Trojan Horse Günlüğü
Paranın Koreografisi

12.08.2018, Pazar

Sabah saat 08.00’deki uçağım için saat 04.00 gibi Serkan’ın evinden ayrıldım. Epey heyecanlıyım.

Havalimanında pasaport kontrolleri ve bagaj işlemleri falan filan derken neredeyse ucu ucuna yetişti her şey. Yolculuk sırasında yanımdaki iki koltuk da boştu, o yüzden keyfime diyecek yoktu.

Serkan’ın evinden ayrılırken
ve yolculuk sırasında

Yaklaşık üç buçuk saat süren uçuş sonrası Helsinki Vantaa havalimanına indik. Finlandiya’ya gelmeden bir gün önce, pazar gecesini Helsinki’de geçirecek dört kişi olarak, Maija’nın ayarladığı Airbnb evine ulaşım hakkında konuşmak ve gün içinde birbirimizle haberleşmek için Jaroslav, Laura, Sofia ve ben bir WhatsApp grubu kurmuştuk. Jaroslav ve benim iniş saatlerimiz birbirine çok yakındı, havalimanında buluşup birlikte eve gitmekte anlaşmıştık.

Vantaa havalimanında pasaport kontrolünde soru yağmuruna tutuldum! O nedenle ülkeye girişim epey bir zaman aldı. Pasaport memuru da, aramızda kalsın, suratsızın tekiydi! Sorduğu uzun sorular ve bir türlü ikna olmayan bakışları hayli rahatsız ediciydi. Böyle olunca Jaroslav’ı epey bekletmiş oldum. Ama en sonunda buluştuk. Beraber trene atlayıp şehir merkezine gittik. Yol boyunca birbirimizi tanımak için yaptığımız sohbet çok keyifliydi. Jaroslav, Berlin’de yaşayan bir grafik tasarımcı ve sanatçıymış. Şu anda sergi tasarımı yapan bir ofiste çalışıyormuş. Pek çok Türk komşusu varmış. Türkiye gündemini yakından takip ediyormuş. Türkiye’yle ilgili bildiği bazı şeyleri ben bile bilmiyordum. Utandım tabii. Çocukluğunda okuduğu İnce Memed’den heyecanla bahsetti. Döner dönmez İnce Memed’i okuyacağım diye kendi kendime söz verdim. Jaroslav’la program sırasında keyifli vakit geçireceğimizi şimdiden hayal edebiliyorum.

Programın son gecesi,
Jaroslav’la çılgınlar gibi dans ederken, fotoğraf: Elena Sulin

İstanbul’un hengâmesinden sonra Helsinki’nin sakinliğine ve sessizliğine inanamadım. Şehirle ilk karşılaşmam, daralan ruhuma ilaç gibi geldi. Maija’nın ayarladığı ev şehir merkezine çok yakın, dolayısıyla yürüyerek şehrin pek çok gözde yerine kolaylıkla gidilebiliyor. Çok hoş!

Biraz dinlendikten sonra Jaroslav’la Helsinki Tasarım Müzesi’ne gittik. O sırada diğer ev arkadaşlarımız Sofia ve Laura geldiler. Kısa bir süre sonra eve geri döndük. Dördümüz nihayet tanışmış olduk. Dışarıda yemek çok pahalı geldi hepimize. Bu pahalılığın sebebi Helsinki’nin merkezinde olmamız olabilir… Jaroslav, akşam yemeği için markete gidip bir şeyler aldı. Hep birlikte koca bir tencere makarna yaptık. Üstüne bir de hepsini yedik. Acayip güzeldi. Makarnasıyla ünlü İtalya’dan gelen Sofia bile bayıldı.

Programın diğer katılımcılarının çoğu, o akşam Helsinki’deydi. Buluşup beraberce oturmak için planlar yapıldı, ama bizim evde uzayan sonsuz sohbetten ötürü bir türlü evden ayrılıp gidemedik yanlarına. Akşamı Airbnb evimizde bir yandan Jaroslav’ın getirdiği viskiyi içip bir yandan da Sofia’nın getirdiği çikolataları yiyerek kahkahalar içinde geçirdik.

Sabah erken kalkacağımız için gece yarısını çok geçmeden uyuduk.

