Trojan Horse Günlüğü
Para, Fetiş, Meta
ve Hediye

16.08.2018, Perşembe

Bu sabah güzel bir Bengtsår sabahına uyandık; gökyüzü berrak ve güneş çok güzel parlıyor. Ben bugün diğer katılımcılardan biraz daha erken uyandım. Luka ve Maija her sabah, uyanamayanlar için “günaydın şarkısı” söylüyor. Bugün Maija’nın mutfakta biraz fazla işi olduğu için Luka’ya ben eşlik ettim.

Kahvaltının hemen ardından, Inte’nin atölyesi için dün Laura’nın atölyesini yaptığımız yere gittik. Inte, toplumlar arasında dolaşımda olan para konusuna odaklanan bir atölye hazırlamış. Atölye, bu konunun toplumların kendi iç dinamiklerini ve bir diğer toplumla olan ilişkisini nasıl etkilediğini deneyimlemek için bir oyun olarak kurgulanmış. Katılımcılar, kolektif toplum, bireyci toplum ve otoriter toplum olarak üç gruba ayrıldı. Atölye alanının üç farklı yerinde konumlanan ‘toplumlar’ ticaret ve iş tanımlarını, görev dağılımlarını ve değerlerini kendileri belirledi. Benim içinde bulunduğum ‘toplum’, kolektif toplumdu. Toplumumuzun tüm bireyleriyle bir araya gelip, “kolektif nedir?”, “kolektif toplum nasıl olabilir?” gibi sorularla konuyu tartışmaya başladık. Kolektif toplum içinde yaşayan bireylerin, birlikte yaşamanın gereklerinden doğan ilişkilenme biçimlerinin nasıl olabileceğine, kolektif toplumun değerlerine ve hem toplum içi hem de toplumlar arası ticaretin konu ve nesnesin ne olacağına karar verdik. Belirlediğimiz toplumsal ilişki ağına göre her küçük topluluk kendi arasında anlaştığı fikirleri bir temsilciyle ‘konsensüs’ denilen yerde diğer temsilcilerle paylaşacak. Toplumun kararları konsensüste verilecek. Alt toplumların içindeki her birey temsilci olacak ve bireyler diğer toplumlara geçiş yapabilecek. Toplum içindeki etkileşim sürekli olacak ve herkes toplumdaki tüm gelişmelerden haberdar olacak. Herkes her türlü işi yapabilecek ve iş ile eğitim toplumun yapısıyla birlikte bireylere kendiliğinden kazandırılacak. Kısa süreli görevlerle herkes her türlü görevi yapabilecek. Kolektif toplumun, toplumlar arası dolaşımda olan değeri ‘bilgi’ ve ‘sürekli değişim’ olacak. Her toplum kendi özelliklerini anlattı ve diğer toplumlarla yapılacak ticaretin nesne veya nesnelerini açıkladı. Ticaret nesnesi üzerinden dolaşımda olan değer hakkında konuşuldu. Oyunun sonunda toplum, toplum sistemi, değer, validasyon, döviz ve ekonomi kavramlarına odaklanarak genel bir değerlendirme yaptık.

Inte’nin atölyesi sırasında

Öğle yemeğinin hemen ardından Türk kahvesi için saat 13:00’de mutfakta bir araya geldik. İstanbul’dan getirdiğim Türk kahvesini ikram ettim. Hemen hemen herkes farklı yerlerde Türk kahvesi içmiş. Herkes ilgi ve merakla beni kahve yaparken izledi. Umarım yaptığım bol köpüklü Türk kahvesini gerçekten çok sevmişlerdir.

