ... Haydar Paşa İskelesi on iki sene akdeme [önceye] kadar doksan kilometrelik ufak bir hattın meydanda bulunarak hiçbir ehemmiyet-i mevkiyi ve ticariyeyi hâiz değil iken [sahip değil iken] sâye-i muvaffakiyet-vâye-i Hazret-i Hilafetpenahide [padişah hazretlerinin başarısı sayesinde] bu hattın Ankara ve Konya’ya kadar temdid edilerek [uzatılarak] bin kilometreye iblâğı [ulaşması] bu iskeleyi Anadolu-i Şâhâne’nin bir ihrâc-ı mühimi ve pâyitaht-ı saltanat-ı seniyyenin [Osmanlı İmparatorluğu’nun] en mâmûr [imar edilmiş] noktalarından biri hâline getirdi, Ankara ve Konya hattının daha bidâyet-i inşâsında [inşasının başlangıcında] buranın ehemmiyeti tezâhür oluyor idi [görünüyordu]; seneler geçerek Anadolu hattının mâmûlât-ı ticariyyesi tesvi [genişledikçe] ve nakliyâtı tezyid eyledikçe [çoğaldıkça] Haydar Paşa’da bir liman mevcûd olması lâbüd [gerekli] görünüyor idi. İşte şu ehemmiyet ve lüzum üzerine Anadolu Demir Yol Hattı Kumpanyası’na 11 Mart sene 315 [23 Mart 1899] tarihinde Haydar Paşa liman ve rıhtımlarının inşâ imtiyazı ihsan buyuruldu. Anadolu Demir Yol Şirketi memleketimizde bidâyet-i tesisinden [kuruluşunun başlangıcından] beri dâima memlekete hüsn-ü hizmete sai’ olarak [güzel hizmetlerle çalışarak] hakikaten idâresi ve fa’aliyet ve muvaffakiyeti ile temyiz etmişti [seçilmişti]; bu def’a bir sür’at-ı fevkalâde ile Haydar Paşa rıhtımlarının inşâsına muvâfık oluşu dahi şirketin bir derece daha îtibar ve hüsniyyatını [güzel olan hususlarını] artırmıştır.”

Metin pek de ilginç olmayan saygılı bir dille açılışını yapar. Düzeltilmesi gereken hastalıklı bir durumdan bahsedilmez. Aksine bu ameliyât, zaten hâlihazırda kentin yeni açılan demiryolu hattıyla farklı işlemeye başlayan bir bölgesinin daha da büyütülmesinin gerekliliği üzerine durur. Bir nevi, bedene eklenen protezin işe yaradığının tespiti yapılarak, daha zengin bir protezle dokunun genişletilme çabası vardır. Anadolu’ya bağlanmakta olan ağların İstanbul’da bitiş noktası olarak iskele ölçeğinden liman ölçeğine geçişin gerekliliğine vurgu yapılır.

Metin boyunca, Haydarpaşa’nın toplumsal pratiklerle nasıl kente katıldığına dair bir ibare göremeyeceğiz; bu sebeple ameliyâttan önceki sureti için başka anlatıları karıştırmak gerekiyor. Haydarpaşa’nın denizden yüksek kotları, 19. yüzyılda tren hattının kurulmasına kadar Kağıthane ya da Göksu kadar rağbet görmese de belirli bir kentli kesimin kullandığı bir mesire alanı olarak işler. Aynı zamanda geniş boşluğundan olsa gerek, iktidarın seremonilerini gerçekleştirdiği bir alan olarak da kullanılır. Sözgelimi, 1845’te Adile Sultan’ın düğünü burada gerçekleşir. Yedi gün süren düğünün en ilginç sahnelerinden biri, Komaski adlı bir İtalyanın gerçekleştirdiği balon gösterisidir. Dönemin haberlerinde kayıplara karışarak biten bu gösteri gravürlerde yaşamaya devam eder.