13.08.2018, Pazartesi

Sabah, bu kez Laura kahvaltı için marketten bir şeyler aldı. Kahvaltıyı da bütçemize uygun çözmüş olduk böylece. Kahvaltı masası, konudan konuya atlayarak her türlü konunun konuşulduğu bir alana dönüştü. Akşam bitiremediğimiz ve sanırım hiçbir zaman bitiremeyeceğimiz keyifli sohbetin sonu gelmiyordu. Kahvaltı masasındaki fıstık ezmesi ve muz ikilisi de, her şey bir yana, şahaneydi.

Kahvaltı epeyce uzadı tabii. Ansızın tren saatimize çok az kaldığını fark ettik. Apar topar hazırlanıp ayrıldık. Koşa koşa Helsinki merkez garına gittik. Diğer Trojan Horse’larla buluştuk. Santala’ya gitmek üzere hep beraber Hanko 951 trenine bindik. Santala istasyonunda programın organizatörleri Kaija, Tommi ve Maija karşıladı bizi. Yemyeşil dokusunun içinde uzun çam ağaçlarının arasından geçerek yaptığımız tren yolculuğu çok keyifliydi. Santala iskelesine yaklaşık bir kilometre yürüyerek ulaştık. İskelede küçük bir bota atlayıp yedi gün boyunca bize ev sahipliği yapacak olan Bengtsår Adası’na gittik.

Santala iskelesine doğru yürürken
ve Santala iskelesi

Adaya varır varmaz, kıyıya yakın bir tepeciğin tepesinde toplandık. Tommi, Kaija, Maija, Ida ve Ida’nın eşi programla ve adayla ilgili pratik bilgiler verdiler. Kamp alanında kullanacağımız esas ve diğer kullanışlı rotaları gösterdiler.

Daha sonra kamp alanındaki büyük masa etrafında toplandık. Masa atıştırmalıklarla doluydu, eh biz de oturur oturmaz yemeye başladık. Tanışmak ve kaynaşmak için isim oyunu oynadık. Trojan Horse’ların her birinin isminin birbirinden ilginç hikâyeleri vardı. Oyundan sonra çadırları kurmak için kamp alanına gittik. Tommi’nin fazladan dört adet çadırı varmış. Ben gelirken çadır getirememiştim, birini ben aldım. Aslında çok küçükken çadırda kalmıştım, ama pek de hatırlayamıyorum nasıl bir deneyim olduğunu. O yüzden bu, ilk çadır deneyimim olacak diyebilirim. Hem heyecanlıyım hem de soğuk geçtiğini söyledikleri Bengtsår geceleri için birazcık endişeliyim.

Çadır alanı,
fotoğraf: Maija Savolainen

Trojan Horse’lar farklı farklı alanlardan: Sanatçı, editör, mimar, grafik tasarımcı, nörobilimci, şehir plancısı, araştırmacı, ekonomist… Hepsiyle uzun uzun vakit geçirmek için sabırsızlanıyorum.

İskelede toplanıp programın detaylarıyla ilgili konuştuk. Programın, katılımcılar için özgür bir öğrenme ve deneyim ortamı yaratmayı amaçlayan alternatif bir kurgusu ve organizasyon yapısı var. Organizatörler önceki yıllarda yaşananları anlattılar. Geçen iki yaz programında atölyeler için yürütücüler ayarlanmış ve onlara para ödenmiş. Atölye yürütücülerinin belirlenmesinin ve katılımcıların seçilmesinin, ayrıca bu yürütücülere düzenleyecekleri atölyeler için katılımcılardan alınan paralarla ödeme yapılmasının, öğrenen ve öğretici arasındaki sınırı güçlendirerek hiyerarşik bir ilişki kurulmasına yol açtığını düşündüklerini vurguladılar. O yüzden, bu sene “program için gelecek olan herkesin aynı düzlemde birbiriyle etkileşimini sağlayabilecek bir öğrenme ve paylaşma ortamını nasıl kurabiliriz ve destekleyebiliriz?” sorusuyla çalışmaya başlamışlar. Katılımcılardan para almamaya karar vermiş, hatta onların yol masraflarının ve organizasyon harcamalarının karşılanabilmesi için fon bulmuşlar. Bu programa katılan herkesten “Paranın Koreografisi” teması içinde bir atölyeyle gelmelerini istediler. Atölyenin biçimi, içeriği ve süresi tamamen katılımcıya bağlıydı.