Bengchi’nin atölyesi için matlarımızla iskeleye gittik. Atölye, kişinin kendi davranışlarını, isteklerini, hislerini, yargılarını belirleyen psikolojik katmanlarda farkındalık yaratmak üzerineydi. Bengchi, metalaşmış toplumlarda, bizim de kolaylıkla birer metaya dönüştüğümüzden söz etti. Kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin biçimlerini ifade eden bir psikolojik araştırmadan bahsetti. Bu araştırmaya göre “iç aile” denilen şey üç kısımdan oluşuyormuş. Bunlardan biri olan “iç çocuk” utanç, korku, kaygı ve suç gibi durumları taşıyor. “Muhafız” denilen kısım kişiyi koruyucu, gerçekliği bükücü bir özellikte. “Menajer” ise düşünen ve kişiyi yöneten kısımmış. Bengchi her bir katılımcıdan, kendisinde neyi ya da neleri çok sevdiğini bir kâğıda yazmasını istedi. Ardından da kişinin kendisinde beğenmediği ya da sevmediği bir özelliğini. On dakika boyunca bizi kendimizle baş başa bıraktı. Bu sırada etrafımızda nelerin olup bittiğini, örneğin suyun sesini, rüzgârı hissetmeye çalışmamızı, kendi iyileştirici özelliğimizi kullanarak sevmediğimiz özelliklerimizi nasıl sevebileceğimizi ya da kabulleneceğimizi düşünmemizi istedi. İyileştirilebilecek tüm özelliklerimizi, kendimizi güvende hissedeceğimiz ya da hissettiğimiz bir mekânda hayal etmemizi söyledi. Ben kendi iyileştirilecek özelliklerimi güvenli olduğunu düşündüğüm mekânda hayal ettiğimde, mekânı iyileştirilecek özelliklerimle dolu bir şekilde gördüm. Bengchi’nin atölyesi bizi kendimizle buluşturan, içinde bulunduğumuz mekânın ve zamanın farkına vardıran ve kendi psikolojik katmanlarımız arasında yolculuğa çıkaran bir deneyimdi.

Akşam yemeğinin hemen ardından yine iskelede buluştuk. Jaroslav’ın fetiş, meta, sanat, tasarım, pazar, ticaret kavramlara odaklanan atölyesi, Karl Marx’ın Kapital’inden bir kısmın okunmasıyla başladı. Sanat ve meta ilişkisini çeşitli sanat işleri ve herhangi bir nesne veya sanat işine verilen değer ve nedenleri üzerinden tartıştık. Toplumsal ya da bireysel olarak verilen değerlerin meta olma değeriyle ilişkisini konuştuk. Atölyeden hemen sonra bugünkü sauna organizasyonunu planladık. Robbyne, kadın ve erkek sauna saatlerine ek olarak kadın erkek birlikte girilebilecek bir saat olmasını da önerdi.

Jaroslav’ın atölyesi sırasında

Bu gece saunadan sonra ana binaya gittim, yarınki sunumumu hazırlamak için. Cafe Jolla’da Aap vardı. Bitcoin hesabından bir şeyleri kontrol ediyordu. Ben de bir köşeye oturup sunumuma hazırlanmaya başladım. Aap de belli bir süre sonra gidince kamp alanına tek başıma dönmek zorunda kaldım. Epeyce karanlık bir yoldan yürürken biraz tırstım. Yolda irili ufaklı hayvanların göz parıltıları beni daha da korkuttu. Muhtemelen adada yaşayan iki geyikten birini gördüm. Diğer hayvan tam olarak neydi, hâlâ çözebilmiş değilim. Hızlıca çadırıma gittim. Epey yorucu bir günün ardından direkt uykuya dalmışım.

17.08.2018, Cuma

Sabah kahvaltısının hemen ardından Danai’nin atölyesi için Cafe Jolla’ya gittik. Mekânın duvarlarına asılmış kâğıtlar vardı. Kâğıtların ön yüzünde çeşitli kelimeler, arka yüzünde ise kelimelerin farklı sözlük anlamları yazıyordu. Danai, atölyesinde tasarım söylemlerini dil, lingua franca ve sözlük kavramları üzerinden deneysel bir şekilde sorgulamayı amaçlamış. Hepimiz duvardan birer kelime seçtik ve o kelimeyi kullanarak birer cümle kurduk. Kurduğumuz cümleleri okuduk. Ben kendi adıma, kelimelerin sözlük anlamlarının dışında da kullanılabilme potansiyellerini zorladım. Bu ısınma egzersizinden sonra Danai, bir örnek çalışma olarak, kendi araştırma konusu olan Amsterdam’daki Movement Hotel’in fonksiyonu hakkında bir konuşma yaptı. Daha önce “hapishane kompleksi” olan Movement Hotel şimdi sığınmacılar tarafından kullanılıyormuş. Danai’nin çalışması genel olarak soylulaştırma meselesine odaklanırken, bu bağlamda tasarım ve sanatın sermaye sistemini dönüştürebilecek nasıl bir rolü olduğunu araştırıyor.

