fotoğraf: Martie Swart (CC BY 2.0)
Meditasyonlar
Söylenceler

Uzun zaman öncesinden kalan ve benim de böyle olduğunu sonraları öğrendiğim bir söylenceden bahsetmek istiyorum. Ne kadar gerçek olduğu benim için hâlen bir muamma. Epey önceleri ya da belki de bana şimdi çok uzakmış gibi gelen bir zamanda dinlemiştim. Her şey meditasyonu öğrenmek için gittiğim kumun diyarında başlamıştı.

Rivayete göre uzun yıllar önce kadim bir medeniyet bu topraklarda hüküm sürmüş. Üstelik halkının insan türünden olmadığına dair söylentiler de rivayete eşlik etmiş hep. Söylentilerin doğru olup olmadığı bir kenara, bunun insanlık tarihinin sahneye koyduğu hiçbir medeniyete benzemediği de aşikârmış. Söylencenin bir versiyonuna göre, Tanrı bu medeniyetin varlığına son vermiş ya da son vermek zorunda kalmış.

Medeniyetin izleri yalnızca ikincil kaynaklarda, tabletler ve elyazmalarındaymış. En azından ben bu kadarını biliyorum. Antik Mısırlıların onlarla nasıl temasa geçtiğini ise kimse bilmiyor. Ketum hükümdar Akhenaton zamanında, sözünü ettiğim elyazmaları ve tabletler halkı dini inanışlarından saptırdığı gerekçesiyle yok ettirilmiş. Bu bilgileri Mısırlı bir başrahipten öğrendim; elyazmaları ve tabletlerin Akhenaton’un oğlu firavun Tutankhamun’un mezarından çıkarıldığını söyledi. Tutankhamun’un bu medeniyetle büyü yoluyla tekrar temasa geçmeye çalıştığına dair rivayetler de vardı. Bu rivayetlere inananlar Tutankhamun’un çocuk yaşta ölmesini de buna bağlıyordu.

Bunlar söylencelerden yalnızca bazılarıydı. Mezardakilerin dışında, bildiğimiz kadarıyla, bu medeniyete dair elimizde başka bir kaynak bulunmuyordu. Ama yine de Mısır’daki başrahibin anlattığı hikâyenin odak noktasını bu kadim medeniyetin kullandığı özgün dil oluşturuyordu. Tabii bunların hiçbirini Mısır’a hicret etmeden önce bilmiyordum ve başıma geleceklerden de habersizdim. Ta ki Mısır’daki hocamın teveccühünü kazanana dek. Hakikatin yolunu şaşmaz şekilde takip etmem ve sınavlarını geçmem beni farklı bir aşamaya yükseltmişti. Artık bir üst seviyeye erişmeye hak kazanmıştım, fakat bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyordum.

Mısır’daki eğitim alanımızdan epey uzak bir yere seyahat ettik böylece, çölün derinlerine doğru. Yol sınırsız gibiydi. Çöl, geriye her dönüp baktığımda arkamda kat ettiğim şeyin bir hiçlik olduğunu sahneliyordu. Böylece kayboldum. Bir kum fırtınası sonrası ne hocam ne de arkadaşlarım vardı etrafımda. Telaşlı ama yeterince çabalarsam da sonuç alacağıma inanır şekilde devemi sürmeye devam ettim.

Tüm çabalarımın nafile olduğuna ikna olmayı bekledim. İkna olduktan sonra çölün ortasında oturdum, devemi bağladım. Kumun yakıcılığına karşı güneş yüzümü okşuyordu. Kemiklerime kadar nüfuz eden sıcaklığın altında kana kana su içtikten sonra uykuya dalmışım. Uyandığımda yine çöldeydim ama sanki o uçsuz bucaksız çölün farklı bir noktasında uyanmıştım. Bunu kanıtlayamazdım ama içimde öyle olduğuna dair kuvvetli bir his vardı; üstelik o an sahip olduğum tüm hislerin önüne geçiyordu. O sırada karşımda üç siluet belirdi. Serap görmediğimden emin olmak istedim ve gözlerimi kapadım. Yüzümü bu kez rüzgâr ve kum taneleri okşuyordu. Peçemi biraz daha yukarı kaldırdım, kaşlarım rüzgârın savurduğu kum tanelerini sararken gözlerimi yeniden açtım. Üç siluet şimdi tam karşımda duruyordu. Beni develerden birine bindirdiler ve usulca yola koyuldular.