Koordinatörlüğünü yaptığım Nesin Sanat Köyü’ndeki mimarlık programlarında gönüllü atölye yürütücüleri var, hiçbir şekilde atölye yapmak için para almıyorlar. Bugüne kadar sadece bazen yol masrafları karşılandı. Nesin Sanat Köyü’ndeki programlara, katılımcıların bir kısmı burslu olarak geliyor, ödeyebilecek olanlar da para verip. Yani, Nesin Sanat Köyü’ndeki mevcut durumumuzu Trojan Horse’un eski hâline benzettim. Sonra, aslında önemli olanın paranın yarattığı hiyerarşi değil, atölye yürütücülerinin benimsediği tutum olduğunu düşündüm. Hatta atölye katılımcılarının da tutum ve motivasyonlarının önemli olduğunu düşünüyorum. Atölye yürütücüleri, rollerini atölyenin nihai gücü olarak kurmazlarsa, sınırların kendiliğinden ortadan kalktığını gördüm. Elbette burada hiyerarşinin bozulması olarak bahsettiğim şey, bilenin bilmeyene karşı iktidarının bozulması. Bilgi, dikte edilmeden ve bir silah gibi kullanılmadan özgürce dolaştığında paylaşım atmosferinin karakteristiği çok daha yatay oluyor.

Program anlatılırken

İskelenin hemen gerisinde yer alan kırmızı ahşap kütüphanemizdeyiz. Yavaş yavaş ısınıyoruz birbirimize. Herkes yaz okulundan beklentilerini ve yaz okulunun teması olan “Paranın Koreografisi” çerçevesinde öğrenmeyi ve tartışmaya açılmasını istediği konuları kâğıda yazdı. Yazılanlardan bazıları:

- Paranın olmadığı bir sistem/alt yapı düşünülebilir mi?
- Meta olarak sanat eğitimi
- Sanatın ve sanat işinin fetişleştirilmesi, sanatın ticaret ağları, sanat ve para ilişkisi
- Mimarlığın politik söylem oluşturabilme olanakları
- Alternatif öğrenme ortamları
- Para ile ilgili alternatif uygulamalar
- Aktivist grupları organize etmenin yerel yolları/stratejileri hakkında bilgi edinmek (ekonomi/alternatif değer sistemleri)
- Farklılıklarda böyle alanları nasıl oluştururuz?
- Para, eğitim, güç
- Para birimleri halkları ve ülkeler arasındaki ilişkileri nasıl etkiler?
- Çalışmalarımdaki değer nasıl belirleniyor?

Kütüphane
Kütüphanede yaz okulundan beklentilerimizi paylaşırken

Akşam yemeği için ana binaya gittik. Akşam yemeğinden sonra, saunaya gitmeden önce Finlandiya’daki sauna geleneği hakkında konuştuk.

Saunadan sonra yaktığımız ateşte pişirdiğimiz akşam atıştırmalıklarını yedik. Bunu çok sevdim. Gün boyunca toplam dört öğün yemiş olduk. Lezzetli şeyler yemeyi seviyorum.

Akşam atıştırması sırasında,
saunanın hemen yanı

Herkes uyuduktan sonra günlüğü yazmaya devam ettim. Mola verdim biraz. Gece gökyüzündeki kırmızı bulutları görünce, izlemeye dışarı çıktım. Saat şu an tam 00:03.

Yarın görüşürüz!

14.08.2018, Salı

Güneş çok erken doğmaya başladı, 04:00 civarında. Güneşin ilk ışıklarıyla aydınlanan gökyüzünü çadırdan hissedince, ben de hemen uyandım. Zaten ilk günün heyecanıyla tam da uyuyamamıştım. Çadırdan çıkıp biraz etrafta dolaştım. Kütüphaneye gidip bilgisayardan bir şeylere baktım. Avro ve dolar döviz kuru daha da yükselmiş, uykum daha da açıldı tabii. Hava epeyce soğuktu. Biraz oyalanıp çadıra geri döndüm, ama bu sefer de uyku tulumumun yırtık ucu ayaklarımı üşüttü, yine uyuyamadım.

Sabahın köründe uyuyamayıp
etrafta dolaşırken

Sonrasında da bir güzel uyuyakalmışım, 08:00’deki sabah yürüyüşünü kaçırdım. Kahvaltıdan sonra tüm Trojan Horse’lar kütüphanede buluştuk. Programın sabahki bölümü katılımcıların kendi atölyelerini hazırlaması için ayrılmıştı. Herkes kendi atölyesi için çalıştı.