Öğle yemeğinin hemen ardından ekonomi eleştirmeni Ville Iivarinen, “What is Money?” adlı sunumunu bizlerle paylaştı. Paranın çeşitli tanımlarından başlayarak, mevcut sermaye sisteminde paranın özelliklerinden, kazandığı yeni anlamlardan ve değerlerden bahsetti. Paranın sanal bir muhasebe sisteminde hiyerarşik borç ilişkileri içinde var olduğunu belirtti. Borç sistemleri ve ilişkileri, ekonomik kriz ve nedenleri, bankalar, paranın ulusal ve uluslararası akışı üzerine konuştu.

Ville Iivarinen’in sunumu erken bitince akşam yemeğine kadar epeyce bir zaman kalmış oldu. Akşam yemeğinden hemen sonra benim ve Sascha’nın atölyesi olacak. Bu boş zamanda ben de sunumum için biraz daha çalıştım. Bir hayli heyecanlıyım. Birazdan Tommi’yle sunumumu yapacağımız yerle ilgili konuşacağız. Bugün hava çok güzel. Kimse günün geri kalan kısmını Cafe Jolla’da geçirmek istemiyor. Tommi’yle sunumu dışarıda yapabilme imkânı hakkında konuştuk. Kamp alanındaki büyük masayı ve etrafını ayarlamak üzere anlaştık.

Yaz okulu programının teması Choreography of Money olunca, gerçekleşmekte olan bir örnek olarak Nesin Köyleri’nin Türkiye’de kurmaya çalıştığı alternatif ortamdan söz etmek istedim. Nesin Köyleri’nde koordine ettiğim mimarlık programının oluşum aşaması, amacı, Türkiye’deki mimarlık eğitimi, eğitimde alternatif kavramı, güncel alternatif eğitim programları, bu tarz oluşumların parasal konulara bakışı ve ekonomik işleyişleri üzerine konuşmayı planlamıştım. Nesin Köyleri’nin Türkiye’deki coğrafi konumunu ve kuruluşuyla ilgili biraz bilgi verdikten sonra Ali Nesin’in Nesin Köyleri’nin kuruluş hikâyesini, organizasyon yapısını ve eğitime bakış açısını anlattığı kısa filmi gösterdim. Daha sonra Nesin Köyleri’yle nasıl tanıştığımı, Nesin Sanat Köyü’nde iki yıldır organize ettiğim mimarlık programlarının oluşumunu, amaçlarını ve hedeflerini, iki yıldır bu programlarda neler yaptığımızı anlattım. Nesin Köyleri’nin ekonomik işleyişinden söz ettim. Köyle ilgili Türkiye’deki politik durum ve eğitim sistemi ilişkisi üzerine hep beraber konuştuk. Trojan Horse yaz okulu ve Nesin Köyleri, herkesin ulaşabileceği ve demokratik bir eğitim alanı yaratma gayesi açısından birbirine hayli benzeyen örnekler.

Benim sunumum sırasında

Benden sonra Sascha atölyesine başladı. Sascha’nın atölyesi genel olarak enformel ekonomi, hediye ekonomisi ve anarşist antropolojiyi kavramaya odaklanıyordu. Atölye, alternatif ve enformel ekonomi sistemlerinin ortaya çıkış nedenlerini, bu sistemlerin birbirleriyle benzerlik ve zıtlıklarını, başlangıç noktası olarak ilkel hediye ekonomisini ve bununla birlikte gelen değerleri, ekonomi yapılarını ve ortaya çıkabilecek ekonomi iktidarlarını tartışan iki makalenin* okunmasıyla başladı. Metin okunduktan sonra Sascha, her birimizden sağ ve sol yanımızda oturan kişilerle ilgili bir şeyler çizmemizi veya yazmamızı ve ardından bunu onlara vermemizi istedi. Verilen bu hediye bir dilek, paylaşılan bir anı veya gerçekte verilmek istenen bir hediye ya da hediyenin çizimi olabilirdi. Tamamen kişiye bağlı. Sascha daha sonra, kişilerin herkesin bu hediyeleri katılımcılar arasında vermek istediği kişiye vermesini istedi. Hediyeyi alan kişiler aldıkları hediyeyle ilgili düşüncelerini başka bir kâğıda yazdı. Yazılan yazılar herkesle paylaşıldı. Sascha’nın atölyesinin, günlük hayatta değer verdiğimiz şey ve durumların kişiler üzerinde değerlere karşılık bekleme hakkında içsel bir sorgulama yarattığını düşünüyorum.

