Ölü Deniz

“[…] ferahlık ve deniz kokuyor.
Her yerde yeşil çimenler var.
[…]
Ölmek istemeyen herkes kazmakla meşgul.
Herkes de ölmek istemiyor.”1

Antalya’da yazın insan kendi teriyle, deniz suyuyla, havanın nemiyle sürekli temasta, kendini akışkan bir atmosfere teslim ediyor. Mevsimler yazdan geçtikçe su soğuyor ve yoğunlaşıyor. Hava sakinleşip donuklaşıyor. Deniz, içine girilen tuzlu su olmaktan çıkıp ona dışarıdan bakılan bir aynaya dönüyor. Böyle bir zamanda insan şehirle ona dokunmaktan çok karşısındaki kuru ve berrak manzaraya bakarak ilişki kuruyor. Ve ancak o zaman bu turizm kenti, turist nüfusunun da azalmasıyla neşeli yaşamsallığından sıyrılıyor. Bir sahne dekorunu ayakta tutan strüktürün seyirciye görünmesi gibi, turizm kentinin gizil yapısı da böylesi bir ölü sezonda daha görünür oluyor.

Ocak, 2018

Şimdi Antalya’nın merkezinde, kıyıya doğru karanın aniden bittiği ve metrelerce aşağıda denizin başladığı, bu ani iniş boyunca kayalıkların bulunduğu falezlerin üzerinde bir yerdeyim. Deniz ve karayı birbirinden ayıran, şehrin bir ucundan diğer ucuna yay şeklinde uzayan bir çizgi hayal ediyorum ve metin boyunca bu hattın daha çok batı tarafında, Dedeman’dan Lara Sahili’ne uzayan çizgi üzerinde bir noktada duruyorum. Hattın denize yakın tarafı kabaca, falezlerin üzerine kurulu ve şehrin içlerinden bakıldığında manzarayı kesen katlı binalarla, otellerle, parklarla ve parkurlarla çevrili. Falezlerin bazı yerlerinde aşağıya merdiven ya da asansörle inilen, özel işletmeye veya belediyeye ait denize girme alanları bulunuyor. Kayaların üzerine kurulu platformların ahşap döşemeleri kış sebebiyle şimdilik kaldırılmış. Denizin içinde yalnızca paslanmış demir ayaklar duruyor.

Hattı boydan boya kat eden araç yolunun her iki tarafında da bolca balık restoranı var. Tabelaların hemen hepsinde restoran adının yanına bir balık figürü konmuş. Bazılarında ise bizzat ad, kenarları balık biçimine uyan bir grafikle yazılmış. Bunda, müşterilerle kurulan basit bir iletişimden öte bir anlam arıyorum. “İmparatorluk tarihinden her zaman uzak olmayan başka coğrafyalarda, Orta Asya’da, İran’da, mezarlara ölen kişinin resmini çizme, kakma, koyma geleneği vardır.”2 O an şehirdeki bütün balık figürlü tabelalar, üzerinde yükseldikleri balık restoranlarının mezarı olduğu, cam vitrinlerde sergilenen, servis edilen, yenen ve artıkları çöpe giden milyarlarca ölü balığın mezar taşları gibi görünüyor gözüme. Ölümle baş etmenin en sağaltıcı yollarından biri izlenmiş sanki ve ölü balıkların artık ölmekten yoksun imgeleri inşa edilmiş. Balık figürleri, “imge kendinin üstünde salınsın diye”3 bütün restoranların önünde dikilmiş duruyor. Restoranlara denizin rengini taşıyan bolca mavi-beyaz nesne, duvarlara asılan ve üzerlerine deniz canlıları takılmış balık ağları, yine duvarlarda deniz manzarası resimleri… topyekûn denizin (ölü) imgesine karşılık geliyor. Böylece üzerinde durduğum hat, yalnızca deniz ve karayı birbirinden coğrafi olarak ayıran bir sınıra denk düşmüyor. Aynı zamanda karşılıklı olarak birbirlerinin ölülerini (karadaki ölü balıklar ve denizdeki ölü insanlar) ve imgelerini taşıyan iki yerin ayrımını belirliyor.