Rüzgâr yalnızca kum tanelerini değil, yolculuğa dair hatırladıklarımı da savurmuştu. Geriye yalnızca rüzgârın kulaklarımdaki uğuldayışı ve kum tanelerinin tenimdeki yakıcılığı kalmıştı. Uyandığımda bizimkinden farklı bir Mısır manastırındaydım. Daha mütevazı ama daha tekinsiz bir yerdi burası. Zamanın durduğu bir yere benziyordu. Burasının bir Akhenaton tapınağı olduğunu anlamam uzun sürmedi, çünkü devasa Akhenaton heykellerinin yanında, tapınak duvarlarında da Aton tanrısı bulunuyordu. Ayrıca, burada hüküm süren tek tanrı da oydu; ne Anubis ne Osiris ne de Horus’a dair bir iz vardı bu manastırda.

Başlangıçta buradaki günlerim de hocamla yaptığımız eğitimlere benzer geçiyordu. Belli bir süre sonra, belki bir aydı bu belki de üç ay, zamanımın geldiğini hissettim. Manastırdaki başrahibin huzuruna çıkarıldım.

Dikkatimi çeken ilk şey başrahibin gözlerinin görmediği oldu. Elinde bir asa vardı ama yakından görmeyen birisi bunun bir baston olduğunu düşünürdü. Bir eliyle asanın topuzunu, öbür eliyle de topuzun üzerindeki elini kavrıyordu. Derslerde beni başrahibe çok yaklaştırmıyorlardı. Görebildiğim kadarıyla asasında çember şeklinde işlemeler vardı; renkleri ve dokuları Antik Mısır’dan gibiyse de şekilleri hiyerogliflere benzemiyordu hiç. Dikkatimi çeken diğer şey başrahibin de bizim gibi sakallarını tamamen tıraş etmiş olmasıydı. Bu, aramızdaki en belirgin ortaklıktı. Bunların dışında babacan, sevecen ve mülayim bir yüz ifadesi vardı. Sakin, sessiz ama biraz da hızlı konuşuyordu. Sesi huzurluydu. O Arapça konuşuyor, yanındaki yardımcıları da çeviriyordu.

İlk zamanlarda başrahip genel dersler veriyordu. Bunlar telkinler ve öğütlerdi başlangıçta ama zamanla konuşmaların tonu değişmeye başladı. Şimdiye dek çilecilik, arzulardan uzak durma, arınma konularında telkin veren başrahip artık matematikten, sonsuzluktan, dilden bahsetmeye başlamıştı. Tema değişimi o kadar pürüzsüz olmuştu ki bunu ancak şimdi geriye dönüp baktığımda fark edebiliyordum.

Matematik ve dille devam eden dersler artık yavaş yavaş tarih derslerine dönüşmeye başlamıştı. Başrahip bana eski medeniyetleri anlatıyordu; Sümerler, Asurlar, Babiller, Mısır… Bir noktada, bunlardan daha eski olan Hemawetǔ̇ medeniyetinden bahsetmeye başladı. Asıl konuya gelene dek bunca şeyden bahsetmesini şu anda bu satırları yazarken daha iyi anlıyorum. O süreçte söyleyeceklerini anlayamayacağımdan şüphe etmiş olmalı. Haklıydı da. Çünkü kısa bir süre sonra, yanılmadığını anlayacağım şeylerle karşılaştım.

Aktardığına göre Hemawetǔ̇ medeniyetinin kullandığı dil, nesnelere sabit bir isim vermiyormuş. Hatta “sabit olmak” ve “ölmek” için kullandıkları sembol aynıymış. Şöyle söyledi başrahip: “Hiçbir şeyin sabit olmadığını biliyorlardı.” Bu bilgilerle karşı karşıya kaldığım an, ister istemez böyle bir dili kullandığımı hayal ettim. Ama bu alelade bir düşünce oyunu olamazdı. Oturup ciddi anlamda düşünmem, en azından odama çekilip yazmam, meditasyon yapmam gerekti. Bunları kafamda kurgularken, başrahibin çevirmenleri devam ediyordu: “Kumun diyarında bu dili takip eden rahiplere Lisancılar denir; çünkü bu kült, meditasyonu kendi dillerinden Hemawetǔ̇ lisanına geçerek yapar.” Öyleyse, dedim kendi kendime, şu anda bulunduğumuz manastır da lisancıların manastırı olmalı. Başrahip, söylediklerim çevrilmeden dediklerimi anlayıp başını onaylar şekilde salladı. Duruşu ve bakışları tüm bu sürecin beni yeni bir meditasyona hazırladığını ima ediyordu.