Sascha’nın atölyesi, günlük hayatta değer verdiğimiz şeylerin ve durumların, kişiler üzerinde, verilen değerlere karşılık bekleme konusu üzerine içsel bir sorgulama yarattığını düşünüyorum.

Sascha’nın atölyesi sırasında,
fotoğraf: Elena Sulin

Şimdi sauna zamanı. Bu akşam önce erkekler, sonra kadınlar ve erkekler, en son da kadınlar saunaya girecek.

Sauna sonrası
Baltık Denizi’nde yüzmece

Ayrılık vakti yavaş yavaş yaklaşıyor. Bu gece, sauna sonrası atıştırma sırasında hayli duygusal ayrılık konuşmaları yapılmaya başlandı bile. Pazar günü Helsinki’de yapılacak kapanış etkinliğimizin organizasyonu için biraz konuştuk.

Jaroslav, yıldızları izlemek için küçük bir teleskop getirdi. Gökyüzünü ve yıldızları izlemek için hep beraber saunanın az ilerisindeki iskeleye gittik. Hava parçalı bulutluydu. Teleskopu Samanyolu’na çevirdiğimizde Bengchi’nin heyecanlı bağırması hâlâ kulaklarımda. Hepimiz kayanın üzerine uzanıp yıldızları izlemeye başladık. Bir yandan da batan güneşin yansıyan ışıkları hâlâ gökyüzündeydi. Adadaki son günlerimize yaklaştığımızdan mıdır bilmem, herkesin aynı anda gökyüzüne baktığı bu anda derin hislere kapıldım. Dünyanın başka bir yerindeydim. Daha önce hiç tanımadığım insanlarla aynı anda aynı gökyüzüne bakıyorduk, aslında hepimizin olan gökyüzüne.

18.08.2018, Cumartesi

Bu sabah son atölye günü olmasından mıdır nedir, biraz erken uyandım.

Kahvaltıdan hemen sonra Kaisa’nın atölyesi için büyük çadırın içinde toplandık. Kaisa, atölyesine sunumuyla başladı. Sunumda Le Corbusier’nin grid kent planını göstererek modernist mimarlık söylemlerinin ortaya çıkış sebeplerinden, Situasyonistlerden ve söylemlerinden, Lefebvre’in Mekânın Üretimi adlı kitabından yola çıkarak mimarlığın temsil biçimlerini şekillendiren çok katmanlı durum ve olaylardan bahsetti. Sunumdan sonra tüm katılımcılardan on dakika süre içerisinde adada bir haritalama yapmasını istedi. Bu haritalamanın referansları bir ses, bir duygu, hareket değişimi, koku ve hatta his değişimi bile olabilirdi. Atölye en sonunda, adaya ve o âna dair kişisel ya da kolektif okumalarla yapılan haritalar bir araya getirildiğinde, adayı zamansal ve mekânsal olarak farklı bir biçimde anlamaya olanak sağladı. Adanın kendisine, içinde bulunduğumuz o âna hatta birbirimize yaklaşmayı ve bunların tümünü anlamayı sağlayan bir araç oldu. Mimarlık okullarında sıklıkla kent içinde yaptığımız bu egzersizi bu sefer bir adada yapmak güzeldi.

Kaisa’nın atölyesi sırasında

Hein, öğle yemeğinden önce, öğleden sonra da devam edecek olan atölyesiyle ilgili kısaca bilgi vermek için bizi kamp meydanında topladı. Hein, atölyesini hazırlarken Ettore Sottsass’ın Metaphors adlı kitabından esinlenmiş. Atölye başlamadan önce bize bu kitabı gösterdi ve incelememizi rica etti. Kitapta, tasarımcı Ettore Sottsass’ın günlük niteliğinde yazılarını, illüstrasyonlarını ve fotoğraflarını gördük. Yazar kitaptaki çizimleri, yazıları ve yaptığı işlerin sonradan çekilmiş fotoğraflarını belli bir hikâye oluşturacak şekilde sıralamış. Tasarımcının işleri, doğada çeşitli metaforlar kullanarak yaptığı mekânsal müdahalelerden oluşuyor. Hein, tüm katılımcıları üç gruba ayırdı. Her gruptan para ve ekonomi dengelerini metafora çevirmesini ve aynı zamanda var olan mekânın fiziksel dinamiklerini kullanarak mekânsal bir müdahalede bulunmasını ve yapılan bu müdahaleleri fotoğraf mecrasını kullanarak analog makine aracılığıyla çekilen fotoğraflarla tekrar yorumlamamızı istedi. Fakat fotoğraflar analog makineyle çekildiği için ancak programdan sonra görebileceğiz. Ben, Sascha, Jaroslav, Robbyne ve Sofia aynı gruptaydık. Afloat metafor olarak kullandığımız kavram oldu.