“Haydarpaşa’da Balon Gösterisi”,
kaynak: Necdet Sakaoğlu, “Adile Sultan”,
Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,
Cilt 1, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı
ortak yayını, 1993

19. yüzyılın sonunda Ahmed Rasim, gençlik anılarında “Ertesi gün ev halkı Haydarpaşa’ya gitti. Ben de akşama kadar, güneşin karşısında, tozların içinde, şimendiferde, Fener’de dolaştım”4 diye yazarken, bir nevi genç kuşak ile ailenin diğer fertleri arasında mesire tercihi bağlamında bir ayrım belirir. Haydarpaşa belli ki daha çoluk çombalak gidilen bir çayırdır; öte yandan genç Rasim daha dingin olmayan, hareket içeren bir kent deneyimi yaşamaktan keyif alır. Tozlar içinde şimendifer gezisi bir nevi yeni mesire deneyimi olur onun kuşağı için. 

“20. Yüzyıl Başına Ait
Haydarpaşa Çayırı Kartpostalı”,
kaynak: Gökhan Akçura Koleksiyonu, “Haydarpaşa”,
Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,
Cilt 4, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı
ortak yayını, 1994

Servet-i Fünûn, rıhtımın ameliyâtından dokuz sene önce, 1893’te kapakta ‘Haydar Paşa İskelesi’ başlıklı başka bir fotoğrafa yer verir. Bu görselde henüz ameliyâtın kargaşasından eser yoktur. Aksine, çayır kartpostalına benzer bir anlatıyla rıhtım adeta mesirenin uzantısı gibidir. Kağıthane’deki mesire fotoğraflarında sıklıkla beliren dingin kayık imgesi bu rıhtımın temsilinde de odağa yerleşir.

“Haydar Paşa İskelesi”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 143, 1893

2. Ameliyâtın Kuşatıcı Manzarası

“Haydar Paşa rıhtım ve liman ameliyâtını bizzat görüp karîye [okurlara] müşâhedâtımızı [gözlemlerimizi] yazmak ve resimlerini dahi ta’rif-i âcizânemizden [acizane tarifimizden] sûret-i hususîyede [özel nüshada] çıkararak Servet-i Fünûn’a derc etmek [basmak] arzusuyla Haydar Paşa’ya gittiğimiz gün vakit erken, hava gayet güzel idi.”

Yazı 21 Ağustos tarihli sayıda yayımlanır. Muhtemelen bir iki hafta önce ziyaret gerçekleştiyse, inşaatın yaz sıcaklığında ilerlediğini düşünebiliriz. Dergi içerisinde buna benzer birçok yazı yer alır. Yeni açılan bir fabrikayı ziyaret ederek veya yeni açılan demiryolu hattında seyahate çıkarak deneyimlerini okurlara aktarmayı Ahmed İhsan bir misyon olarak görür. Bu yazı da 1902 yılına işaret ettiğinden gözlemin sadece yazıyla değil fotoğraflarla da aktarılabilir olması, okurlara görseller üzerinden de anlatılanlara tanıklık etme imkânı tanır.

“Kısmen ikmâl [tamamlanan] ve imlâ edilen [doldurulan] rıhtım kenarına yelkenli sandalımızla yanaştığımız zaman bir intizam-ı fevkalâde altında cereyân eden ameliyât ve inşaat karşısında bulunuyorduk.”

Dergide yayımlanan fotoğraflardan birinde, bahsedilen yelkenli sandal bulunur. Her fotoğrafın altyazısında “Haydar Paşa rıhtımı ameliyâtı manzaralarından” başlığıyla beraber ameliyâta dair bir işlem tarif edilir. Bu fotoğrafların çokluğu ölçek olarak geniş olan kentsel ameliyâtın farklı manzaralarındaki detaylara yönlendirir. İlk fotoğraf eşliğinde denizden yanaştığımız ameliyâtın odağına doğru ilerliyoruz.

