Üsküdar, 2018,
fotoğraf: Ruken Karakuş
Mutenalaştırma, Hissizleşme
ve Umutsuzluk:
Her Şey Yapaylaşıyordu

Kişisel deneyimler değerlidir. Sonuçta her özne dünyayı başka hisler, öğretiler, toplumsal kodlar ve ideolojik düşünsel biçimlerle —kısacası farklı geçmişle— deneyimler ve insanın doğduğundan beri içinde olduğu mekânı deneyimlemesi ise hayli zordur. Bu mekân herhangi bir isimle adlandırılmış, gidilen, görülen ya da deneyimlenen bir yer değil; kişinin benliğinin, benliğinin oluşmasının bir parçasıdır. Yuva, mahalle dediğimiz bu mekânları aslında sorgulamadan kendi parçamız gibi algılarız; derimizin ötesinde, bambaşka bir katman hâlindedirler. Bu yuvaya dışarıdan bakabilmek için bir ayrılık yaşanmalı ve bu ayrılık belli bir süreliğine onu unutturacak uzunlukta olmalıdır. Bu ayrılığın sonunda doğup büyünen yerin değişmesi, bu değişmenin oranları ve mekânın atmosferi (burada atmosfer mekânın kişide yarattığı duyum değişikliği olarak düşünülebilir) algıda değişiklikler yaratabilir.

Ben de hayatımda ilk defa dokuz ay ayrıldığım Üsküdar’daki evime, yirmiden fazla senedir yaşadığım yere geri döndüğümde tüm bu karmaşanın tadına yeni baştan bakabilme imkânına yahut şanssızlığına nail olmuştum. Her şey, alışık olduğum mükemmel bir düzensizlik hâlindeydi. Jeolojik olarak aynı yerdeydim, ne var ki, verdiği his çocukluğumda verdiği hisle kesinlikle bir değildi. Ayrı olduğum vakit ‘kentsel dönüşüm’ projelerinin başlamasıyla çakışmıştı. Giderken ardımda yeni atılan bir temel bırakmıştım, döndüğümde karşılaştığım ise bir sürü yapı adasının yıkıldığı, birçok yeni binanın inşa edildiği, yolların ve peyzajın yeniden düzenlendiği bir yerdi. İnşaatlardan sokağıma dahi giremiyordum: Her yerde iskeleler, iş makineleri, kentin her yerinden görünen vinçler, sarı baretli çeşitli ince veya kaba yapı uygulamalarında çalışan işçiler, beyaz baretli mühendis ve mimarlar, lacivert ya da yeşil baretli teknikerler çeşitli işler peşinde koşuyordu. İnanın, Mimarlık Fakültesi’nde aldığım altı senelik eğitim burada olan bitenin ne olduğunu anlamama kolaylık sağlamıyordu. Kendimi aşırı sıkışık bir paralel evrende çevremde olan bitenleri anlamlandırmaya çalışırken buluyordum sürekli.

Çiğ köfteciler, dönerciler, telefoncular neden bu kadar çoktular? Neden tüm dükkânların birbiriyle yarış edercesine bu kadar çirkin, alacalı, estetik kaygıdan uzak fontlarla yazılmış tabelaları vardı ve hepsi ışıklıydılar? İlk birkaç hafta boyunca ışıkları gözüme giriyor, yolda arkadaşlarımla yürürken dikkatimi toplayıp onları dinleyemiyor, büyülenmiş bir şekilde tüm tabelaları ve bana vadettikleri bu büyülü dünyayı takip etmeye çalışıyordum. Bunu alacalı reklamların çekiciliğinden değil, bir tehdit olarak gördüğümden yapıyordum. Işıklar bu evrende kocaman bütüncül bir ağın parçalarıydılar ve aslında parametrik bir şekilde bizim anlamadığımız bir ağ kuruyorlardı kendi aralarında. Uykularım kaçıyordu… Her gece pencereden baktığımda, evin önündeki vinci Ay sanıyorum, dörtlü bir Ay. Dünya, mevcut uydusu olan Ay’dan çok sıkılmış ve kendine post apokaliptik bir evrende son model, teknolojik, vinç üstünde taşınabilir gezgin bir dörtlü uydu almış gibi. Bu iki ay kadar falan sürdü, şimdilerde alıştım; zaten Raimondi marka bir Ay’ın olması pek gerçekçi gelmiyordu…