Başrahip devam etti. Söylediklerini anlayacakmışım gibi onu çevirmenlerinden daha dikkatli dinliyordum. Yardımcıları tercümeye devam etti. Hemawetǔ̇ medeniyetindeki varlıkların her cümlesi ve her kelimesi mutlaka fiillerden oluşuyormuş (Söylencenin başka versiyonlarında hecelerinin bile bizzat fiil olduğunu söyleyenler oldu). Bu sebeple dilleri asla sınır çizmiyormuş. Örneğin bir ağaç gördülerse o ağaç hakkında neredeyse sınırsız cümleler kurabiliyorlarmış, çünkü ağaç canlı olduğu için ağacı boyuna tasvir edebiliyorlarmış. Algılarının bizimkinden oldukça yüksek olduğunu da belirtmeme gerek yok. Mesela bir ağaca baktıklarında, içinde olup biten her şeyi görebiliyorlarmış. Söylenenlere dair detayları başrahibe sormak istesem de yardımcılarının göz korkutucu bakışları altında cesaret edemedim. Öte yandan çölde ne kadar susuyorsam başrahibi dinledikçe de o kadar meraklanıyordum. Bu dilin sembollerini görmek istiyordum. İçten içe bu elyazmalarının hâlâ bir yerlerde saklandığını biliyordum.

Belli bir süre eğitimlerime, oruca ve meditasyonlara devam ettikten sonra başrahibin ve yaverlerinin güvenini kazandım. Böylece kumun diyarının efendisi buraları geçici bir süreliğine terk ettiği bir gece, başrahip bana Hemawetǔ̇ medeniyetine dair elyazmalarını göstermeye karar verdi.

Anlaşılan, güneşin bir süreliğine kum tanelerini ısıtmayı bırakması onlara yeterli gelmiyordu. Gözlerimi bağladılar ve beni öylece bir yere götürdüler. Bağı çözdüklerinde kendimi bir gömütte buldum. Bilmiyorum, bir piramitin içinde miydim yoksa bir yeraltı nekropolisinde mi… Sadece büyük ve fazla koridoru olan, izbe bir yer olduğundan emindim. Koridorların ne kadar uzun olduğunu, sayısını, hepsinin birbirine bağlanıp bağlanmadığını, bunların hiçbirini bilmiyordum. Bildiğim tek şey burada yalnız olduğumuzdu.

Meşalelerin aydınlattığı duvarlar Mısır hiyeroglifleriyle doluydu, fakat bir tuhaflık vardı. Duvarlardaki semboller Mısır hiyerogliflerinden ibaret değil gibiydi; daha önce hiç görmediğim bir dille bileşik oluşturmuşlardı. Helenistik dönemdeki Grek-Mısır karışımı eserler gibi bir hibritlikti bu söz ettiğim, ama diğer kutbun sembolleri çok yabancı geliyordu bana. Sanki hiyerogliflerle birliktelik oluşturmuyorlar da onları işgal ediyorlardı. Elyazmaları Hemawetǔ̇ medeniyetine ait değildi ama o medeniyeti tasvir ediyor ya da tasvir etmek için büyük bir çaba harcıyordu, en azından başrahip böyle söylemişti. Bu tasvir çabasını duvarları izlerken ben de bir şekilde hissediyordum. Çizgilerin titrekliği bin yıllar öncesindeki telaşı canlı tutuyor, şimdiye taşıyordu sanki. Bir yandan da izleyiciyi ürpertiyordu. Bir sembol başka bir sembolü nasıl işgal edebilirdi ki? Ama… yapıyordu işte.

Nerede olduğumun bilincinde olmadan meşalelerin titrettiği duvarları seyre dalmıştım. Derken yaverlerden birkaçı elyazmalarını getirip parşömenleri önümüzde yere açtı. Sonraları, parşömenlerde gördüklerimin, mezar duvarlarında gördüklerimin aslı olduğunu fark ettim. Tabii o anda elyazmalarıyla karşı karşıya kaldığımdan duvardaki hibrit hiyerogliflerin varlığını da unutmuştum. Elyazmalarının hemen hemen her noktasında irili ufaklı çemberler bulunuyordu. Öylesine çeşitliydiler ki ne kadar dikkatle incelesem de koca bir tablette dahi birbirine tamamen eş iki çember bulamıyordum. Eşit çapta iki tane var olsa bile ya farklı kıvrılıyor ya da başka çemberlerle iç içe geçiyorlardı. Bu da onları başka bir şeye dönüştürüyordu. Dahası bu çemberler çizgilerden değil de Hemawetǔ̇ medeniyetine ait olduğu iddia edilen dilin sembollerinden oluşuyordu. Çember oluşturarak iç içe geçtikleri için sembolleri birbirinden ayırt etmek de çok zor, hatta imkânsızdı. Bir sembolün aynısından hangi çembere bakarsam bakayım bulamıyordum. Hangi sembolün nerede başladığı ve nerede bittiği belirsizdi. Bir çember bir cümle miydi? Ama bir çemberi izole etmek mümkün bile değildi. Her bir sembol ve her bir çember aynı zamanda diğerleriyle entegre olabilen yapboz parçaları gibi olmalıydı. Gözlerimi tekrar açıp kapadım. Başımı yana kaydırdım. Ayağa kalktım. Parşömen ve tabletlere odaklı kalarak çevrelerinde dolaştım. Yine de hiçbir şey değişmiyor ama aynı zamanda her şey tepeden tırnağa da değişiyor gibiydi. Ama beni asıl ürperten şey… Sanki tabletlerin ve parşömenlerin dışında, gözlerimin algılamakta noksan kaldığı çemberlerin de var olduğunu hissetmemdi. Aslında tüm kozmosu sarıyorlarmış da ben bunun farkına daha yeni varıyormuş gibiydim. Ve içimden bir ses, metinlerin dışındaki çemberleri burada bulunanlar arasından yalnızca benim göremediğimi söylüyordu.