“Dalga Kıran Rıhtımın Bir Kısmı ki
500 Metre Tulünde Olup Tahtü’l-Bahr [Deniz Altında] Bir Kaya Üzerine
Müsadiftir [Tesadüf Eder]”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 591, 1902

“Her tarafta bir fa’aliyet-i ahenkdâr ile çalışıyorlar, orada taşçıların çekici kendine mahsus sadâsıyla cesim [büyük] mermer kütlelerini sarmış, etrafa beyaz tanelerini yağmur gibi döküyor; burada demircilerin kurdukları bir cesim [büyük] bina muttasıl [aralıksız] yeni kaburgalarını artırıyor, ahşap büyük makine mavnalardan aldığı kumu imlâ kılınan [doldurulan] kısma dökerek şimdiye kadar deniz gördüğümüz yerleri vasî [geniş] meydan hâline getiriyor, kenarda bir kârgir binaya başlanmış, intizam ile ustaları işliyor, hulâsa [kısaca] her tarafta bir fa’aliyet-i muntazam.”

“Rıhtımda İnşâ Kılınmakta Olunan Binalardan Bazıları”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 591, 1902

Ahmed İhsan, bu paragrafıyla bizi kuşatan bir ameliyât atmosferi yaratır. Başını nereye dönse başka türlü bir işleme bakmaktadır. Derginin kapağına yerleştirilen fotoğraf da benzer bir şekilde bu atmosferin görsel hâlidir. Ameliyâtın en fazla işleminin göründüğü manzarasından (aynı Cemil Topuzlu Bey’in ameliyâtı gibi) alınan fotoğraf diğerleri arasında baş tacı edilir. Sağda makine binası, solda gümrük binası ve ortada hangarların inşaatının sürdüğü yazılsa da mekâna dair pek de bir şey anlaşılmamakta fakat yazı atmosfer olarak okuru kuşatmaktadır.

“İşte bütün bu ameliyât arasından geçerek inşaat mühendisi Mösyö Valdezop’u (?) bulduğumuz zaman bize kemâl-i nezâketle her türlü teşkilâtı gösterdi, beş dakika sonra fotoğraf makinemiz kurulmuş, dürbünümüz gördüğümüz manzaraları hassas camlarımız üzerine nakle başlamış idi. Resimlerimizin tarifatını [tariflerini] zîrlerinde [altlarında] görüyorsunuz.”

Sayı içerisinde toplam yedi fotoğraf yer almaktadır. Her bir fotoğrafın altına özenle “Hususi surette çıkardığımız fotoğraflardan hakk olunmuştur [kazılmıştır]” ibaresi yerleştirilerek, matbaa dahilinde fotoğrafların çekilip bastırabilmesinden duyulan büyük övünç yansıtılır. Ameliyâtın bir günde belirli bir anını fotoğraflarla kayıt altına alan Ahmed İhsan, hem yakın geçmişte gerçekleşmiş olan işlemleri hem de yakın gelecekte meydana gelecek olanları sıralayarak metne devam eder.

3. Ameliyâtın Vaatleri

“Şimdi biraz da rıhtım ve limanın hey’et-i umûmîyesi hakkında tafsilât [ayrıntılar] i’ta eyleyelim [verelim]: Haydar Paşa rıhtım ve limanı aksâm-ı atiyeden [gelecekteki kısımlarından] müteşekkildir [oluşmuştur]:
Evvelâ [Birincisi] - Açıkta ve 700 metre tûlünde [uzunluğunda] denizin dalgalarını sahile hücum ettirmemek üzere bir dalga kıran rıhtımı ki iki ucunda birer liman feneri hâmil olacaktır [yüklenecektir].
Saniyen [İkincisi] - Sahile muvâzi [paralel] şekilde 300 metre tûlünde [uzunluğunda] bir rıhtım.
Sâlisen [Üçüncüsü] - Bu muvâzi [paralel] rıhtıma âmeden [gelen] denize doğru uzamış 180 metre tûlünde [uzunluğunda] bir diğer rıhtım.
Rabian [Dördüncüsü] - Rıhtımların arkasında imlâ olunan [doldurulan] kısım ki yüz bin metre murabbadır [metrekaredir].
Limanın Selimiye cihetinden medhali [girişi] 300 metre arzında [genişliğinde], Kadıköy tarafı medhali 100 metre arzında [genişliğinde] olup liman dâhilinde derinlik asgarî yedi buçuk metredir. Rıhtımların sath-ı bahrdan [deniz yüzeyinden] yukarı irtifâsı [yüksekliği] iki buçuk metredir.”