Saat şimdi 12:00. Öğle yemeğindeyiz. Harika vegan yemekler var. Sanırım çok fazla yiyorum. Kilo alacağım.

Öğleden sonra Cafe Jolla’ya* geldik.

Yaz okulu programının ilk atölyesini Aap yapacak. İlk atölye için hepimiz heyecanlıyız.

Aap, Bitcoin sisteminin nasıl çalıştığını kendi kullandığı Bitcoin hesabı üzerinden anlattı. Bitcoin’in yarattığı ekonomi sistemi yine mevcut sistemdeki parayı kullanıyor, yani mevcut sistemden çok da bir farkı yok gibi. Aap’in atölyesine, genel olarak social scalability kavramı üzerine odaklanan metni okuyarak başladık. Social scalability kavramını tartıştık. Katılımcılar metindeki social scalability kavramıyla metnin içeriği ve bağlamı arasındaki çelişkili ifadelere dair fikirlerini dile getirdiler. Bitcoin çok da farklılaşan bir sistem yaratmamasına rağmen mevcut banka sistemlerinin sınırlarını kıran, uluslararası kur değişimlerinden bağımsız bir alan sağlıyor. Bitcoin sisteminde sosyal etkileşimin olmaması dile getirildi. Bence, Bitcoin sisteminin sosyal etkileşime ihtiyacı pek yok gibi. Sistem sanki bir harita, kendine has belirlediği değer biçimlerini parametre olarak kullanıyor; böylelikle her şeye rağmen alternatif bir ekonomi sistemi oluşturuyor.

App’in atölyesi sırasında, Cafe Jolla

Aap’in sunumundan sonra akşam yemeğine gittik. Akşam yemeğinden sauna saatine kadar hem biraz dinlenip adanın keyfini çıkardık hem de atölyeler için hazırlık yapmaya devam ettik. Ben de günlüğümü yazmaya devam ediyorum.

Finlandiya’ya gelişimin bir diğer nedeni de içinde olduğum sosyal ve psikolojik ortamdan biraz olsun uzaklaşmaktı. Bugün bu zaman aralığında ülke gündemini takip etmek, arkadaşlarımla WhatsApp’tan konuşmak ve Instagram’da dolaşmak için elim sık sık telefona gitti. Çok uzun sürmedi. Bu durumun, beni içinde bulunduğum zaman ve mekândan soyutlamaya başladığını fark eder etmez telefonu kendimden uzaklaştırdım. O yeri hissetmeye, o anın farkına varmaya ve tadını çıkarmaya baktım.

Kütüphanenin önündeki iskeleden
Baltık Denizi

İskelede uzanmış, bu muazzam doğa ortamında, bir yandan hayaller kurup bir yandan günlüğümü yazmaya devam ederken zaman epey geçmiş; erkeklerin sauna sırasını kaçırdım. Bugün sadece duş aldım.

Adadaki ikinci günümüzün sonuna doğru, saunadan sonra yakılan ateşte pişirdiğimiz akşam atıştırmalıklarının eşliğinde sohbet daha bir derinleşti. Herkes birbiriyle daha da kaynaştı. İlerleyen günlerde güzel ve daha derin sohbetlerin olacağı kesin. Ayrıca eminim ki güzel dostluklar da kurulacak.

15.08.2018, Çarşamba

Bu sabah sebebini anlayamadığım bir şekilde —normalde uyuduğum süre kadar uyumama rağmen— uyanmam çok zor oldu. Neyse ki, soğuk ada havası insanı kendine getiriveriyor hemen. Bu sabah önceki iki günden farklı planlandı. Sofia ve Nathalia’nın atölyeleri için adanın başka bir ucuna gidip kahvaltıyı hep birlikte orada yaptık. Kahvaltıyı ve atölyeyi farklı bir yerde yapmak çok iyi geldi hepimize. Yer değişikliği, ‘yeni’ hissini uyandırıyor; öğrenme ve atölyeye katılma motivasyonunun daha yüksek olmasını sağlıyor.

