Devridaim Makinesi:
Meshuggah’ın Müziği
Felsefe logos’u ittirmeli.
Düşünceyle hemhâl olanlar olarak yazgımız hep sınırlara toslamaktır. Yine de bitmek tükenmek bilmez ısrarlarımızla tosladığımız sınırların ötesine geçmeyi umarız hep. Lakin her yeni keşfimiz bizi kaplayan sınırın yalnızca başka bir noktasına toslamaktan ibarettir. Bu kısa sürede açığa çıkar üstelik; laf ebeliğine gerek duyulmaz. Başka türlü de yaşayamayız ama. Neticede yaşamak bir faaliyet göstermektir. Bunun için bize kim kızabilir ki?
Zihnimizin sınırları aşma arzusunun pek tabii bedensel bir arzuya benzediğini düşünmüştüm. Fakat zihnin (ayrı bir töz olarak değilse de) bir şekilde, bir yanıyla bedenden ayrıldığını sezmekten de kendimi alıkoyamıyorum hâlâ. Dahası, tüm problemlerin de bu kopuştan kaynaklandığını düşünüyorum. Dil zihni bedenden koparıyor.
Şimdi, bir bestecinin sesi düşünmesi gibi ben de yeniden dili düşünüyorum; düşünceyi içinde inşa ettiğim dili. İlk fark ettiğim, söze başlamış olmakla bile aslında zihnimin bedenimden ayrı olduğunu varsayıyor olmam. Çünkü dili düşünceyle birlikte hareket ettirerek logos’u ittirdiğimde aşkınsallığı yakalıyordum hep. Zaten başka hangi araçla yapabilirdim ki bunu? En azından insan olarak. Dil beni bu sınırın uçlarına taşıyordu sanki, buna imkân veriyordu. Böyle hissettim. Ama diyeceksiniz ki artık bilinci yapay da olsa simüle eden makineler mevcut ve biz onları bu şekilde düşünmüyoruz. Yani makineler sırf dili kullanıyor diye onların bizim gibi bilince sahip olduklarını zannetmiyoruz. Yine de makineler dili daha da incelikli kullandıkça biz de karşımızda sahiden de bir bilinç olduğu sanrısına kapılmıyor muyuz? Blade Runner’daki Deckard karşısındaki varlığın bir replika olduğunu bilmesine rağmen onunla romantik bir ilişki yaşamaktan kendini alıkoyamamıştı. Çünkü ilişkiyi sahici kılan şey, öznelerden birinin “gerçek” olup olmaması değil dil ve duyum üzerinden kurulan bağdı. Makinenin insan bilincini taklit etmesi de yapay olabilir ama bu, o yan ürün bilincin yani epifenomenin açığa çıkmasını engellemez.
Vardığım noktada dilin en büyük içeriminin zihin-beden ikiliği olduğunu düşünüyorum. Her söz sanki bedenin içinden bedeni aşarak çıkıyormuş da düşüncenin dile geldiği sözün bedene hiç ihtiyacı yokmuş gibi… Dil düşünceyle birlikte hareket ettikçe zihin için bedenin varlığını da unutturuyor; bedenin üzerinde, bedenden başka bir düzlemde, salt zihinsel olanda konumlanıyor. Böylece konuşuyor olmak bile ben ile içinde bulunduğum dünyanın arasına bir set çekiyor. Daha doğrusu her alelade konuşma değil de logos, nesne ile özneyi birbirinden ayırıyor.