Burada sayılar önemlidir. Anlatı, insanların bu rıhtımı nasıl deneyimleyeceği veya rıhtım üzerinde nasıl bir kamusallık türeyeceği üzerinden değil sayısal büyüklükler üzerinden kurulur. Belli ki bunlar sahildeki ameliyâtın kentsel bir ölçekte gerekliliğini meşru kılan ölçülerdir.

“Şirket bu aksâmı vücûda getirdikten sonra emtia-i ticariyye [ticari mallar] ve mahsûlât-ı ziraîyenin [tarım ürünlerinin] hıfz [korunması] ve nakl ve tahmili [yüklenmesi] için depolar, anbarlarla bir de ‘silo’ tabir edilen makineli zahire anbarı [tahıl ambarı] ve bir karakolhâne, bir polis dâiresi, bir gümrük dâiresi ve bir de makine dâiresi inşâsına mecbur tutulmuştur.”

Kara-deniz kesiti üzerindeki ameliyât gibi limanın ticari işlevini güçlendirecek olan yapılar da tek tek sayılır. Belki Türkçede Ahmed İhsan tarafından tırnak içinde ilk kez kullanılan ‘silo’ tanımı ameliyâtla eklenen protezin cyborg’laştığı yönüne dair en çarpıcı ipucu olarak görünür.

“Rıhtımın ameliyât-ı inşâiyesine geçen sene yaz nihayetinde mübâşeret olunarak [başlanarak] şimdiye kadar inşaatın kısm-ı mühimi hitama ermiş [sona ermiş] bulunuyor.”

1902 yılında gözlemlerini yazan Ahmed İhsan, öngörülen tarih konusunda haklı çıkar. Gerçekten de 1903 yılında liman işlemeye başlar. Rıhtımın ameliyâtından sonra, ihtiyaca cevap veremez olduğu düşünülen mevcut tren istasyonunun yerine, belli ki bu ameliyâtı da taçlandırmak için, görkemli bir gar binası yapılmasına karar verilir. 1906'da inşaatına başlanan bugün bildiğimiz gar, 1908'de hizmete açılır. Rıhtım ameliyâtına ilişkin satırlarında yazar, gündemde böyle bir binanın var olduğundan bahsetmez.

“Rıhtıma lazım gelen taş, kum, çakıl gibi mevâdd [malzemeler] Kınalıada’dan çıkartılır. Rıhtımın kısm-ı haricîsi taşları Hereke’de mevcut taş ocağından getirilmiştir. İstimâl edilen [kullanılan] kireç en birinci Fransız ‘Lafarj’ mâmûlâtındandır.”

Lafarge şirketinin geçmişi 1749 yılına dayanır. Fransa’da Ardeche kentindeki kireçtaşı madeninde çalışmaya başlayan bu aile işletmesi 1848 yılında şirkete dönüşür. 1864’te Süveyş Kanalı’nın inşaatında aktif rol alır.

“İnşaatı deruhde eden [üzerine alan] şirket mensupları Mösyö Lapuret (?) ile Mösyö Ojye (?) bu hususta âlât-ı mükemmeliyeye [mükemmel aletlere] mâlikdir [sahiptir] ki bunlar da tarak, duba, altından açılır duba, vapur, cesim [büyük] mavna gibi şeyler olup cümlesinin kıymeti bir milyon frank kadar tahmin olunur. Rıhtımı teşkil edecek aksâmdan dalga kıran kısmı kâmilen [tamamen] ikmâl olunmuştur, yalnız fenerlerinin rekzi [yerleştirmesi] kalıyor. Sahildeki 300 metrelik kısım dahi hitama [sona] ermiştir. Buna devam olan 170 metrelik rıhtım inşaatı karîben [yakında] bitecektir. Sahilin dolma ameliyâtı ise pek sür’atli ilerliyor, zira resimde görülen doldurma makinesiyle yevmi [günlük] iki bin metre murabba [metrekare] mahal imlâ olunuyor [dolduruluyor].”