Adanın diğer ucuna yürürken

Kahvaltıyı bitirir bitirmez Sofia’nın atölyesine başladık. Atölye, mecra ve mesaj kavramlarının semantik ve sentaktik ilişkisine odaklanan, Marshall McLuhan’ın “The Medium is The Massage” isimli metninin ilk pasajının okunmasıyla başladı. Metin, “eğer bugünün mecralarının değer karşılıklarını düşünürsek, bir mecra olarak ‘mesaj’ bu bağlamda nasıl şekil alır?” sorusuna odaklanıyordu. Metnin her cümlesini ayrı bir kişi okudu. Metin üzerinden tartışmalar başladı. McLuhan’ın metninde yer alan “bir tür teknoloji olarak alfabenin küçük çocukların bilincine kendiliğinden absorbe olmasına ilişkin saptama günümüz toplumlarında para kavramının bilinçte şekillenişiyle hayli benzerdi. Tartışmada sorulan sorular şunlardı: “Şeylere verilen değerler kişisel ihtiyaçlarımızdan mı kaynaklanır yoksa toplumda kolektif bir şekilde mi kararlaştırılır?”, “Bir şeyi değerli kılan nedir?”, “Parayla ne zaman tanışıyoruz?”, “Arkadaşlık, aile ve sevgililik ilişkilerimizde ‘çıkar’, verilen değeri nasıl etkiler? Bu değerin paraya verilen değerden farkı var mıdır?”, “Para, ilişkilerimizi nasıl etkiler, yönlendirir, bozar ve yeniden kurar?”, “Para haricinde meta olarak kullanılan değerler nelerdir?” Sofia, herkesten kendi hayalindeki gelecek ütopik toplumunu tanımlayabileceğini düşündüğü bir kelimeyi kendisinin verdiği küçük bir kâğıda yazmasını istedi; sonra onları bir torbada topladı. İkinci aşamada herkes torbadan bir kâğıt seçerek bir başkasının ütopik toplumunun imgesinin kendisine çağrıştırdığını çizerek anlatmaya çalıştı. Sonra herkes çizimini ve sözcüğünü gösterdi. Atölyenin sonunda sözcüklerin üreticilerinin düşündüğü ütopyaların ne kadarının ve/veya ne şekilde bir başkasının çizimlerine yansıdığını inceledik.

Sofia’nın atölyesi sırasında

Sofia’nın atölyesinin hemen ardından, ‘şeylere’ verilen ‘değerleri’ sorgulama üzerine kurgulanan Nathalia’nın atölyesi başladı. Nathalia’nın anneannesi para kazanmak için farklı dikiş yöntemleri kullanarak çeşitli el örmesi kumaşlar üretiyormuş. Elde üretilen bu kumaşlar, Nathalia’nın ailesinin yaşadığı São Vicente civarında, zanaatın kıymet gördüğü, fabrikasyon kumaşların çok fazla yaygın ve ucuz olmadığı dönemlerde hayli ilgi görüyor ve çok satıyormuş. Nathalia, geçmişte epeyce ilgi gören bu dikiş yöntemini kullanarak katılımcıların kendileri için kumaşlar üretmelerini istemiş. Atölyesi için renkli ipler, örmek için altlık ve kartonlardan keserek ürettiği diğer örme araçlarını getirmiş. Geçmişte değer gören bu üretim biçimini kullanarak şu anda, Bengtsår’da, paranın bir değer verme aracı olarak görülmediği bu ortamda, kumaşlar üretmek ve para, değer, değer verme kavramlarını konuşmak hem eğlenceli hem de ilginç olacak. Ayrıca bu örme biçimi, Nathalia’nın anneannesi, kendi yüksek lisans tezi ve atölye için dikiş malzemelerini arayıp bulan erkek arkadaşı arasında kurulan ilişkilerin sürecini de şimdi Bengtsår’da bizimle paylaşıyor.

Nathalia’nın atölyesi sırasında

Nathalia’nın atölyesi bana çocukluk anılarımı hatırlattı. Benim doğduğum ve büyüdüğüm yerde de komşuların ve akrabaların kilim dokumak ve dokudukları bu kilimleri satıp para kazanmak için kullandıkları bir yöntemdi bu. Aslında para kazanmak için kurulan kilim tezgahlarının ardında başka hikâyeler de vardı. Kadınlar kilim dokuyan komşularına yardım için geliyor, kilimler dokunurken herkesin getirdiği yiyecek ve içecekler paylaşılıyor ve bir yandan da sohbet ediliyordu. Kilim, para kazanmak için bir amaç olmanın haricinde sosyalleşmek ve kolektif bir şekilde üretmek için bir araç hâline geliyordu. Kadınlar sevdiklerine olan sevgilerini bu kilimlere işleyerek bir nevi temsil ediyor, bu sırada şarkılar söylüyor, şiirler yazıyor ve okuyorlardı.

