Psikotik İvmecilik
Düşünürleri
Cemil Meriç 1960’larda İstanbul Üniversitesi’nde verdiği sosyoloji dersleri için tuttuğu notlarda, her yüzyılın birkaç düşünürü olduğunu, kalan düşünürlerin onları düşündüğünü yazar.1 Meriç, Hermes rejimi olarak adlandırabileceğimiz bir çağda yetişmişti ve hakikatin tek bir merkezde yoğunlaştığı, bir büyük baba veya yazar üzerinden yayıldığı eski dünyanın son ışıltılı entelektüellerindendi. Meriç gibi aydınların görünür olduğu 70’lerden bugüne hem Türkiye’de hem de dünyada düşünür kavramının ontolojik zemini hayli değişti. Artık yorumlanacak metinlerin sunulduğu hermenötik anlayıştan çıktık (Fredric Jameson’a selam olsun) ve hiddet çağına, sürüler, ağlar ve dağıtık sistemler devrine girdik. Bunun ayırdında olan isimlerden biri, 70’li yıllarda, henüz kişisel bilgisayarlar ve internet ortada yokken Expanded Cinema adlı kitabıyla kehanetlerde bulunan Gene Youngblood’dı.
Youngblood sinemanın sadece bir film izleme eylemi olmadığını, teknolojinin insan bilincini tamamen değiştireceği yeni bir çağa girdiğimizi iddia etmişti. Bu çağa verdiği ad, teorisinin de kalbiydi: Paleo-sibernetik çağ.
Paleo-sibernetik çağ bir oksimorondur. “Paleo-” ön eki paleolitik (eski taş çağı) dönemine yani insanın ilkel, dürtüsel ve biyolojik kökenlerine atıfta bulunurken, sibernetik Norbert Wiener tarafından tanımlanan, makineler ve canlılar arasındaki kontrol ve iletişim süreçlerini inceleyen, ileri teknoloji ve elektronik ağlar dünyasını imler. Youngblood’a göre modern insan bu iki uçurumun arasında sıkışmış trajik ve potansiyel dolu bir varlıktır. Teknolojik uzantılarımız (televizyon, bilgisayar, küresel iletişim ağları) bizi tanrısal bir her yerde olma ve her şeyi bilme seviyesine taşımışken, duygusal, ahlaki ve sosyolojik yapımız hâlâ mağara döneminin kabileci, saldırgan ve korku temelli refleksleriyle işlemektedir. Bizler, yani elektronik bir sinir sistemine sahip taş devri insanları.
Bahsi geçen bu kavramsal paradoks özellikle sanatçı figürü için hayati bir çatışma alanıdır. Geleneksel sanat ve özellikle ticari sinema bu çatışmayı gizlemeye, insanı eski mitolojilerle uyuşturmaya çalışırken, genişletilmiş sinema bu gerilimi açığa çıkarmayı ve insan bilincini teknolojik çevresine uyum sağlayacak şekilde evrimleştirmeyi hedefler. Youngblood’ın sibernetik hem/hem de mantığı sinematik deneyimi ikili karşıtlıklardan da özne/nesne ayrımından da kurtarır. Bu fikri sözgelimi bir filozof, örneğin yapısalcı olmakla suçlanagelmiş Louis Althusser’in kavramsal merceğinden okumak da mümkündür. Böylelikle sinema duyusal, bilişsel ve dijital vektörlerin eşzamanlı olarak işlediği bir üst-belirlenim alanı olarak düşünülebilir. Tabii buradaki üst-belirlenim ifadesi Althusser’deki gibi politik bir kriz anını değil, Youngblood’daki gibi duyusal bir genleşme anını ifade edecektir. Ve elbette genişletilmiş sinema da ekranın genişlemesiyle değil zihnin genişlemesiyle ilgilidir.
Bu kavramın ışığında, çağın ruhunu yakaladığını düşündüğüm birkaç isme ve fikirlerine değineceğim. Youngblood’ı bir kök hücre gibi, türetici bir merkez olarak kullanıp oradan beslenir duran diğer düşünürlerle bir ağ örmek bu kavramı çok daha somut hâle getirecektir.
İlk olarak Gilles Deleuze ve Félix Guattari’yi örnek göstereceğim. Guattari’nin tamamen ayrı bir incelemeyi hak eden geç dönem ekoloji çalışmaları (ve Foucault’ya atfedilen birçok keşfin ön örneklerini sunduğu erken dönem çalışmaları) bir yana, ikilinin ortak kitapları olan, iki ciltlik Kapitalizm ve Şizofreni’nin ilk cildine karşılık gelen Anti-Ödipus, Marksizmi tersyüz eden evrensel tarih anlayışının bir örneğini sunmuştur. Onların anlayışında toplumlar üretim biçimlerine göre değil, onları bir arada tutan ve değişimlerini engelleyen anti-üretim mekanizmalarına göre sınıflandırılır. Bu hamleleri bir tür paleo-sibernetik okuma örneğidir: Tarih ilkel toplumlardan kapitalizme doğru ilerleyen çizgisel bir gelişim anlayışı olmaktan çıkmıştır, toplumsal akışların nasıl kodlandığına ve denetlendiğine dair geriye dönük bir haritalandırma oluvermiştir.
