Hangarın
Dayanılmaz Çekiciliği
ve Tekinsizliği
“This is America”, Childish Gambino,
kapak, RCA Records

Childish Gambino’nun “This is America” şarkısı için çekilen video klibi bir süredir zihnimi ‘hangar’ ve onun temsil potansiyelleri üzerine düşünmeye itiyor. Büyük, boşluksu hacimsel mekânın anlatıya dönüşme biçimi, bir yandan dehşet saçan tekinsizlik bir yandan da çekici bir büyüleyicilik atmosferi inşa edebiliyor. Anlatıyla beraber gelen söylemin ise, mekânın gücüyle güçlü bir şekilde ortaya çıktığı şüphesiz. “Hangar anlatılarda nasıl karşımıza çıkar?” “Ne gibi söylemler üretebilir?” “Hangar nasıl temsil edilir?” gibi sorular eşliğinde Gambino’ya gelmeden önce bazı noktalarda durarak hangar ve onun farklı mecralardaki temsil ediliş biçimlerini anlamaya çalışan bir serüvene çıkıyoruz.

1. Hangar; nam-ı diğer at ahırı

Türkçede 1924 yılından itibaren kullanılmaya başlanan bu kelime Fransızcadan değiştirilmeden alınmış ve korunak, dört yanı açık üstü kapalı yapı ve çardak anlamlarına gelecek şekilde kullanılıyor. Özellikle önceleri tayyarelerin ve balonların üretimiyle beraber, onların muhafazasına mahsus olan alan anlamıyla daha çok teknik bir mimari çözümün karşılığı olarak geçer. Fransızcada ilk kez 1852 yılında kullanılan bu kelimenin etimolojisi ilginçtir. Atların korunağı, kulübesi, barınağı gibi anlamlara sahip kökeni proto-cermen haimgardaz kelimesinden geldiği ve bu kelimenin de home ve yard kelimelerinin birleşimiyle ortaya çıktığı düşünülür. Dolayısıyla, kelimenin anlamı “bir evin yakınındaki muhafaza alanı” olarak belirir.

Hangar ev değildir. Evin fiziksel parçalı organizasyonuna hangarda ihtiyaç duyulmaz. Öte yandan, aynı ev gibi bir şeyleri ‘muhafaza etme’ işleviyle yüklüdür. Başladığı, bittiği yer vardır ve içerisinde barındırdıklarını dışarıdan (kamusal olandan) korur. Bir nevi evin uzantısıdır; bir evin arka bahçesi, içeride olmayanlardır. Tam da böyle iç-dış kavramları arasında bir ara mekân olarak belirebilen hangar, kamusal-özel, mahrem-namahrem kavramları arasında da gezinmemize olanak tanır.

Bu metin bağlamında ele alınacak hangarlar at ahırlarından daha büyük korunakların inşa edildiği 19. yüzyılla başlayanlardır. Bazen ulusların gücünü, bazen hiç bitmeyen aktiviteyi, bazen ise dehşet saçan bir kamusal isyanı muhafaza eden yapılar olarak karşımıza çıkacak hangarlar hakkında, bütünsel bir anlatı kurmak yerine parçalı birkaç durakla hangarın temsiline dair tespitler yapmak üzere, ilk durak 19. yüzyıla doğru geri gidiyoruz.

2. Hangar; nam-ı diğer sergi-i umumi

Öncelikle, hangarı aramaya 19. yüzyılda ortaya çıkan dünya fuarları ile başlıyoruz. Üç ile altı ay arası açık kalan ve önceleri sadece fuarın yapıldığı ulusun gelişimini gösteren güç gösterileri, yüzyılın sonuna doğru Dünyanın ‘tüm’ uluslarının işlerini ve endüstrileşmesini topluma sunmayı hedefleyen dev bütçeli bir etkinliğe doğru evrilir.1 Hangarın anlamındaki “ev”, bu fuarlar ile uluslar olmuştur. Muhafaza edilen ise, ulusların kendilerini temsil ettikleri ilim, kültür, sanayi ortamları olur. Dolayısıyla, ‘modern’ dünyanın ürünlerini geçici de olsa bir mekânda muhafaza etmek, bir araya getirmek, tam da bu yeni dünyaya uygun yeni bir mimarlığı da üretmeyi gerektirir. Nasıl ki muhafaza edilenler yeniyi tarif ediyorsa, koruyan kabuk da bu yeninin bir parçası, yapının kendisi de seyirlik bir alan oluşturur.