Hattın kara tarafında denizin ölü imgesine rastlamak, denizde karanın ölü imgesine rastlamaktan daha mümkün. Bulunduğum yerden denize baktığımda insanın denizde ölümüne dair bir iz, işaret, anıt ya da dalgalanma göremiyorum. Ölünün yeri denizde işaretlenmemiş. Denizdeki ölüler, öldükleri yerde anılmıyor ve yasları denizde tutulmuyor. Kentli, turistik amaca ters düştüğü için de olsa gerek, ölüleri denizde anmak konusunda ölü denizin imgelerini karada üretirken olduğu kadar hevesli davranmıyor. Turizm hem denizi, dolayısıyla ‘doğal güzellikleri’, kolayca ölü doğaya çevirip tehlikelerinden ve ölümcüllüğünden sıyırıyor, hem de kentliyi —kısa süreliğine de olsa turisti— ölüm kaygısından kurtarıyor. Balık restoranlarında, tematik su parklarında, dev akvaryumlarda deniz imgeye kısılıyor. Balıktan balık figürüne mesafe alındıkça, tabaktaki balığın ölü ve öldürülmüş olduğu gerçeğinden uzaklaşılıyor. Nasıl ki mavi renkten, ağlardan ve balıklardan oluşan bir arka planda, bunca imge bolluğu içinde balığın ölümü ve öldürüldüğü akla gelmiyor; bu kez denizde, imge bolluğu değil fakat yokluğu sebebiyle insanın ölümü gözden saklanıyor. Sanıyorum ki yazın denize giren hiç kimse, ölülerin de içinde bulunduğu bir suda yüzdüğünün ya da suyun ölümcül yanının ona hatırlatılmasını istemez.

“Eski Ahit’e göre, Tanrı Nuh’a gezegenimizdeki hayatın devam edebilmesi için evrensel Tufan’dan neleri kurtarması gerektiğini söyledi. Tanrı’nın talimatlarına itaat ederek, Nuh tufandan önce gemiye kuşları, hayvanları ve hareket eden tüm yaratıkları bindirdi […] Peki bitkiler? Onlar hakkında tek kelime dahi yok.”4 Benzer şekilde küçük balıkların da birer canlı olduğunu kabul etmiyor gibiyiz. Bir balık türünün boyutları arttıkça veya tek seferde avlanma miktarı azaldıkça balıkçıların cam vitrininde ona daha özel bir yer ayrılıyor. Balina, yunus gibi görece büyük deniz canlılarının ölümü ise küçük balıklarınkinden farklı olarak üzüntüyle karşılanıyor. Küçük balıklarda hiç olmadığı gibi bazılarının birer adı var ve medyada yer alan ölüm haberlerinde onlara adlarıyla sesleniliyor. “Çocukluğumda bir sabah kazayla kırdığım bir zambak bana saflığın sembolü olan genel bir zambaktan daha fazla dokunur.”5 Ölümünün bize ‘dokunmadığı’, kendisi ve imgesi kolayca tüketilen ‘genel’ balıklar olduğu gibi, ardından yas tuttuğumuz ‘isimli’ balıklar da var.

Denizde ölen insanlar için de aynı ölçüt geçerli gibi görünüyor. Örneğin ‘genel’ mülteci ile kurduğumuz ilişki ‘genel’ balıkla kurduğumuz ilişkiden farklı değil. Üzerinde durduğum hattın kıyı tarafından denize bakıldığında çok sayıda, adsız ve bir süreliğine aidiyetsiz görünen ‘genel’ mülteci ve onun belirli aralıklarla tekrar eden ölümü, kıyıdakilere o kadar da ‘dokunmuyor’. Medyada yer aldığı kadarıyla batan bir botla birlikte kaybolduğu öğrenilen kişiler ne denizde bir mezar taşı ya da anıtla, ne de karada mülteci tanımından başka bir karşılıkla anılıyor. Üzerinden yalnızca mülteci imgesi üretilen kişiler ne fiziksel ne de simgesel olarak gömülebiliyor. Yolculuk esnasında bir başarısızlık veya ölüm yaşanmadığı takdirde haberleştirilmeyen, dolayısıyla imgeden yoksun kalan, yaşandığında ise mülteci imgesiyle sabit insanlar, neredeyse fiziksel bir gerçekliğe karşılık gelmiyor. Bir başka denizde ölüm: Ölmek için falezlerden denize atlayan kişiler, tıpkı köprüden atlayanlar gibi atladıkları yerlerin şehrin ölüm kültüründe çokça bahsi geçen mekânlar olmalarını sağlıyor. ‘Genel’ intiharcıların ardından, artık anıtlaşmış olan falez, köprü gibi şehir yapıları, mahalleri ve ölüm nedenlerine dair birkaç satırlık spekülasyon kalıyor geriye. Ve genelde o kadar yüksekten, trafiği durdurup, belki de insanların denize girdiği yere, geçim sıkıntısı veya bunalımdan atlamış olduklarına dair basmakalıp sözler, ölümlerinden daha çok önemseniyor. Denizde ölmüş olanın imgesi, ölüden hızlıca başka şeylere ve denizin dışındaki yerlere sıçrıyor. Karada, ölen balığı doğrudan balıkla temsil etme rahatlığı, söz konusu insan olunca denizde gösterilmiyor. Denizin içinde, üzerinde insan figürleri yer alan tabelalar yok.

