Yoksa Okur mu?
kendine has hatalar yapması ya da kişisel zaferlere ulaşması imkânsız.
O kadar ki Emily bir insan değil, istatistiksel bir veri. Emily’yi kendi kaderinden korumak imkânsız. »
Katie Kitamura’nın 2025 Booker Ödülü finalisti romanı Seçmeler, Deniz Koç’un titiz çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Kitaptan bir tabirle ifade etmek gerekirse –ki kelime tercihleri için Deniz Koç’a kocaman bir teşekkür borçluyuz– bu roman 151 sayfalık bir zihin uğuldaması. Hikâye, bir tiyatro oyunu kadar konsantre, damıtılmış şekilde yazılmış ve bildiğimiz anlamda bir sonu yok. Okurken esnek bir zeminde insan ilişkilerinin birer sahne performansı olması üzerine düşünüyoruz. Ön ve arka kapak tanıtım yazılarında “Tek oturuşta okuyacaksınız” ya da “hipnotik bir roman” dense de kitap tek oturuşta okumak için fazla katmanlı ve yoğun. Okurken geriliyorsunuz. Eğer okumayı planlıyorsanız, bu metnin bundan sonrasına dikkat: Kitaba dair bazı sürpriz gelişmeleri açık ediyor.
Roman kırklarının sonunda, isimsiz bir kadın oyuncu ile hayatına aniden giren, yirmilerinde Xavier isimli genç bir adam hakkında. Başlı başına bu cümle dahi aralarındaki birden çok ilişkilenme ihtimalini içeriyor aslında. Yazar bizi hiçbir ipucu vermeden bu iki karakterin restoranda buluşma sahnesine fırlatıveriyor, anlatıcının kocası Tomas’ın da sahneye dahil olmasıyla, karakterler arasındaki dinamik her birinin varlığıyla yeniden biçimleniyor. Biz yani okurlar, keskin, analitik bir iç bakış sahibi anlatıcıyla birlikte sosyal rollerin etkileşimle dönüşümünü izlerken anlatıcıyla birlikte şu soruların cevabını arıyoruz: Kim kimin ihtiyacına göre şekillendi? İhtiyacını ortaya ilk kim koydu ve istediğini almak için ne kadar ileri gidecek? Düşünüyoruz, çünkü yazar bize bir sürü yansıma1 gösteriyor ve okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp zihinsel bir işçiliğe davet ediyor.
Kitap iki bölümden oluşuyor. Yukarıda bahsettiğim restoran sahnesi, ikilinin aslında ikinci karşılaşması. İlkinde Xavier anlatıcının rol aldığı oyunun provasına geliyor ve ona oğlu olduğunu düşündüğünü söylüyor. İlişkilerinin aksı ilk burada netleşiyor. Ancak Xavier anlatıcının oğlu değil. Anlatıcının zihninde bir evlat, dünyadan bir oğul beklentisi yok; “oğul” rolü açılmamış, bu rol için seçmeler yapılmıyor. Sonrasında Xavier anlatıcıyla restoranda buluşarak ona oyunda yönetmen asistanı olarak işe girdiğini söylemek istiyor. Provalarda sıklıkla karşılaşmaları aralarındaki gerilimi gevşetirken, ilişkileri tarafların birbirinin beklentilerini karşılayabildiği bir zemine evriliyor. Anne-oğul ilişkisi ihtimali hikâyeye sızınca, anlatıcı ile kocası Tomas’ın geçmişini, evlerini, evliliklerini ve tabii ki aralarına bir “üçüncü” katma konusunu –bir çocuk, bir kürtaj, bir düşük– değerlendirmelerini incelemeye başlıyoruz. Birinci bölümün omurgasını gerçek ile performans, oyuncu için gerçekten kurguya geçişin ve tekrar gerçeğe geri dönüşün tehlikeleri, izleyen-izlenen-olan-oynanan ayrımı oluşturuyor. Kitamura, mesafeler ve kavramlar arasındaki boşluklarla oynamayı seven, serinkanlı bir yazar.
İkinci bölüm tüm okuduklarımızı tepetaklak ediyor, kitabın teması bu bölümde kristalize oluyor. Xavier anlatıcıyla Tomas’ın oğlu olarak karşımıza çıkıyor. Evden ayrılmış olmasına rağmen anne babasının evine geri taşınan Xavier, aralarındaki ilişkiye sızarak anlatıcı ve kocasını yavaş yavaş değiştiriyor. İlk başlarda evde varlığının hissedilmeyeceğini vaat edip mümkün oldukça “ağırlıksız” ve görünmez yaşamaya çalışırken, sonrasında babasının beklentisinin bu olmadığını sezerek şekil değiştiriyor. Anlatıcının aksine hep bir çocuk sahibi olmak isteyen ve anlatıcıyla evliliğinde sıkışan Tomas’ın2 karşısında, hayatını değiştirmek hiç istemezken, Xavier’in gelişiyle geçmişteki o “küçük çocuğu” hatırlamaya çalışan, ona dair özellikleri Xavier’ye yüklemeye çalışan bir anlatıcı var.