1851’de ilk resmi dünya fuarı, Londra’nın civar köylerinden birinde sergi için üretilen Crystal Palace binasında gerçekleştirilir. Resimli dergiler de, bu binanın büyüleyici büyüklüğünden hayli etkilenir. Erken dönem resimli dergilerden olan Illustrated London News, sergi sırasında özel nüshalar çıkarır. Derginin alışılagelen sayılarında kullandığı kapak logo resmi, Londra’nın silueti olurken, fuar için çıkan özel nüshalarda Crystal Palace’ın içerisinden çizilmiş bir imge kullanılır. Bu imge dahilinde, uçsuz bucaksız, bitmeyen yapının büyüklüğü göze çarpar.

Illustrated London News dergisinin
sergi için hazırladığı ek2

Osmanlı resimli dergileri, Avrupa’daki benzerlerine göre daha geç ortaya çıktığı için, 1851’de Londra’daki sergiyi haber etme şansları olmaz. Yine de, Servet-i Fünun’un sahibi Ahmed İhsan, 1891 yılında çıktığı ve sonrasında Avrupa’da Ne Gördüm ismiyle kitaplaştırdığı Avrupa gezisinde, kendi tarifiyle “Kristal Palas yani Camlı Saray”ı gezme fırsatı bulmuştur. Gezisiyle eşzamanlı Servet-i Fünun’da yayımlanan yazıda sarayın dışarıdan çekilmiş fotografik bir imgesi de bulunur. İhsan, öncesinde methini işite işite zihninde başka tarzlarda hayal ettiği yapının zeminine ayak basınca ilk hissiyatının iyi olmadığını yazar. Binayı, tulani [uzunlamasına], mürtefi [yükselen] ve dehhaş [dehşet saçıcı] koca bir divanhane olarak tarif eder. Öyle büyük bir divanhanedir ki, içinde iki tiyatro, lokantalar, müzeler, dükkânlar, havuzlar, kış bahçeleri tesis edilmesine rağmen yine küçük gelmediğini, başka daha pek çok şeyin içine sığıp yerleşebileceğini ünlem işaretleri ile yazar.3

Ahmet İhsan’ın kitabında yer verdiği Crystal Palace görseli4

İhsan’ın gezdiği zaman büyük sergi bitmiş olduğu için kalabalık değildir. İçerideki başka insanlardan bahsetmez. Fakat yine de, farklı ulusların muhtelif tarzda mimari yapılarını görmüştür. Bunlara çok değinmez, küçük bir paragrafla Mısır, Yunan ve Roma kadim mimari numuneleri olduğundan bahseder. İhsan’ı hem hayran bırakan hem de dehşete düşüren yapının kendisidir:

“Metal sarayın bir başında ve mürtefi [yükselen] noktada bulunduğu için pişgâha [önüne] gayet vâsi [geniş], uzun dehhaş [dehşet verici] çıkıyor. Sarayın camlı tavanı göz alabildiği kadar yüksekte ve her milletin bayrakları işaratı [işaretleri] ve ağaç dalları arasında bulunuyordu.”5

Camlı tavanın göz alabildiği kadar yüksek olduğunu belirten İhsan, yapı içerisindeyken sıkı bir yağmur ve fırtına başladığını yazar. Bu dev yapı içerisinde yağmurun hissi onu özellikle etkiler: “Dehhaş binanın altında durup ufkumuzu ihata etmiş [kuşatmış] camlara çarparak yağan yağmurun sedasını dinlemek garip oluyordu.”6