İlk aşama olan ve vahşi olarak adlandırabileceğimiz “ilkel yersel makine”, devletsiz bir yapı içinde, akrabalık ve ittifak ilişkilerini tüm toplumsal alana yayarak iktidarın merkezileşmesini engelleyen bir sibernetik döngü kurar. Burada arzu, bedenin üzerine acımasızca işlenen dövmeler ve yara izleri gibi zalimlik sistemleri aracılığıyla kodlanır ve bu kodlar üretim fazlasının birikmesini önleyerek her şeyin kolektif bir ritüel içinde tüketilmesini ve dolaşıma girmesini zorunlu kılar. Dolayısıyla bu aşamadaki makine, devletin ve sermayenin oluşumunu engelleyen, borçların sonlu bloklar hâlinde sürekli dolaştığı ve asla tek bir merkezde toplanmadığı bir denge sistemi olarak işler.
Diğer taraftan Deleuze ve Guattari bu dengenin bozulmasıyla ortaya çıkan ikinci aşamaya “barbar despotik makine” diyecektir. Bu makine önceki kodların üzerine inşa edilen ve onları aşkın bir otorite altında yeniden düzenleyen bir aşırı-kodlamadır. Despot, toplumsal akışların merkezine yerleşen ve tüm yaşamın kendisine borçlu olduğu, yazının icadıyla sesi gaip kılan ve böylece yasa koyucunun fiziksel varlığından bağımsızlaşan bir terör sistemi kurar. Bu yeni sibernetik düzenlemede önceki sistemin sonlu ve dolaşımdaki borçları despota duyulan sonsuz bir borca dönüşür ve üretim artık topluluğun ihtiyacı için değil despotun şanına ve görkemli harcamalarına hizmet etmek üzere haraç biçiminde organize edilir. Despotik makine yerel kodları silmez ancak onları kendi aşkın birliği altında hiyerarşik bir kast sistemine dönüştürerek toplumsal bedeni yukarıdan aşağıya doğru inen ve paranoyak bir itaat ilişkisiyle kenetlenen devasa bir bürokratik aygıta bağlar.
Nihayetinde ise uygar insanı ve kapitalist makineyi doğuran süreç, bu eski kodların ve despotik aşırı-kodlamaların çözülmesiyle başlar. Kapitalizm önceki toplumsal makinelerin (yani paleo-sistemlerin) kutsal inançlarını, ritüellerini ve niteliksel kodlarını parçalayarak bunların yerine niceliksel hesaplamalara dayalı aksiyomatik bir sistem ikame eder. Artık toplumsal akışlar inanç veya sadakatten ziyade soyut para ve piyasa mekanizmalarıyla düzenlenir. Ancak özgürleşme gibi görünen bu durum aslında arzunun şizofrenik üretimi ile ailenin nevrotik kapanımı arasında sıkışıp kalan yeni bir kölelik biçimidir. Kapitalist makine kendi sınırlarını sürekli aşan ama bu aşımı hemen yeni bir kâr ve üretim döngüsüne katarak anti-üretimi sistemin içine, bizzat tüketimin kalbine yerleştiren, böylece krizleri bile kendi besini hâline getiren korkunç bir esnekliğe sahiptir.
Ek olarak Deleuze kimi yazdıklarında bir şeyi tekrarlayacaktır: Diyalektik, olanı olduğu gibi kabul etmeyip onu sürekli olması gereken bir geleceğe mal eden (Batılı) bir sorunsaldır. Doğu fikriyatında (ve elbette Spinoza’da) ise varlık olduğu gibidir ve öyle olumlanır. Elektronik medya da dünyayı Batılı rasyonel çizgiden çıkarıp yankıların ve titreşimlerin hâkim olduğu rizomatik bir yapıyla (yani Doğulu bir fikriyatla) işler. Nick Land de farklı bağlamlarda bu fikirlere yaklaşmıştır.
Paleosibernetik çağın daha güncel temsilcileri olarak Manuel DeLanda gibi disiplinlerarası çalışan filozoflar veya McKenzie Wark2 gibi popüler medya kuramcıları (ve genel hatlarıyla yeni materyalistler) örnek gösterilebilir. Ancak benim asıl ilgi odağım The Horror of Philosophy üçlemesiyle hayatımıza giren Eugene Thacker’dır.