“Deniz Dahiline Rıhtım Hattı Yapıldıktan Sonra Kara ile Arasını Kumla Doldurmaya Mahsus Sac Makine ki Altına Rabt Olunan [Bağlanan] Mavnalardan Kumu Alır, Deniz Suyuyla Karıştırarak Dolacak Mahalle Döker, Orada Su Denize Çekilerek Yalnız Kum Kalır, Binaenaleyh Rıhtım Mahalli İmla Olunmuş [Doldurulmuş] Olur”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 591, 1902

Öncesinde de kısaca “Şimdiye kadar deniz gördüğümüz yerleri vasi [geniş] meydan hâline getiriyor” diye aktarılan işlem, metnin bu kısmında daha detaylı açıklanır. Ahmed İhsan için kara ile deniz arasındaki çizgiye yapılan müdahale diğerlerinden daha ilgi çekicidir. Deniz hattı, kıyı kısmında ehlileştirilen, kalıcı bir form verilen inşa nesnesine dönüşerek ameliyâta katılır. İşlemi gerçekleştirebilen teknolojik makineler ise fotoğrafın odağını oluşturur. Fotoğrafın altyazısında bir bedene uygulanan bilimsel ameliyât gibi, yapım sürecindeki işlemler sırasıyla anlatılır.

“Zahire anbarıyla bunun tahmil [yükleme] ve tahliyesine mahsus ‘silo’ dairesi tarz-ı cedid mimari [yeni tarz mimari] mevcudunca yalnız demir ve çimento ile yapılıyor ki bu inşaat kârgire müşâbihdir [benzerdir], fakat duvarların dâhili hep demirdir.”

“Yüz Metre Tul [Uzunluk] ve Otuz Metre Arzında [Genişliğinde] Olarak İnşa Edilen Anbarlardan Bir Adedinin Suret-i İnşası”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 591, 1902

En ilgi çekici görsellerden biri, anbar inşasından çekilmiş fotoğraf. Ahmed İhsan’ın ‘yeni mimari’ olarak tanımladığı demir ve çimentonun malzeme olarak kullanıldığı teknik, muhtemelen henüz ismini telaffuz etmese de betonarme inşaatı tarif eder. Bu ameliyâttan beş sene sonra yayımlanan bir sayıda ‘İnşaatta Bir Tarz-ı Cedid’5 başlıklı metin içerisinde uzun uzadıya ‘betonarme’ adlı yeni inşaat tekniği okurlara aktarılır. Ayrıca, bu inşaatla ‘silo’ yapımının mümkün kılındığı da görsel olarak örneklendirilir. Bir yandan da fotoğrafın odağında yer alan çocuk işçi ve sağda oturan üç işçi, diğer fotoğraflardaki ameliyâtın şamatalı görüntülerine kontrast oluşturur. Ahmed İhsan için bu fotoğraf dahilinde ilgi çekici olan, bitmemiş yapının dışarıdan algılanabilir hacimsel boşluğudur. Arka tarafta duran işçi figürü ise belli ki fotoğraf çinkografi tekniğiyle kalıba aktarılırken elle çizilmiş gibidir. Yapıya ölçek versin diye eklenen detaysız figürün yapıyla pek de gerçekçi olmayan boyut ilişkisi bu durumu doğrular.

“Zahire anbarı 2000 ton istiâbına [içine almaya] kâfi olup bilhassa inşaata nezaret eden şirketin tedâbir-i vâkıfânesi sayesinde anbarlar saatte 2000 ton zahireyi alıp verebilecektir.”