Bürokratik değil de turist olarak Avrupa’yı deneyimleyen ilk Osmanlılardan olan İhsan, hangarın yapı olarak kendisini içerisinde muhafaza edilenlere kıyasla çok daha ilginç bulmuş, oradaki deneyimlerini derginin sayfalarına aktararak, dergi sayfasından okuyucunun bu hacimsel yapıyı deneyimlemesini mümkün kılmaya çalışmıştır. Çok kez dehhaş kelimesini kullandığı yapı için hissettikleri, genel olarak Londra ve İngiltere için düşündüklerine benzerdir:

“Aman bir sabah olsa da dehhaş fakat hüznengiz [keder verici] memleketten çıksak! […] Londra adeta bir büyük makine; hem her tarafı işler makine! Bir makinenin işlemesinde ne kadar ahenk ve letafet ve neşe varsa burada dahi ziyadesini aramak lazım değil imiş!”7

Zeynep Çelik, Londra Büyük Sergisi’nden sonra, tek büyük yapı altında sergilerin toplanmasının elverişli olmaktan çıktığını yazar. 1867 Paris Sergisi ile beraber, temsil edilen yerlerin (Mısır, Osmanlı, Cezayir, vb.) havasını aktarabilmek ve daha ‘gerçekçi’ görünmesini sağlamak için, daha dağınık, çevreye serpiştirilmiş binalar ile pitoresk bir düzenlemeye doğru kayan bir anlayış belirir. 1867 Paris ve 1873 Viyana fuarlarında, ev sahibi ülke ve diğer sanayi güçleri büyük bir hangar ile hâlâ merkezde yer almaya devam eder. Fakat sömürgeler ve diğer Batılı olmayan uluslar çeperlerde toplanır. Yüzyıl sonuna doğru ise, (örneğin 1893 Kolomb Dünya Sergisi, Chicago) tekil hangar yapının önemi iyice eriyerek, büyük bir panayır alanı gibi bir düzenlemeye doğru kayma yaşanır.8

Bir sonraki hangara geçerken Crystal Palace’ın ihtişamından öğrendiğimiz büyük ama sabit yapıyı kırmaya doğru ilerliyoruz.

3. Hangar nam-ı diğer “eğlence için bir laboratuvar”9

Bir sonraki durakta, hangarı, Crystal Palace’dan yüz yıl sonra yine Londra’da arıyoruz. 60’larda mimar Cedric Price ve avangard tiyatro yapımcısı Joan Littlewood’un beraber geliştirdikleri “Fun Palace”10 adlı inşa edilmemiş projede duraklıyoruz.

II. Dünya Savaşı sonrası, Londra’da özellikle boş zaman kullanımı [leisure time] üzerine çalışan Littlewood, tiyatronun sadece seyirci olarak deneyimlenmesinin ötesinde daha aktif bir katılımcılığın öne çıktığı Brechtvari bir deneyim alanı gerçekleştirmek üzerine çalışır. Önceleri bir sokak üniversitesi fikriyle düşüncesini geliştirirken, bilginin formel olmayan ve oyunlarla, müziklerle akış hâlinde olacağı bir tasarım hayal eder.11 Bir süre sonra Cedric Price ile karşılaşır ve Price’ın da çok sevdiği bu fikri mimari projeye dönüştürmeye başlarlar. İnşa edilmeye yönelik herhangi bir saha veya talep olmamasına rağmen, kendi içinde çalışan ve mümkün olabilecek bir yere de adapte olabilen bir projelendirme süreci başlar.

Yapının tüm mekânlarının, birbirinden farklı büyüklüklere, geometrilere ve ışıklandırmalara olanak vermesi planlanır. “Fun Palace”, sürekli değişebilmeye müsait kullanımlara sahip olmalıydı. Price, ana tasarım prensiplerinin yapı içerisinde oluşacak nesneler değil kullanıcıların şekillendireceği etkinlikler olduğunu vurgulayarak, dönemi özelinde epey vizyoner bir tavır takınır.