Elbette bu üçlü kademe kademe birbirinin rollerini şekillendiriyor. Sonuçta aile toplumsal inşaların şahı. Dünyada yol kat edebilmek için, insanların sizden beklediği kişi olmanız şart ve bunun için de uyumlu ve esnek davranmak gerek.3 Yazar ailedeki rollere birer tekme atıp, bir gerçekliği sürdürmeye yönelik karşılıklı uzlaşma olmadan da ayakta kalıp kalamayacağına bakıyor. Saygın ve ölçülü Tomas, Xavier’in parmağında oynattığı bir kâhyaya ve dipsiz bir cüzdana, anlatıcı ise bu ikili arasındaki ilişkinin üzerindeki yegâne tehdide dönüşüyor. Tüm bunlar yeterince kafa karıştırıcı değilmiş gibi bir de Xavier’in kız arkadaşı Hana’nın eve yerleşmesiyle ortam tam bir sirke, genç-yaşlı erkek ve kadınlar arasındaki çapraz etkileşimlerden doğan dev bir kaosa dönüşüyor. Hana’nın evi terk edişiyle “dördüncü duvar” ortadan kalkıyor. Kurgu ile gerçek birbirine karışırken, kim kimin beklentisinin ete kemiğe bürünmüş hâli, kim kimi hangi role zorla itmiş artık iyice belirsiz. Gerçeklik ve kurmaca kenara koyulmuş, üst bir anlatı katmanından merkezdeki kaosu seyrediyoruz. Üstelik Xavier annesinden esinlenerek bir oyun yazmış, başrolü ona vermek istiyor. Anlatıcıyı daha iyi bir rolle tekrar sahneye çıkartma niyetinde. Hikâye belli ki baştan yeniden kuruluyor.
Yazar, birinci ve ikinci bölümdeki hikâyelere karakterler ve olaylar zinciri üzerinden çeşitli farklılık ve paralellikler gömmüş. Bu roman bir oyuncak. Farklı parçaları farklı yerlere oturtarak farklı düşünceleri göreve çağırmak mümkün. Sosyal inşayı ucundan cımbızla çekip çıkartarak bir “kadın-anne kimliği” okuması yapılabilir ki kitap buraya bayağı meylediyor ama bu okumanın dar olacağını hissederek bu yoldan zor kaçtım. Kitabın asıl meselesinin bunun da üzerinde olduğunu düşündüm. Kadınlık-annelik toplumsal bir rol olarak büyük oranda klişe ve kalıplardan oluşuyor. İçimizdeki manzara ile bize düşen hayal gücünden yoksun rollerin komik denebilecek düzlüğü arasında bir uçurum var.4 Ancak bu roller kendilerinden mütevellit değil, dar anlamda aile içerisinde partnere ve çocuğa karşı da oynanıyor. Ortadaki ilişki bir ip ise anlatıcı da izleyici de bu ipin iki ucundan tutuyor. Herkes aynı anda bu ipi bırakırsa ne olur? Bu yüzden kitap bence rolün darlığına veya sosyal inşanın adaletsizliğine değil, yakınlığın karşılıklı olarak sürdürülen kurmacalara dayanmasını inceliyor. Bu yüzden de rollerin merkezinde yer aldığı kimlik prova ediliyor, tekrar kuruluyor ve müzakere ediliyor. Yine de söylemem gerek ki uzun sürmüş bir ilişkinin pürüzlerini, kırklarında bir kadının düşüncelerini, gençliğe yaklaşımını ve kendini görünmez hissetmesini okumanın azımsamak istemediğim bir keyfi var. Kitamura kadınların iç dünyasını duygusallığa kaçmadan mükemmel bir mesafeden, korkmadan yazıyor.
Konuyu bu kadar derinden almaya hacet yok da diyebiliriz. Kurguya bir dedektif edasıyla yaklaşıp çelişkileri saptamak, en “üst gerçeği” yakalamaya çalışmak da ayrı bir eğlence olabilir. Kitabı psikolojik gerilim gibi okuyup bir sonraki anda ne olacağını merak edip olaylar arasına yuvarlanabiliriz. Anlatıcının rol aldığı oyun ile kitabın kurgusu arasındaki benzerliklerin, ilk bölümde adı “Karşı Kıyı” olan oyunun adının ikinci bölümde “Nehirler” olmasının açıklamalarını arayabiliriz. Tüm bunları bize aktaran anlatıcının güvenirliğini, bir başkasını veya kendimizi ne kadar tanıyabileceğimizi, “hakiki benlik” kavramını sorgulayabiliriz. Ben ise kitabı ikinci kere, ikinci bölümden başlayarak okumaktan keyif aldım. Her şey bambaşka büküldü.
Kitamura, Yakınlaşmalar’ı5 okuyunca çokça dikkatimi çekmişti; Seçmeler gibi tekinsiz, mesafeli ve katmanlı bir hikâyeyi de okuyunca son dönemde en sevdiğim yazarlardan biri hâline geldi.
* Katie Kitamura, Seçmeler, çeviren: Deniz Koç (İstanbul: İthaki Yayınları, 2026), 102.
1. Age, 33.
2. Age, 112. İşte o zaman anladım ki birlikte bir gelecek fikri onun için çok sığ bir hâle gelmiş yaşlılığa inen bir yokuştan fazlasını ifade etmez olmuştu.
3. Age, 100.
4. Age, 55.
5. Deniz Koç tarafından Türkçeleştirilen Yakınlaşmalar 2025 yılında İthaki Yayınları tarafından yayımlandı.