Hein’in atölyesi sırasında,
siyah beyaz fotoğraflar: Hein van Duppen, alttaki fotoğraf: Maija Savolainen

Öğleden sonra atölyeye kaldığımız yerden devam ettik. Hatta öğle yemeğini bitirenler hemen çalışmaya başlamıştı bile!

Hein’in atölyesinden sonra kütüphanede Rikka’nın atölyesine başladık. Rikka, atölyesini iki bölüme ayırmış. İlk bölümünde Seutu Joka Ei Ole Paikka adlı kitaptan alıntıladığı bir bölümün İngilizcesini bizimle paylaştı. Kitap, mekânın ne olduğu ve ne ifade ettiği gibi birtakım konuları tartışıyordu. Mekânın ve yerin kendi hikâyesi ve anlamına ilişkin anlık değişen dinamiklerle ilgili bir görüş ifade ederken mekânın ve üretiminin kapitalist düzen içerisinde kapitalizm için bir araç olabileceğinden söz ediyordu. Önce Rikka daha sonra da bazı katılımcılar bu konuyla ilgili düşüncelerini ifade ederek tartışmaya katkıda bulundular. Rikka, atölyesinin ikinci bölümünde Trojan Horse Summer School 2018’in kapanışında ertesi gün Helsinki’de yapılacak etkinliğin organizasyonu için tüm katılımcıları üç gruba ayırdı. Bir grup daha çok zamanın planlanması, adadan ayrılış, ulaşım, adadaki malzemelerin toplanmasıyla ilgili kararlar alırken, başlangıçta ayrı olan fakat daha sonra birleşmeye karar veren diğer iki grup da serginin içeriği ve mekânsal düzeniyle ilgili tartıştı. Organizasyon için tüm atölyelerle ilgili anahtar kelimeler birer küçük kâğıda yazılarak duvara yapıştırıldı. Bütün katılımcılar bir araya gelerek tüm fikirleri paylaştık ve en sonunda bir sonraki günkü etkinlik için kararlar aldık.

Samuli ve ben.
Samuli, Hein’in atölyesi sırasında yaptığımız çalışmayı fotoğraflıyor,
fotoğraf: Elena Sulin

Atölyeler bugün erken bittiği için saunaya her zamankinden biraz daha erken gittik. Zaten akşam parti vardı. Saunanın hemen ardından da akşamki parti için hazırlandık. Adanın diğer bir ucunda buluştuk. Tommi ve birkaç kişi daha ses sistemini kurdular. İskeleye yakın bir yerde ateş yaktık. Gökyüzüne parça parça yerleşmiş bulutlar şahaneydi. Gün batımını izledik. Adadaki son gecemizi yaktığımız o güzel ateşin üzerinde pişirdiğimiz pancake’leri yiyerek, sohbet ederek ve yıldızların altında çılgınlar gibi dans ederek geçirdik. Büyüleyici bir atmosfer vardı. Unutulmaz bir geceydi.

Laura yaktığımız ateşe sebzeleri diziyor, fotoğraf: Maija Savolainen
Son gecemiz, fotoğraf: Maija Savolainen

19.08.2018, Pazar

Bugün adadan ayrılış günümüz olduğu için, sabah her zamankinden bir saat daha erken uyanmak için dün gece sözleşmiştik. Bir yandan kamp alanındaki çadırları topladık, bir yandan da kahvaltı yaptık. Herkes epeyce telaşlıydı ve tabii ki üzgün. Adanın sorumlusu ve bize yemek yapan aşçımız sabah yanımıza gelip bir anı olarak Bengtsår arması hediye etti. Santala’dan 11:49’da bineceğimiz tren için biletlerimizi aldık. Tüm çadırları, ekipmanı ve malzemeleri topladık. Şimdi adaya veda vakti. Saat 10:30 gibi motorla Bengtsår’dan ayrılacağız. İskelede toplandık ve toplu fotoğraf çektik. Bir kısmımız çantaları motordan indiğimiz yere bıraktı. Çantalar organizasyon ekibinin aracıyla direkt olarak Lapinlahti’deki etkinlik alanına gitti. Hepimiz sohbet eşliğinde yürüyerek Santala’daki tren istasyonuna vardık. Tren saatinden biraz erken istasyona vardık. Ben kene kontrolü yapmak için bacaklarıma ve kollarıma baktım. Nitekim yavru bir kene bacağıma yapışmış. Hemen kene uzmanımız Luka’yı çağırdım. Luka ustalıkla, keneyi cımbızla bacağımdan aldı.