Tasarladıkları projeyle, aktiviteyi sürekli içerisinde barındıracak, yapı programının hiçbir zaman sınırlı olmadığı ve değişebilmeye müsait olan bir iskelet çerçevesi ve bazen kapanabilen bir çatı içeren hangar önerilir. İçerisinde tiyatrolar, sinemalar, workshop alanları gibi etkinliklerin tekrar tekrar değiştirilip montajı yapılabilecek dev bir hangar. Sabit olan grid bir taşıyıcı sistem ve düşey taşıyıcılarda çözülen mekanik, elektrik hacimleri ve asansörler dışında, içerideki her hacim kullanıcıyla doğaçlama bir hareket etme ilişkisi olur. Dolayısıyla, hangarın içinde muhafaza edeceği şey, nesne veya sabit mekânlar değil, kullanıcıların yaratacağı sürekli değişecek olan etkinliklerden ibarettir. Kullanıcılar için bazen evin kendisi, bazen ise kamusal karşılaşmaların alanı olur. 24 saat değişen dönüşen, açık bir alan. Tam anlamıyla hangarın ara mekân olma potansiyelini kullanan bir tasarım üretilmiş idi.

“Fun Palace”, iç perspektif,
Cedric Price12

Aynı zamanda, bu hangarın mimari temsilleri de, söylemini içerir bir şekilde, yenilikçi bir dile sahip olarak biçimlenir. Yapının nerede başlayıp nerede bittiğini anlayamayız, aksine bir takım etkinlikler için dönüşebilen bir temsil dilini okumaya çalışırız. Tutunacak bir röper noktası yoktur, adeta sürüklenir gibi hangarı temsil üzerinden okurken sürekli bir kaybolma hissine kapılırız.

Bir sibernetik uzmanıyla da beraber çalışan ekip, yapının yeniden programlanabilir ve sonsuz yeni fonksiyonu işletebilir olması için epey gerçekleştirilebilir bir tasarıma doğru yol kat eder. Bu hangar için Londra’da iki yer önerilir; ilki kadastro planında yapılan değişikliklerden dolayı hemen listeden çıkarılmasına karşın ikincisi için yaklaşık on senelik bir bürokratik çaba sarf edilir. Fakat, sonucunda o arsa da mümkün olamayınca pes ederler ve proje kâğıt üzerinde kalır.

“Fun Palace”, araziye yerleştirme, fotomontaj, Cedric Price13

Genellikle bir bilimkurgu fantezisi veya kâğıt mimarlığı olarak görülme tehlikesi olan bu proje, aslında epey uygulanabilir yenilikçi teknolojik çözümlerle bir araya getirilir. Sonrasında Pompidou Merkezi için büyük ilham kaynağı olacak proje, hangarın kullanım olanaklarını son derece güçlü bir şekilde yansıtır. Pompidou’ya kıyasla, sürekli değişim geçirecek bir mimari sunar. Öte yandan Pompidou’nun —hangarın boşluksu hacimselliğini müze olarak kullansa da— mekân organizasyonu anlamında formel bir müzeden çok da farkı yoktur.

Yapının çizimlerinin altında provokatif söylemler de bulunur. Giriş çıkışların serbest olduğu, kapının veya fuayenin olmadığı, eylemlerde kısıtlamaların olmadığı bu yapının ihtiyaç duyulmadığında daha fazla ayakta kalmaması da tasarımcılar tarafından öngörülür. Herhangi bir kuralın olmadığı bu hangarda, kullanıcıların dilediğini yapması mümkündür:

“Dans et, konuş ya da başkalarının işleri nasıl yaptığını görebileceğin bir yere çık. İçkinle bir yerde uzun uzun otur ve şehrin başka yerlerinde neler olup bittiğini seyret. Bir isyan başlat veya bir resim yapmaya başla —ya da gerisin geriye yaslan ve gökyüzüne bak.”14

Bir sonraki hangara geçerken “Fun Palace”tan öğrendiğimiz isyan etmeyi başka bir hangarda deneyimlemeye doğru ilerliyoruz.

