kendi içindeki yaradır. Kimi için anlam,
kimi için aşk, kimi için hayatı boğan
o belirsiz eksiklik hissi. »
En son ne zaman “gerçek” bir boza içtiğimi düşünürken, aslında neyi aradığımı da fark ettim. Tadını değil. O zaten herkesin ağzında aşağı yukarı aynı. Aradığım şey bozanın etrafında biriken hâl. O hâl kaybolduğunda tat da eksiliyor, epriyor. Bir hafızayı arıyorum belki. Belki de tarçının kokusunun sırtına atlayıp zamana dokunmak istiyorum.
Market raflarında duran plastik şişelerde boza var ama hafıza yok. Beklemiş ve hatırlamamış. Oysa teneke ibrikten cam bardağa dökülen boza sadece bir içecek değildir, bir geçiştir. Sokaktan eve, soğuktan içeriye, kalabalıktan güvene doğru uzanan küçük bir geçit.
“Haydi bozaaa! Bozaaa!”
Bir kelimeyi böyle uzatabilmek için acele etmemek gerekir. Artık sabır yok. Bugün kimsenin o kadar vakti yok. Ve “kimselerin vakti yok / durup ince şeyleri anlamaya”. Sesler kısa, cümleler kesik, hatıralar yarım.
Boza mayalanır. Bu yüzden kimi zaman içkiden sayılmış, kimi zaman masum bulunmuştur. Reşat Ekrem Koçu’nun kullandığı “tahammür” kelimesi de boza gibi unutulmuştur. Oysa kelimeler unutuldukça tatlar da yoksullaşır. Dil daralınca damak tadı zenginleşemez. Şimdi tam tamına hatırlamanın vaktidir: “Tahammür ile olduğu için, içki yasakları devrinde ayyaşlar, yahud her hangi bir sebeple içkiye tövbe etmiş olup da içkisiz olamayanlar bir iki bardağı içine tam bir sekir veren sert bozalar içerek sarhoş olurlardı.”
Bazı kelimeler unutulunca sadece dil fakirleşmez, hayat da tadını, hatta anlamını yitirir. Kelime ile tat arasında zannedildiğinden daha sıkı, sımsıkı bir bağ vardır.
İçkiye tövbe etmiş akşamcıların bozaya sarıldığı zamanlar olmuş. Meyhaneci ile bozacı yan yana anılmış. “Şıracının şahidi bozacı” sözü biraz da buradan gelir. Aynı karanlığa bakıp birbirine göz kırpan unutulmuş iki meslek. Aynı hikâyenin farklı köşelerinde duran sessiz, zamana direnmeye çalışan tanıklar.
Kış akşamları geliyor aklıma. Karın bile belli bir düzen içinde yağdığı vakitler... Birds filmindeki kuşlar bu kez içimde neşeyle uçuşurken anneme seslenirdim: “Koş anne, tipi başladı!” Tippi Hedren, TRT’nin siyah ile beyazdan müteşekkil ekranından altın sarısı saçlarıyla sanki ergenliğime el sallardı.
Hava durumunu sunan Ali Esin’in sesi… Dışarıda kar. Karın bütün kötülükleri, pisliği örten sessizliği. O sessizliği yaran bir nida. Annemin alelacele cam kâseyle sokağa çıkışı. Teneke ibrikten dökülen bozanın cam kâseyle buluşması ve sıcacık evimizin penceresinden yutkunarak tanık olduğum akış. Eve girecek olan şey yalnızca boza değildi. Evin içi biraz daha güvenli olurdu. Kar yağarken sokak kısa bir süreliğine insana benzerdi. Kardan adamlara tekme atmak kimsenin aklına gelmezdi. Saygı hiçbir zaman erimezdi.
Evliya Çelebi bozayı överken beden kuvveti vermesinden, açlığı defetmesinden söz eder. Ayasofya Çarşısı, At Meydanı, Kadırga Limanı, Aksaray ise “meşhur bozacılar” listesinin mekânları olarak geçer. Buralarda üretilen bozanın “beyaz üstü kaymaklı bozalar” olduğundan bahisle içenin hayat bulacağını belirtmekle yetinmez, on tahta kepçe boza içilse dahi “sekir vermez” diye de not düşer Evliya Çelebi. Yine de bozayı ayak takımına yakıştırır. Bilemem.
Bugün Vefa’ya gidiyorum. Bozayı içmeye değil belki. Çocukluğuma bakmaya. Belki karşılaşırız. Belki de boza, hatırlayanın değil, eksileni hissedebilenin içeceğidir.
Adnan Algın, boza, dil, hafıza