Ahmed İhsan’ın övgü dolu sözlerle aktardığı anbarların ton bilgileri zamanla yeterli kalmaz ve daha büyük kapasitelere yükseltilir. 5.000 tonluk buğday silosu 1905'te, 10.000 tonluk diğer bir silo da 1907’de kullanıma açılır.6

4. Başarının Renkli Manzarası

“... Şu verdiğimiz tafsilâttan [ayrıntılardan] Haydar Paşa limanının sâye-i muvaffakiyet-i hazret-i padişahide Avrupa’da bile emsali nâdir ve en son sistem vesâit-i mükemmeli [mükemmel vasıtaları] hâiz [bulunduran] bir liman olacağı ve Anadolu-i Şâhâne mahsûlâtının en mühim bir mahreci [çıkış noktası] hizmetini görerek memleketimize pek büyük hizmetler eyleyeceği anlaşılır...”

Metin, padişaha, inşaatı gerçekleştiren şirkete, işi yürüten mühendislere teşekkür ederek sonlanır. “Avrupa’da bile emsali nadir” söylemi ise, günümüzde sıklıkla işittiğimiz rekabetçi inşaat dilinin yüz yıl öncesinde de geçerli olduğunu gösterir. Haydarpaşa Rıhtımı’nın baş tacı olacak gar binası ise, derginin sonraki sayılarında bu bölgenin ameliyâtının başlıca gündemidir. Sözgelimi, 1908 yılında odakta gar inşaatı yer alırken bu sefer şahsi fotoğraflar değil, servis edilen Phebus klişeleri kullanılır. Eski iskele rıhtımında görünen, etrafın bir mesire alanını andırmasını sağlayan dev ağaçların aksine, bu rıhtımda sert peyzaj içerisinde düzenli bir sırayla dikilmiş yeni ağaçlar vardır. İnşaat fotoğraflarının yanında bir de gar yapısını içeren iki cephe çizimi sayfaya yerleşir. Açılan yarışmaya sunulan tasarımları içeren görsellerden biri müsabakada seçilmeyen, diğeri de seçilen cepheyi gösterir.

“Haydar Paşa Mevkif-i Cesime
[Büyük İstasyonu] İnşaatının
Kadıköy Tarafından Görünüşü”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 896, 1908

Son olarak, gerçekleştirilen ameliyâtın gösterişli bir fotoğrafı Servet-i Fünûn’un 1909 yılındaki bir sayısında kapağa yerleşir. Öncesinde yurtdışındaki klişe firmaları sayesinde birkaç renkli baskı yapmayı başaran dergi, bu sefer görselin altına “Dört renkli kalıplarla matbaamızda basılmıştır” ibaresini ekleyerek başarının renkli bir manzarasını üretir. Ameliyât esnasında karman çorman görünen süreç anlatılarından sonra, temiz ve renkli bir rıhtım anlatısıyla deniz, kara ve yapı ilişkilerinin özenli ve heybetli bir yansıması belirir. Böylece, dergi sayfalarından izlenen kentsel bir ameliyât anlatısı başarıyla son bulmuş olur.

“Anadolu Şimendiferi
Yeni Haydar Paşa Mevkifi [İstasyonu]”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 966, 1909

1. Esen Karol, Ekşi Sözlük’te Manifold için yazılanlardan birini benimle paylaşmıştı: “Servet-i Fünun, Resimli Ay ve muadili dergilerin günümüzde vücut bulmuş hâli.” Bir önceki yüzyılla böyle bir bağ kurmak gerçekten de ilgi çekici ve sevindirici görünüyor.

2. Yazı içerisinde bahsi geçen dergi içerisindeki Osmanlıca ifadelerin transliterasyonu bana aittir. Bu konuda özel bir uzmanlığım yok. Hatalarım için okurların affına sığınıyorum.

3. Ahmet İhsan Tokgöz, Matbuat Hatıralarım (1888-1914), Hazırlayan: Alpay Kabacalı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012.

4. Ahmed Rasim, Gecelerim, aktaran: Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 1, İstanbul: İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kolektif Şirketi, 1958.

5. Ahmed İhsan, “İnşaatta Bir Tarz-ı Cedid”, Servet-i Fünûn, sayı 882, 1907.

6. ‘Haydarpaşa Limanı’, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 4, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, 1994.

ameliyât, Gürbey Hiz, Haydarpaşa, inşaat, Servet-i Fünûn