Öğle yemeğinin hemen ardından Laura’nın sunumu için Cafe Jolla’da buluştuk. Laura, “The Origins of Money” adlı sunumuyla atölyesine başladı. Laura, sunumunun hemen ardından tüm katılımcıları iki gruba ayırdı. Gruplar kendi içerisinde yöneticileri ve işçileri olan toplumları temsil ediyordu. Her toplum, gelişen finansal sistemleri ve toplumsal dinamiği özetleyen, değerlerin ve hayatta kalma ihtiyaçlarının ticaret, hiyerarşi ve para ilişkilerini nasıl şekillendirdiği inceleyen birer antropolog içeriyordu. Toplumların kostüm tasarımcıları bile vardı. Bunlardan biri de bendim! İşçiler ekmek yapmak için buğday tanelerini öğütüyor, sonra hamur yapıyor ve pişiriyordu. Laura, tarım, toprak sahipliği ve temel gıda maddelerinin erken ticaretinin insan medeniyetinin gelişimi üzerindeki etkisinin, dilin yapısı tarafından ortaya çıkarabileceğini iddia ederek atölyesini bu iddiaya göre kurgulamış. Laura’nın atölyesi ekmek, buğday ve para arasındaki etimolojik bağlantılardan ilham alarak sermayenin spekülatif kökenlerini keşfetmeyi amaçlamış. Atölye hem çok eğlenceli hem de çok öğretici oldu. Birdenbire girdiğimiz rolleri benimsedik. Bireylerin iş, emek ve parayla kurdukları ilişkinin içinde bulundukları toplumun bir başka toplumla ilişkisini nasıl kurduğunu anlamaya yönelik etkili bir deneyim alanı sundu.

Laura’nın atölyesi sırasında,
fotoğraflar: Laura Copsey

Bugün pek bir yorulduk. Akşam yemeğinin hemen ardından Elena’nın atölyesi kütüphanede başladı. Sanırım bir günde bu kadar çok atölyenin olması biraz fazla geldi hepimize. Elena, 2017’de The New Yorker’da yayımlanan Kristen Roupenian’ın “Cat Person” isimli kısa hikâyesini sesli okuyarak atölyesine başladı. Hikâyeyi okurken kimi zaman kahkahalara boğulduk. Hikâye bittikten sonra Finlandiya ve dışarıdan örneklerle para, aldatmaca ve yayın dünyasını tartıştık. Bu metin aldatmacanın, sosyal medya ve internet aracılığıyla elde edilen ünün daha önce adı hiç duyulmamış bir yazara neler yapabileceğini anlatıyordu. Roupenian, genç kadın yazarlar ve üretimleri üzerinden ‘sanatı’ tartıştık. Tartışmalar sırasında Instagram şairlerinden olan Rupi Kaur ve ondan daha yaşlı erkek yazarlar göz önünde bulundurularak düşündüğümüz şeyin ne olduğu soruldu: ‘Sanat’ olarak kabul edilen şey sadece orta yaşlı beyaz erkeklerin sesleri midir? Okuma bittikten sonra bizden ‘White Horses’la ilgili bir hikâye yazmamızı istedi; daha sonra da hikâyesini paylaşmak isteyenler kütüphanede okudu. Kısa sürdü. Kimileri okumak istemedi yazdıklarını. Bu atölyenin sonunda yorulduğumuzu daha da hissetmeye başladık.

Elena’nın atölyesi sırasında;
önde Jaroslav arkada Danai ve Sofia hikâyelerini yazıyorken,
fotoğraf: Maija Savolainen

Atölyeden hemen sonra saunaya gittik. Saunanın sonrasında ise, yine kamp ateşimizde vegan atıştırmalıklarımızı yedik. Midem yine çok mutlu.

* Cafe Jolla, ana binanın alt katında. Tuğla duvarları beyaz boyayla boyanmış. Projeksiyon yansıtmalı sunumları burada yapıyoruz. Trojan Horse’ların boş zamanlarında gelip çalıştıkları yer. Çok üşüdüğüm bazı zamanlarda buraya sığındım doğrudur. Bir diğer güzel tarafı da internet bağlantısının olması.

{Aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: Cemil Çalkıcı}

atölye çalışması, Cemil Çalkıcı, eğitim, Trojan Horse, yaz okulu