Tüm bu algısal karmaşanın yanında çok kültürlü Roman mahallemiz dönüşüyordu. Bir diğer deyişle temizleniyor ve güzelleşiyordu: Olan biten, kesinlikle soylulaştırma değildi! Yeni belediye, Anadolu il belediye binalarına taş çıkartır büyüklüğü ve karmaşıklığı ile bu mahalle arası bitişik nizam dokuya eğreti kalıyordu. Apartmanlarımızın yansımasını bu cam binada görüyor ve alışmak gayretiyle gözlerimi birkaç kez kırpıştırıyordum. Birden, senelerdir düzgün bir asfaltı ve kaldırım yolu olmayan bu yere ‘peyzaj’ gelmişti. Şüphesiz ki peyzaj artık zenginlik ve burjuvazi göstergesiydi ve Anadolu’da yolların yapılmasının ‘gelişim’in habercisi olması gibi bizim de kapımızın önündeki asfalt ve kaldırım taşları sökülmüş; yerine parlak, ‘plaza’ önüne yakışır yollar, park ve meydan yapılmıştı. Bir sene öncesine kadar mahallenin ayyaşlarının bizi küfürler eşliğinde işimize, okulumuza uğurladığı önünden geçmeye korktuğumuz bu ıssız park artık yeni belediyeciliğin hayvan dostu ilan ettiği, şaşırtmalı çim-granit döşeme bezeli bir kent parkı olmuştu. Yıllardır ilkokula, ortaokula, liseye, üniversiteye, işe gitmek için kullandığım yoldaki orta kaldırımın üstündeki ağaçları kesmiş, kestiklerinin yerine tepesinde —begonvil ve mevsimine uygun olmayan çeşitli tek sezonluk çiçekli bitkilerin dikildiği— saksıların olduğu demir çubuklar yerleştirmişlerdi. Her şey yapaylaşıyordu. Bir yanda eski varoşların derme çatma mimarsız mimarisi, öteki tarafta kentsel dönüşümle gelen ve birkaç günde bir, bir dizi binanın yıkılıp, bir dizi binanın dikildiği apar topar bir inşaat hâli… Yıkılmayan binaların her biri ise, bir toplu konut projesini andırır bir görsel estetik birlikteliğini sağlamak amacıyla aynı renge boyanmış, hatıralarımız da fırça darbeleriyle yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Çocukken bisikletle “taka tuka” gittiğim yollar değildi bunlar. Yolda bana çocukluğumu hatırlatan her bir taş parçası, ağaç da gitmişti; artık ‘hatırlayamıyordum.’ Gördüğüm, eskisine benzer, plastik bir paralel evrendi. Mutenalaştırma, beraberinde bellek kaybını ve hissizleştirmeyi getiriyordu. Bellek mekânlara bağlıydı ve biz de güçsüzleşen her anımızla birlikte hissizleşiyorduk.

Üsküdar, 2018,
fotoğraf: Ruken Karakuş

Sanırım bu mega-kente geri dönmekle, küçük Avrupa şehrinde içinde çiçekler yetiştirdiğim anksiyetem de geri yeşeriyordu. Sorulduğunda, kendimi ait hissedebileceğim en muhtemel yer burasıydı ama kafam olan biteni —neden, nasıl burada bu kadar milyon insan birbirimize çarparak, sıkışık bir düzende yaşadığımızı— anlamlandıramıyordu. Aileme, arkadaşlarıma, yeni tanıştığım insanlara “Burada nasıl yaşıyorsunuz?” şeklinde, ilk bakışta anlaşılmayacak sorular soruyordum. Gerçekten istediğim bir kullanma kılavuzuydu: “Bu şekilde yürümelisin. İnsanlar sana yolda kaba davranacak, hatta önünü kesip bağıracaklardır; onlara böyle cevap vermelisin. Metrobüsteki ivmeli salınımlarda momentum kuvvetini bir saniyede hesaplayıp kendini şu kadar güç harcayarak bu teknikle yerine sabitlemen gerekir…” şeklinde açıklamalar bekliyordum. Doğup büyüdüğüm İstanbul’da kazandığım ve Avrupa’daki zamanım boyu böbürlendiğim ‘büyük kentte hayatta kalma’ özelliğim paslanmıştı. Artık dışarıdayken elimi önümde topluyor ve insanlardan kaçmak suretiyle yürümeye çalışıyordum. Etrafıma baktığımda, yüzlerde gördüğüm alışmışlık ve normallik ifadesi de beni dehşete sürüklüyordu. İnsanların işe gidip gelmek için günde üç dört saat harcamalarını ve herkesin bunu kabullenmişliğini, derdimi anlayabileceğini düşündüğüm her arkadaşımla konuşmaya çalışıyor ve onay bekliyordum. Tüm bu değişimin götürdüğü aidiyet hissine, getirdiği hissizleşmeye, büyük kentte yaşama zorluğunun verdiği umutsuzluğa karşı “Evet, bir şeyler yapmalıyız!” deyip bir hücumla dünyayı kurtardığımız bu kafe sandalyesinden fırlayacak ve sokağa çıkıp yaşanabilir bir kent için mücadele veren kent kahramanları olacaktık.

Olabilecek miyiz bilmiyorum, ama bir kostüm giymemiz gerekirse nasıl bir şeyler olacağına dair kafamda bir şeyler canlanıyor.

hafıza, İstanbul, kent, kentsel dönüşüm, mutenalaştırma, Ruken Karakuş, şehir, Üsküdar