Bengtsår’dan ayrılmadan hemen önce,
tüm Truva Atları burada! 
Fotoğraf: Hein van Duppen

Helsinki merkez garına vardık. Grup, akşam etkinlik alanında buluşmak üzere dağıldı. Bir kısmımız yürüyerek, bir kısmımız da metroyla etkinlik alanına gitmeye karar verdik. Helsinki’de yaşayanlar da hem biraz dinlenmek hem de akşama hazırlanmak için evlerine gittiler.

Nathalia, Sofia, Hein ve ben yürüyerek gitmeyi tercih edenlerdendik. Yürümeyi seçmek iyi tercih oldu. Yol boyunca Helsinki sokakları ve meydanlarında dolaştık böylece. Markete gidip yiyecek bir şeyler aldık. Her şey çok pahalı! Herkes para konusunda bir hayli tutumlu. Benim ise, euro ve TL kurunu düşündükçe dudağım uçuklayacak gibi oluyor. Dinlenmek için oturduğumuz gölün hemen yanında Alvar Aalto’nun tasarladığı Finlandia Hall binası var. Yapının içine girmedim, fakat bina genel olarak bulunduğu yerle güzel bir ilişki kuruyor. Yürümeye devam ettik.

Finlandia Hall

Hein’in önerisi üzerine Tuomo Suomalainen ve Timo Suomalainen’in beraber tasarladığı ve Kaya Kilisesi olarak da bilinen Temppeliaukio Kilisesi’ne gitmeye karar verdik. Kiliseye üst kısmından alta yürüyerek ulaştık. Kilise tamamen kayalar içinde. Yapının tavanında bulunan metal yerleştirme, kubbe metaforundan esinlenerek tasarlanmış. Tavanında ve belirli yerlerinde tasarlanan şeffaf açıklıklarla doğal ışığın tasarıma dahil edildiği iyi bir örnek olmuş. Doğal ışık yapının içerisinde başka bir atmosfer yaratıp yapıyı kendi içinde zamana bağlı olarak değişen bir mekân hâline getiriyor.

Temppeliaukio Kilisesi içinden

Helsinki’de aynı zamanda büyük bir müzik festivali varmış. Yolda yürürken rengârenk giyinmiş insanlar karşımıza çıktı. Müzik festivalinin yüksek sesi şehrin bazı kısımlarında yankılanıyordu.

Etkinlik alanına yaklaştık. Etkinlik için buluşacağımız yer, Helsinki’nin en eski binalarından biri olan eski Lapinlahti Akıl Hastanesi’nin hemen yanındaki binaydı. Aynı mülkün içindeki Venetsia binası ise, hastanenin tarihine adanmış bir akıl sağlığı müzesi olarak kullanılıyor. Binanın diğer bir kısmı ise, kent müttefikleri tarafından işgal edilerek kamusal bir yer hâline getirilmiş. Bu alanda atölye ve buluşmalar gibi çeşitli etkinlikler düzenleniyormuş. Mekânın içinde daha önce yapılmış etkinliklerden izler var.

Etkinlik alanında nihayet buluştuk. Daha doğrusu bizim dördümüz haricindeki herkes bizden evvel orada zaten buluşmuş, yiyecek ve içecekleri hazırlamışlar. Bir gün önce planladığımız etkinlik başka bir şeye dönüştü. Atölyede yapılan işlerin sergilenmesi gibi planlar iptal edildi. Kendi içimizde eğlenceye dönüştü. Şimdi sıra sertifikasyon töreninde. Organizasyon ekibi, her birimize ayrı ayrı katılım sertifikası düzenlemiş. Sertifikada, tüm katılımcıların sertifika sahibine duygu ve düşüncelerini yazacağı boş bir alan vardı. Herkes birbirinin sertifikasındaki bu alanlara yazdı. Tüm sertifikalar, sertifika sahiplerine tek tek dağıtıldı. Sonra tüm atıştırmalıkları ve içecekleri alıp gölün kenarında yer alan küçük tepeciğe çıktık. Etkinlik bir gün önce Facebook üzerinden duyurulmuştu, böylece dışardan insanlar da bu buluşmaya dahil oldu.