Thacker, Youngblood’ın sibernetik olarak tanımladığı ağları birer lanete, bizi ele geçiren ve irademiz dışında çalışan okült mekanizmalara dönüştürür. Özellikle erken dönem eserlerinde biyomedya kavramından bahseder, perili medya ve tuhaf medya adını verdiği bir ayrıma gider. Perili medya, iki farklı ontolojik düzen (doğal ile doğaüstü, dünyevi ile uhrevi) arasında olumlayıcı bir köprü kurar. Burada medya nesnesi (örneğin herhangi bir Tobe Hooper filmindeki başrol-nesne) nesne olmaktan çıkıp bir tür ilahi nesneye dönüşür. Bu artifakt (kendi başına perili bir nesne) bir portal işlevi görecektir. Bu türde medya araçları paradoksal bir şekilde ziyadesiyle iyi çalışır. Normalde görünmez olanı görünür kılar, işitilmeyeni işitilir hâle getirirler. Perili medya bir bağlantı ve iletişim vaadi taşır. Fenomenal bir mevcudiyet sunar ve nihayetinde insanı ve insani deneyimi yeniden teyit eder. Tıpkı Jean Baudrillard’ın her şeyin görünür ve şeffaf kılındığı müstehcen iletişim evreni gibi, perili medya da bir şeffaflık ve karşılıklılık iddiasındadır. Fakat buradaki şeffaflık daha çok öteki dünyaya açılan bir penceredir.
Öte yandan tuhaf medya, perili medyanın aksine iki ontolojik düzen arasında negatif bir dolayım kurar; yani bir bağlantıyı değil mutlak bir kopuşu ve aradaki aşılmaz uçurumu onar. Lovecraftvari tuhaf kurgu geleneğinden beslenen bu medya türünde nesne bir şey hâline gelerek insan kavrayışından geri çekilir. Tuhaf medya sessizliği ve opaklığı iletir. Burada numenal bir hiçlik söz konusudur. Perili medyanın sunduğu aşkın deneyimin yerini tuhaf medyanın sunduğu tekinsiz bir kayıtsızlık alır. Baudrillardcı simülasyonun anlamı yok ettiği o noktaya benzer şekilde tuhaf medya da iletişimin imkânsızlığını, insan bilgisinin sınırını ve kozmik dışarıyı yüzümüze çarpar. Thacker’ın teknolojiyi büyüden arınmış bir araç olarak görmeyip fotoğraf makinesinden bilgisayar ekranına kadar her medya aracını, doğaüstü olanla veya bilinemeyenle kurulan ilişkinin modern birer grimoire’u gibi okuması, onun paleo-sibernetik çağın farklı bir yönünü yakalamış olduğu anlamına gelir.
Son olarak: Büyük Fransız filozof Alain Badiou felsefenin işlevsizliği üzerine düşünürken seminerlerinin birinde, yazılı tarihteki kahramanlık figürlerinden savaşçı figürünün insan-hayvan ile tanrılar arasında bir yerde konumlandığını söylüyordu.3 Paleo-sibernetik çağının insanı da pek tabii bu tip bir konumlandırmanın nesnesi olabilir; savaşçının yerini alabilir.
Youngblood’ın sözleriyle bitirelim:
“Bilim kanıtlamıştır ki ‘insan doğası’ diye bir şey yoktur. Nasıl ki su kabın şeklini alıyorsa, insan doğası da geçmiş ve şimdiki koşullanmalarına göre biçimlenir. Davranış özgürlüğünün en üst düzeyi ve artan öz farkındalık tüm insanlar için fiziksel başarıya yönelen endüstriyel denklemde örtük olarak vardır; ancak paleo-sibernetik insan yarattığı çevreyi kontrol etmeyi öğrenmemiştir.”4
1. Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, der. Ümit Meriç Yazan (İstanbul: İletişim Yayınları, 2021).
2. Wark, Üçüncü Doğa kavramıyla, ekranın ortadan kalkmasını özgürleşme olarak değil, kuşatmanın tamamlanması olarak anlar. Wark’a göre ekranın erimesi, vektörel sınıfın sömürü mekanizmasının artık görünmez hâle gelmesi, derimizin altına girmesi anlamına gelir. Sinemanın her yerde olduğu, hayatla eşleştiği fikri Wark için sermayenin her yerde olduğu ve kaçışın olmadığı anlamına gelecektir. Yani söz konusu olan, bilişsel kapitalizmin istilasıdır. Wark ile Youngblood’ın metinleri arasındaki bu gerilim verimli araştırmalara konu olabilir.
3. Alain Badiou, Felsefe İle Politika Arasındaki Gizemli İlişki, çev. Murat Erşen (İstanbul: Monokl Yayınları, 2012).
4. Gene Youngblood, Expanded Cinema: Fiftieth Anniversary Edition (Manhattan: Fordham University Press, 2020), 55.
Alain Badiou, Deniz Baha, Eugene Thacker, felsefe, Félix Guattari, Gene Youngblood, Gilles Deleuze, kapitalizm, medya (mecra), sermaye, sibernetik