4. Hangar; nam-ı diğer isyan alanı

Hangarın temsilini ararken son olarak, 2018 yılında oyuncu ve yazar Donald Glover’ın rapçi olarak kullandığı ismi Childish Gambino’nun “This is America” şarkısı için çekilen video klibe geliyoruz. Hiro Murai15 tarafından çekilen klip, Donald Glover’ın etkileyici ve sarsıcı performansı ile bizi başından sonuna kadar tetikte bırakıyor.

“This is America”, Childish Gambino, 2018

Kolon ve kirişlerini seçebildiğimiz, büyük, boş ve sakin bir hangar ile açılan videoda, Gambino, delice bir dans ritmi ile kameranın odağına gelir ve gitar çalan bir adamı başından vurur; dans ederek yürümeye devam eder. Bu tekinsiz eylemden sonra, anında bir kaos başlar. Biz de bu hangarda, ne ile karşılaşacağımızı bilmeden kamerayla gezintimize başlarız. Gambino’nun suratında, arada bir sırıtış, arada keyifsiz bir ifade izleriz. Kamera bazen Gambino’ya yakınlaşır, bazen de uzaklaşarak bize, hangarın arka planındaki kaosa daha hâkim olduğumuz bir açı yakalama fırsatı tanır. Özellikle, uzaklaştığı sahnelerde, hangarın büyüklüğünü ve arkada sayamadığımız daha birçok kişinin olduğunu görürüz.

“This is America” klibinden
ekran görüntüsü

Gambino’nun arkasında ona eşlik eden öğrenci üniformalı genç bir dans ekibi vardır. Onlar, Gambino ile mesafeyi korurlar. Biraz ürkektirler ama gerektiğinde benzer bir coşku ile ritme ayak uydururlar. Arka fonda, hangarın içerisinde bir uçtan diğer uca koşturan insanlar, polis araçları, atlılar görürüz. Arabalar yanar, sopalar uçuşur, silahlar çekilir, bedenler taşınır. Fakat, Gambino’nun dikkat dağıtıcı ritmi bizim arka planda yaşanan dehşete odaklanmamızı zorlaştırır ve arkada ne olup bittiğine özel bir çaba sarf etmeye bizi zorlar.

Bir duvarla ayrılan küçük bir hacme kapısından gireriz. Burada kilise şarkıları söyleyen bir ekibi otomatik tüfekle tarayan Gambino, sanki kendisinden başka kimsenin kargaşa atmosferinde eğlenmesini istemez gibidir. İyice kaotik bir atmosferin içerisinde dansıyla sıyrılarak ilerleyen Gambino’yu sonunda karanlık bir tünelde, koşarak onu takip edenlerden kaçmaya çalışırken görürüz. Sanki rüyadan uyanmış ve gerçekte güçlü olan değil, hangardaki koşan kaçan herhangi biri olarak karşımıza çıkar.

Şarkının adından yola çıkarak, bu hangar, bize Amerika’nın güncel temsili olarak belirir. İçerisinde muhafaza edilemez derecede tekinsiz olan atmosferi ise, Amerika’da yaşanan Afrika kökenli Amerikalılara karşı ayrımcılığın temsili olarak görürüz. Yaklaşık 100 yıl sonra, dünya fuarlarının aksine, hangarda artık ulusların gücünün değil onların nasıl ahenk içerisinde bir arada olamayışının temsiliyle karşı karşıya kalırız. Benzer olan ise, büyük boşluklu bir yapı içerisinde bunun temsil edilmesiyle bu eleştirinin gücünü kazanıyor oluşudur.

“This is America” klibinden
ekran görüntüsü

Bir noktada, kamera Gambino’yu bırakır ve bizi ara katta aşağı doğru bakan insanlara yöneltir. Aynı anda, şarkı sözleri de “This a celly. That’s a tool. On my Kodak. Ooh, know that.” der. Yukarı kattan bakan maskeli insanlar sözle eşzamanlı olarak, cep telefonlarıyla yaşanan kargaşayı kayıt altına alanlardır. Dolayısıyla, cep telefonu da neredeyse bir silah kadar önemli bir araca dönüşmüştür hangarın içerisinde. Ardından kamera onlardan döner ve mekânı ilk defa çatısı ve hacmin yüksekliğiyle ile algılayabildiğimiz bir açıdan görürüz.