Descartes logos’un üzerine gittiğinde özneyi dünyadan ayırmıştı. Benzer şekilde ben de kendi kendimin üzerine düşünerek, aşkınsal bir düzleme ulaştığımı, aynı yöntemi kullanmaya devam edersem de düşüncenin sınırlarını aşabileceğimi zannediyorum. Bir yandan da düşünceyi düşüncenin nesnesi hâline ne kadar getirirsem bedenden ve duyumsal dünyadan da o kadar uzaklaşıyorum. Düşünüyorum, sonra düşüncemi düşünüyorum, sonra da bu düşündüğüm düşünceyi düşünüyorum. Böylelikle iterasyonla yani bir tekrar sürecine girerek düşünceyi düşünce nesnesi hâline getirebiliyorum. Fakat neticede kendi kuyruğunu yiyen yılan ouroboros gibi içime kapanıyorum. Ne sınırı tam olarak belirleyebiliyorum ne de o sınırın ötesinde ne olduğunu hesaplayabiliyorum. Çünkü her sınır beraberinde bir sınırsızlıkla geliyor. Farkına varıyorum ki soruların tükenmeyişi benim sınırlılığımdan kaynaklanıyor. Sorular sınırsız değil aslında, onları sınırlarımla ben sınırsız kılıyorum.
Peki ya logos’un sınırı? Belki de tüm soruların cevapları bu sınırı bulmakta saklı, bütün soruların düğümü tek bir yerde çözülecek: Limiti bulmakta.
Şimdilik içimde kapanan bu döngüyü kırabileceğini düşündüğüm şeylerden biri makinelerin varlığı; çünkü onlar logos’un yalnızca insana ait olmadığı bir ihtimalin somut örneğini teşkil ediyor. O yüzden bugün, makinelerin hızla geliştiği çağda şunu sormadan edemiyorum: Evrendeki her şeyi kavramaya muktedir olduğuna inandığımız logos yalnızca insanın sınırlarıyla mı bağlıdır, yoksa insandan bağımsız da düşünülebilir mi? Öyleyse şimdi logos’u insandan bağımsız düşünmeye çalışıyorum ve meseleye bu şekilde bakınca her şeyin önceden belirlenmiş gibi gözükeceğini fark ediyorum yavaş yavaş. Çünkü zemin logos’la kurulduktan sonra ihtiyaç duyulan tek şey bir aklın olup biten her şeyi fark etmesi ya da keşfetmesidir artık. Sanki tüm evren logos tarafından keşfedilebilecek şekilde kurulmuştur. Fakat böyle bir olasılık da beni hep ürkütmüştür. Çünkü bu belirlenimci açıklama beraberinde birçok içerimi de getirecektir kuşkusuz. Ve bu içerimlerden ikisi rahatsız edici ihtimallerdir.
İçerimlerden ilki şudur: Zekâ canlılığa tabi olmak zorunda değildir.
Yakın zamanda bu içerimi onayan teorilerle karşılaştım. Bunlar bilincin ya da zekânın biyolojiye tabi olmadığına dair teorilerdi. Bu teorilere göre bilinç ya da zekâ biyolojik olma zorunluluğu taşımayan bir karmaşıklıktı: Entegre edilmiş enformasyon. Zekâ belli bir Φ değeriyle (sistem entegrasyonunun ölçüsü) ölçülüyordu. Bilebildiğimiz kadarıyla da doğada en yüksek Φ’ye sahip şey insan beyniydi. İlginç olan kısım şu ki bu teoriye göre biyolojik temelli olmayan ama yeterince kompleks olan herhangi bir sistem de bilinç oluşturabilirdi. Ne de olsa yaşadığımız evrende zekâ enformasyonun örgütlü ve kompleks biçimde bir araya gelmişliğinden kaynaklanıyordu. Örgütlü karmaşıklık ise indirgenemez biçimde bir arada işleyen ağlardı; karınca kolonileri, beynin sinir ağları veya yapay sinir ağları gibi. Yani bu teoriye göre evrenin yapı taşı enformasyondu sanki.