Delirecekmişim gibi hissettim, kafamı kaldırıp başrahibin yüzüne baktım. Şimdi kimse konuşmuyordu. Sessizliğimizin gürlüğü meşalelerin sesini bastırıyordu.

Gözlerim bağlı, dışarı çıkarıldım. Uyandığımda yine çöldeydim. Bu sefer çölün farklı bir noktasında olduğumu hissettim yine. Hocamın yüz hatlarını seçebildim. Asıl manastıra götürülmüştüm tekrar. Buradaki odama kapandım bir süre. Gördüğüm çemberleri hatırlamaya çalışıyor, onları çiziktirmek için büyük çaba harcıyordum. Böyle kaç saat geçirdim bilmiyorum. Odanın zemini, titrek çizgilerle çizilmiş irili ufaklı çemberlerle dolu kâğıtlarla kaplıydı. Pes ettim, çünkü hatırlamaya çalıştıkça unutuyordum. Sanki belli bir eşik vardı ve benim o eşiği aşmam için elyazmaları ve tabletlerle çok daha uzun süreler geçirmem gerekiyordu. Şimdi nerede olduğuna dair hiçbir fikrim olmayan lisancılar manastırına dönmek için inanılmaz bir arzu hissediyordum. Fakat elimden bir şey gelmezdi, ben de her zamanki meditasyonuma geri döndüm ve zamanın bu arzuyu hafifletmesini temenni ettim.

Böylelikle zaman benim için tıpkı rüzgârdaki kum taneleri gibi izlenebilirliğini yitirdi; herhangi bir noktasında duramaz oldum, başrahibin tek bir yerde ama her yerde oluşu gibi. Zamana demirlenmek istediğim her an farklı bir çemberin, farklı bir döngüselliğin içinde buluyordum kendimi. Ta ki her çemberin birbirine bağlı olduğunu fark edene dek. Bu farkına varış beni en başa döndürdü: Döngülerin döngüsüne. Dışarıya çıkamıyordum, çölün sınırı sandığım şey aslında çölün öbür ucuydu.

Dilin düşünceyi nasıl ve ne kadar etkilediğini hiçbir zaman tam anlamıyla bilemeyeceğim ama Mısır’da geçirdiğim sürenin ebedi gibi gelmesini bu elyazmaları ve tabletlerle geçirdiğim saatlere bağlıyorum. Zira semboller beni mütemadiyen içine çekiyor, hakikatin hiç bilmediğim ve belki de asla vâkıf olamayacağım veçhelerine doğru itiyordu. Ama zaten onların dünyasına girmeye, dilleriyle özdeşlik kurmaya da razıydım. Onlar ise kendi evrenlerini çoktan kurmuş, kendi kurallarını yalnızca seçilmişlere açık ediyordu.

Artık dilin canlı olduğunu düşünmek zorundaydım. Dil, idrakımı enginleştirebilmesiyle canlıydı. Eğer böyleyse, bunu yapacak başka diller, mezarlarındaki kadim uykularından henüz uyandırılmamış semboller de var mıydı?

Hemawetǔ̇ lisanının bana nüfuz edişi bu şekilde oldu. Öte yandan böyle bir hakikatle yüzleşmenin ürpertici olduğunu da itiraf etmeliyim. Bu, bir şeyleri kökten değiştirmenin sorumluluğunu üstlenmek demekti. Fakat ben ne Prometheus’un yazgısını paylaşmak ne de peygamber olmak istedim. Mısır’ı terk etmeden önce eskiz kâğıtlarımı yok ettim ve yaşadıklarımı bir söylenceye çevirdim.

Burak Öztürk, dil (lisan), Mısır, söylence