“This is America” klibinden
ekran görüntüsü

Biraz metinsel biraz da görsel olarak değinilen farklı dönemlerden hangar anlatılarıyla, serüvenimizi tamamlıyoruz. Crystal Palace’da dehhaş olan, Fun Palace’da planlanmış doğaçlama dönüşüme müsait özgürlük alanı olan ve “This is America”da da kaotik bir isyana ev sahipliği yapan hangarın, boşluksu hacminden ortaya çıkan mekânsallık ile tüm bu anlatılar ortaya güçlü bir şekilde çıkar şüphesiz. Üç örnekte de hangar, içi doldurulacak bir hacim olarak ele alınır. Bazen mevcut bir boşluğu doldurmak, bazen de bilinmeyen için boşluk tasarlamak olarak belirirler. Büyüklüğünden dolayı içini gözlerimizle tam olarak ölçemediğimiz ve dolayısıyla içine daha pek çok şeyin sığacağına ikna olduğumuz bu yapı biçimi ve onun temsiliyle ilgili bu metni, Ahmet İhsan’dan son bir alıntı yaparak bitirmek isterim:

“Hülasa-i kelam [sözün özü] şöhreti âleme yayılmış olan Camlı Saray’ı beğenmedim, yalnız dehşetli cesametine [iriliğine], heybet ve hâline hayran kaldım. Burası İngiltere’nin her hâli gibi muhayyirü’l-ukul [akıllara hayret veren] idi, fakat sevimli değildi. […] Camlı köşkten dahi hiss-i hüzn almıştık!”16

1. İlk resmi dünya fuarı olarak bilinen ve 1851 yılında Londra’da gerçekleştirilen The Great Exhibition, şu slogan ile söylem kurar: “Great Exhibition of the Works of Industry of All Nations”.

2. Illustrated London News, Exhibition Supplement, 6 Eylül 1851.

3. Ahmet İhsan, Avrupa’da Ne Gördüm, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2007, s. 216.

4. A.g.e., s. 214.

5. A.g.e., s. 216.

6. A.g.e., s. 216.

7. A.g.e., s. 216–217.

8. Zeynep Çelik, Şarkın Sergilenişi, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2004, s. 57–58.

9. Joan Littlewood’un 1964 yılında The New Scientist dergisi için yazdığı yazının başlığı: “A Laboratory of Fun”.

10. Metin hakkında fikir alışverişi yaparken bu projeyi bana örnek veren Asya Ece Uzmay’a teşekkür ederim.

11. Joan Littlewood, “A Laboratory of Fun”, The New Scientist, 1964, 432–433.

12. Cedric Price, “Fun Palace: interior perspective”, Cedric Price fonds, Canadian Centre for Architecture, Montréal, © CCA

13. Cedric Price, “Fun Palace: perspective for the Lea River site on photomontage”, Cedric Price fonds, Canadian Centre for Architecture, Montréal, © CCA

14. Joan Littlewood & Cedric Price, “Fund-raising brochure for Fun Palace”, Cedric Price fonds, Canadian Centre for Architecture, Montréal, © CCA

15. Japon-Amerikalı Hiro Murai, Childish Gambino ile sıkça çalışan bir yönetmen. Ayrıca, The Shins, The Fray, Bloc Party, David Guetta gibi sanatçıların da kliplerini çekmiştir. “This is America” klibiyle, MTV müzik ödüllerinde “Yılın En İyi Videosu” ödülüne aday olmuştur. Ayrıca, Billboard dergisi, 21. yüzyılın en iyi video klipleri arasında 10. sırayı bu klibe layık görmüştür.

16. Ahmet İhsan, Avrupa’da Ne Gördüm, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2007, s. 216–217.

Cedric Price, Crystal Palace, dünya fuarı, Fun Palace, Gürbey Hiz, mimarlık