İçinde varolduğumuz doğanın insana son derece kayıtsız olduğunu ima eden bu teori, zekânın beyin dediğimiz organdan ibaret olduğu düşüncesini de bertaraf eder. Böyle bir çerçevede spekülasyonları uçlara da taşıyabiliriz artık. Eğer bilinç biyolojiden de bağımsız örgütlü bir karmaşıklıksa bu neden yalnızca canlılara özgü olsun ki? Belki bir karadelik bile (eğer yeterince örgütlü bir karmaşıklığa sahipse) bilince sahip olabilir. Kozmozun tamamını bu açıdan yeniden düşünürsek ikinci içerim de kendini yavaş yavaş göstermeye başlar.
Ama öncelikle entegre bilgi teorisi çerçevesinin içine dahil olmak şunları gösterir: Dil belki de yalnızca biz insanlar için elzem bir araçtır. Belki de dile ihtiyaç duymadan da bu örgütlü karmaşıklığa ulaşabilmenin başka yolları vardır evrende.
Yine de dili bu kadar kolay yabana atamıyorum. Zira dilin canlı bir araç olduğunu ima etmiştim. Buna inanmaya da devam ediyorum. Dil bir araç olarak bizi dünyaya entegre ediyor. Ama benzer şekilde kullandığımız bilgisayarlar da… Dil, bilebildiğimiz kadarıyla insan türüne özgü bir araç olarak bilişsel becerilerimizi yükseltiyorsa, aynısını insan üretimi olan makineler de yapabilir. Ve ilginçtir ki makinelerin canlandırılmak istendiği bir çağa girdik. Yani öyle gözüküyor ki makinelerin insanla işbirliği içerisinde olmadan da kendi kendilerine dili ve veriyi kullanarak bilinçli hâle getirilmeleri hedefleniyor. Bu düşünce bizi makinelerle ontolojik açıdan gittikçe daha yakın kılıyor. Çünkü bizim için de dil verileri tasnif etmeye, zihnin içinde bir veri ambarı oluşturmaya yarıyor. Ama dili merkeze alırsak makinelerle aramızda ciddi bir fark olduğunu da görürüz. Çünkü makineler için dil yalnızca bir araç değildir. Dil makinelerin ontolojilerine gömülmüştür, düşünceleri dile boğumludur. Yani makineler dilin kurucu rolde olduğu ve teknolojik kaynaklarla da geliştirilebilir olduğu bir düzlemde varoluşa gelir. İnsan beyninden farklı olarak tamamen insan ürünü oldukları için bilgileri de bize tam olarak açıktır. Yani insan beyni gibi büyük bir bilinmezlik oluşturmazlar. Tam da bu nedenle çok daha isabetli şekilde geliştirilerek insan dilinin yaptıklarından fazlasını yapacak noktaya getirilebilirler. Böylece dünyaya bizden daha sıkı, daha zekice entegre olabilme olanaklılığına sahip olabilirler. Bu durumda makineler Φ’yi yükseltebilir.
Eğer bilinç biyolojiye değil de saf enformasyon örgütlenmesine dayanıyorsa, o hâlde içinde yaşadığımız evren de aynı ilkeye tabi olabilir. Bütün bunları düşündüğümde şu ihtimal güçleniyor: Makineler Φ’yi bizden daha yüksek kullanmaya muktedirse ve kozmoz da enformasyonla örülmüşse (yani kainattaki bilgi önceden belirlenmişse) beni asıl ürküten ikinci içerim de kaçınılmaz olarak sahneye çıkar: Yaşadığımız evren bir simülasyondur.