Lapinlahti’deki akıl sağlığı müzesinin hemen ilerisindeki tepede,
fotoğraf: Elena Sulin

Hepimiz vedalaştık. Duygusal anlar… Kimileri bugün Helsinki’den ayrıldı. Kimleri ise yarın ayrılıyor.

Ben, Hein, Sofia ve Nathalia, bu akşam Tommi’nin evinin bahçesine çadırlarımızı kurup orada uyuyacağız. Dördümüz Tommi’nin evine gitmek üzere yola koyulduk. Marketten bir şeyler alıp akşamı geçiştirdik, ufak atıştırmalıklarla. Gün hepimizi çok yormuş…

Nihayet Tommi’nin evine vardık. İlk önce çadırlarımızı kurmak için bahçeye gittik. Hein’le aynı çadırda kalacağız. Tommi’nin çadırını kuramadık, alan engebeli ve taşlı olduğu için. Hein’in kendi çadırını kurduk. Yorucu gün beni öyle etkiledi ki bir süre sonra konuşulan hiçbir şeyi anlamamaya başladım. Çadır kurmak o nedenle biraz gergin geçti. Çadır kurma operasyonundan sonra bir şeyler yemek için Tommi’nin evine gittik. Herkes yorgundu ve herkeste tatlı bir gerginlik vardı. Yemek sırasında tavanda kabuklaşıp çatlayan boyayı göstermemle anlamsız bir şekilde hepimiz kahkahalar atmaya başladık. Anlam veremiyorduk neden güldüğümüze, ama bu durum hepimizin hoşuna gitmişti sanki. Hepimiz en sonunda rahatladık.

Çadıra gidip hemen uyudum. O kadar çok yorulmuşum ki birdenbire uykuya dalmışım. İtiraf etmeliyim ki Finlandiya’daki en rahat ve derin uykuyu bu gece uyudum.

20.08.2018, Pazartesi

Finlandiya’daki son günümün sabahına uyandım. Nathalia’nın uçağı çok erkenmiş, çoktan ayrılmış. Kaisa da sabahki işi için erkenden evden çıkarken onu kapıda yakaladım ve vedalaştık. Hep beraber kahvaltı yapmak için Tommi’nin evine gittik. Kahvaltının ardından Tommi’yle de vedalaşıp Hein, Sofia ve ben şehir merkezine gittik.

Helsinki’nin merkezinde meşhur bir ada varmış. Aslında planımız şehir merkezinde Laura, Inte ve Danai’yle buluşup oraya gitmekti. Biz biraz geç kaldığımız için gidemedik adaya. Şehir merkezinde dolaştık biraz. Hava yağmurluydu. Hediyelik eşya dükkânlarını gezdik. Hepsi çok pahalıydı! Şehir merkezindeki Helsinki Katedrali’ni gezdik. Saat 14:00’te pizza yemek üzere Danai, Inte, Laura ve Elena’yla buluştuk. Pizza enfesti. Yemekten sonra dağıldık. Ben biraz şehir merkezinde tek başıma dolaştım. İstanbul’a uçuşum saat 19:00’da. Uçuş saatinden üç saat evvel şehir merkezinden ayrıldım. Havalimanına varıp tüm işlemleri hallettikten sonra tüm bir hafta çok yoğun bir şekilde gözlerimin önünden geçti. Bu bir hafta boyunca İstanbul’daki kendimden epeyce sıyrılmıştım. Her yönüyle güzel ve besleyici bir deneyimdi. Trojan Horse Summer School’a vedayı en derin bir biçimde o an hissettim. Sonunda İstanbul’a vardım. Yolculuk güzel geçti. Her zamanki hayatıma, İstanbul’a geri döndüm; trafik, gürültü, kalabalık…

İstanbul’a dönüş yolu

* Marcell Mauss, The Gift (1925) ve David Graeber, Fragments of an Anarchist Anthropology (2004).

{Aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: Cemil Çalkıcı}

atölye çalışması, Cemil Çalkıcı, eğitim, Trojan Horse, yaz okulu