Trianon Pastanesi’nden Urban’ın Tabelasına…

Beyoğlu’nun başına gelen hadiseler İstanbul tarihinin merkezindeki hadiseler olarak kabul edilmelidir. Bu zorunluluk tarihsel bir dayatma değil, hayatın gündelik akışının doğal bir sonucu olarak karşımızda belirir. Buna hayatın olağan akışının belirli bir forma kavuşması gözüyle de bakabiliriz.

Bu bağlamda, Galatasaray Lisesi’nin hemen bitiminde, Kartal Sokağı’nın ortalarında yer alan, bir dönem Sait Faik, Tomris Uyar gibi edebiyat şahsiyetlerinin müdavimi olduğu, şimdiyse ağırlıklı olarak güncel sanatçıların, şairlerin, akademisyenlerin, ilk kez buluşan heyecanlıların ve mahzun yalnızların uğrak yeri sayılabilecek Urban Cafe’nin tabelasının bize söyleyeceği bazı şeyler olmalı…

Tabelayı ilk gördüğümde ‘nedense’ zihnimdeki Urban imgesiyle bağdaştıramadım. Sanırım girişteki kapıda mermere kazınmış sarımsı renkteki logo ile çok fazla yakınlık hissettiğimden ötürü. Mermerdeki Urban logosu ile tabeladaki Urban logosu arasındaki farkları, değişimi düşünmek adına biraz geriye gitmek gerek.

Geriye, Trianon’a değin.

fotoğraflar: Manifold, 2018

Trianon Pastanesi

Bir zamanlar Rum bir karı kocanın işlettiği Trianon Pastanesi, çay ve kek servisiyle nam salmış, dantel önlüklü garsonlarıyla ünlenmişti. Mekân, trajedinin bir gösterisi olan 6-7 Eylül olaylarında yağma ve tahripten nasibini almış, sahipleri Atina’ya kaçmak zorunda kalmıştı. Belki de buna bir sürgün demeli.

1955’teki bu elim hadisenin ardından Trianon yerine ‘‘Rivayet’’ adında bir pavyon açıldı. Rivayet odur ki, bu pavyonda Zeki Müren kıskanç aşığı tarafından bacağından vuruldu. Daha sonra depoya, yoğurt imalathanesine ve kahvehaneye dönüştürülen mekânda, tarih 1995 yılını gösterdiğinde Urban Cafe açıldı.1

Pascal Gielen, “Performing the Common City: On the Crossroads of Art, Politics and Public Life” isimli makalesinin ‘‘Yaratıcı Şehir’’ başlıklı bölümünde 1990’ların sonu gelip çattığında, daha önceki soylulaştırma dalgalarıyla belli toplumsal grupların yerlerinden sürülmesinin ardından boşalan kentsel mekânların yaratıcı sınıfın ilgi odağı hâline geldiğini söylüyor.2

İstanbul’da belli toplumsal gruplar yerlerinden sürülürken —sadece 6-7 Eylül olayları da değil— bu yerlerin yaratıcı sınıfın ilgi odağı hâline geldiğini söyleyemeyiz. Ancak Beyoğlu belirli mekânlarıyla bu sınıf için bir ilgi odağı ve Urban Cafe bu dönüşümün göstergelerinden biri; bunlar birer gerçek.

Bu yüzden aslında Urban’ın tabelası tam da dönemin ethos’una uygun. Bir logodan, fonttan, tasarımdan ne anladığımız ne gördüğümüz neyi hatırladığımız —bunlardan her birinin diğeriyle ilişkisinin getirdiği karmaşa nedeniyle— ancak imaların ve anlamların değişimine bağlı.

Pascal Gielen yine aynı makalesinde kentsel bir stratejinin gözde sanatçılardan, hipster’lardan ve diğer yaratıcılardan oluşan ele avuca sığmaz kalabalığı, ince ince hesaplanmış bir kentsel mekânda, onlara bir yer vererek ehlileştirme amacı taşıdığını iddia ediyor. Ben bu kadar ileri gitmeyeceğim. Sadece Urban’ın müdavimlerinden biri olarak, bu ‘ele avuca sığmaz kalabalık’ içinde yer aldığımızı düşünmemiz gerektiğini söyleyeceğim.

Bir şehir ne kadar gelişirse gelişsin, iradesini ve ahlakını aynı derecede geliştirmelidir; yoksa ortaya çıkan sonuç çok tehlikeli olur. Yaradılış ahlakın geldiği yerse, elimizde sadece irade kalıyor. Özellikle de söz konusu Beyoğlu ise.

1. Brendan Freely ve John Freely, Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi, Yapı Kredi Yayınları, 2014.

2. Pascal Gielen, “Performing the Common City: On the Crossroads of Art, Politics and Public Life”, Interrupting the City içinde, ed. Sander Bax, Pascal Gielen, Bram Ieven, Amsterdam: Valiz 2005, s. 284–88, çeviri: Derya Yılmaz.

Beyoğlu, hipster, kentsel dönüşüm, mutenalaştırma, Oğuzcan Önver