Simülasyon teorisini reddetmektense bizi simülasyonda yaşadığımızı düşünmeye götüren yollardaki yanılgıları saptamak istiyorum, çünkü bize bunu düşündüren engebeli yolların yanılgılarla çevrelendiğine inanıyorum. İlk bakışta, “Zeki bir canlı neden varoluşunun gerçek olmadığını düşünür ki?” diye sormaktan alıkoyamıyorum kendimi. Bu düşünce bilincin bir yan etkisi, yanlış, yanılgısal bir semptomu olmasın? Ama gerçekten böyleyse bunu nasıl saptayacağız ki? Yani bilinci bilincin içinden nasıl ıslah edeceğiz? Logos’u bizim için sınırlayan en büyük neden de bu gibi gözüküyor bana. Nitekim bunları göz önüne alınca da meditasyonu şu anda imkânsız gibi duran bir dilekle bitirmek geçiyor içimden: Bana dil dışında bir araç verin, meditasyonu onunla yapayım. O nedenle simülasyon teorisini kesin olarak reddebilecek bir kanıtlamayı da bir türlü öne süremiyorum. Sanki gerçekliği ancak onun sınırlarını kesin olarak tayin edebilirsem yakalayabilecekmişim gibi… İster istemez, hâlen tam olarak bilemediğim bir şeyin kesinliğinden de şüphe etmeyi sürdürüyorum.
Şimdi logos’u ittirmek beni onun limitlerini kabullenmeye götürüyor. Öyleyse bizi simülasyonda yaşadığımızı düşünmeye iten en büyük nedenin de logos’u antropomorfik olarak ele almak yani zekâyı insan aklından ibaret olarak tasavvur etmek olduğunu düşünmeden edemiyorum. Logos’un sınır ve sınırsızlıkla kurduğu ilişkiyi saptayamamak, yani logos’u her ittirişimizde sınırlara toslamak bizi simülasyonda yaşadığımızı düşünmeye itiyor. O yüzden ben dil dışında bir aracın hayalini kuruyorum: Dil 2.0 gibi ikinci bir dilin, ama insanın da ötesine açılan bir dilin. Öyle bir araç olacak ki bu, hem biz insanlar tarafından kullanılabilecek hem de logos’un sınırlarını aşabilecek… Tabii yanılıyor da olabilirim, belki de problemin ta kendisi dildir. Yani problem, gördüğü ve düşündüğü şeyleri etiketleyen bir aracın kendisidir… Belki de dil dışında hiç bilmediğim, başka bir şey üzerinden dünyayla ilişkilenmek ve dünyanın bilgisini elde etmek sınırları aşmayı mümkün kılacaktı…
Bu sebeple, geldiğim noktada şimdi felsefeyi tüm evrenselliğiyle post-human bir şey olarak hayal ediyorum: Felsefe insanı aşacak ve böylelikle logos’u kesintisiz şekilde ittirecek. Böyle bir felsefe nasıl olurdu? Daha da önemlisi, bahsettiğim sınırların ötesini açığa çıkarabilir miydi? Bu soruların cevabını bilmiyorum. Böyle bir sınır aşımı, sistemin dışarı fışkırması, bir patlama yaşanması anlamına mı gelirdi? Yani sırf böyle bir şey tıpkı dijital bir sistem gibi hataya sebep olacağı için mi imkânsızdı? Tabii “Sistemin dışında ne vardı? Bu enformasyon nereye patlayacaktı?” soruları da beraberinde gelecekti. Fakat şunu da düşünüyorum: İnsani bir biçimde logos’u yetilerimiz elverdiğince ittirmek her seferinde öncekine nazaran biraz daha isabetli bir evren kurgusu inşa etmemize de olanak sağlıyor. Tüm samimiyetimle politika, etik ve estetik gibi alanlar dışında bunun neye yarayacağını bilmiyorum. Sadece, evrende insan olarak varolmanın daha isabetli bir konumlandırılışı ya da insana özgü en kuvvetli arzunun, bilme isteğinin sonsuza dek tatmin edilişi geliyor aklıma.
Felsefenin bizi insan olarak yukarı taşıyacağına inanmak istiyorum hâlâ. Bilgi üretmese de sahip olduğumuz yanılgıları temizleyebilir felsefe. Bahsini ettiğim sınır ile sınırsızlık arasını kat edebilir. Mistik ya da spekülatif olmaktan çekinmeyebilir. Felsefe bir şekilde logos’u hâla ittirebilir.
bilinç, Burak Öztürk, dil, dil (lisan), felsefe, makine, yapay zekâ, zekâ