Nüfusunun hatırı sayılır bir kısmının geçimini turizmle sağladığı bir şehirde, denizde ölenler yine denizde anılabilir mi? Tatil, her gün karşılaşılanı dışarıda bırakmayı, yeni bir tanıdıklıkta geçici bir yaşam simülasyonu gerektirir. Tatilde ölüme, ölüme kaygılanmaya yer yoktur. Antalya da bundan payını alıyor ve ölümü, yaşam dekorunun ardına gizliyor. Mülteci ve intiharcı ölümünden turistik bir hikâye devşiremiyor, ancak Ölüdeniz efsanesinde olduğu gibi, bahsi geçen ölüm ve öldürme olayı çok eski zamanlarda yaşanmışsa ve gerçekliği şüpheliyse bunu yapabiliyor.

Şimdi, hat üzerinde kilometrelerce batıya, Fethiye’ye gidiyorum ve bir yamaçtan aşağıya, Ölüdeniz’e bakıyorum. Lagün içindeki deniz kıpırtısız. Yer hakkındaki efsaneler de denizin bu ölü hâline sebepler arıyor. Birbirine hayli benzeyen efsanelerden biri, bir balıkçının oğluyla birlikte açık denizde yol alırken fırtınaya yakalandığını söylüyor. Oğlu babasına lagüne sığınmalarını öneriyor fakat baba oğluna güvenmiyor. Bir taşla oğlunun kafasına vurup onu denize atıyor. Sonra yaptığına pişman olunca kendini de suya atarak öldürüyor. Bir başka versiyonda oğul, içme suyu almak için uğradıkları koyda Belcekız —ki sonradan sahile adını verecektir— isimli bir kadına âşık oluyor. Fırtınaya yakalandıkları sırada kıyıya gitmeyi önerdiğinde babası, oğlunun bir kadın uğruna hayatlarını tehlikeye attığını düşünüyor ve oğlunu öldürüyor (Oğulun ‘aşk’ uğruna öldüğü versiyon, babanın yalnızca güvenmediği için oğlunu öldürdüğü versiyona göre daha turist dostu bir hikâye). Yaşananlardan sonra kıyıya yakın bir yerlerde insan kafasına benzer bir kaya beliriyor. Ölen oğul imgesi nihayetinde bir kaya parçasında katılaşıyor ve bu yolla oğul yad ediliyor. Eğer böyle olmasaydı, ölü gömülmemiş/anılmamış/anıtlaşmamış olsaydı, bizatihi deniz, hatta her şey, ölümün simgesine dönüşmüş olacaktı. Belki de öyle oldu, çünkü kayanın tam olarak nerede olduğu bilinmiyor. Şimdi, en başta olduğum yere geri dönüp denize bakıyorum ve Ölüdeniz efsanesinden öğrendiklerimle şu iki seçenek arasında kalıyorum: Ya önümde uzayan ve ufukta sonlanan denizi ya da denizdeki ve kıyıdaki bütün kayaları, şimdiye dek denizde ölen herkesin simgesi/mezar taşı/anıtı ilan edeceğim. Bu iki seçenek arasında bir karara varmayabilirim; ölenin ve ölümün mevcudiyeti her yere yerleşti bir kere.

Denizde insanın ölümüne imge atfetme zorluğu, balıkçı tabelalarına mezar taşı değeri verme kolaylığını sorgulamama sebep oluyor. “Bazı yakın akrabaların cesetlerini yemek, onlara sevgi ve saygılarını göstermelerinin bir yoluydu.”6 Balıkları yiyerek ve tabelalarda çizimlerine yer vererek onlara sevgi ve saygı gösterip göstermediğimizi tekrar düşünüyorum. Şimdi tabelalar mezar taşlarından ziyade, öldürme eyleminden sonra toprağa gururla dikilmiş zafer bayrakları gibi görünüyor. Et restoranı tabelalarına büyükbaş kafası figürü kazımak da avcıların duvara kelle asması geleneğinin bir uzantısına dönüşüyor böylece. Öldürmekten memnun, bununla gurur duyan ve ölümün üstünü örten kişinin simgesi olarak ise önerim, Ölüdeniz efsanesinde bahsi geçen —hem balıkları hem oğlunu öldüren ‘genel’ öldürücü— balıkçı baba.

Temmuz, 2018

İster imgelerin ardına gizlenmiş, isterse imgesi silinmiş olsun yine de ölüm, falezleri kaplayan yemyeşil peyzajın, otel katlarının, havuzların, restoranların, güneşli parkların, ışıltılı denizin ve elbet evlerin içinden sızıyor. Falezlerin üzerinde durduğum noktadan çevreme bir kez daha bakıyorum. Bu sıcak havada güneşin altında beklemek iyice zorlaşıyor. Serinlemek için suya atlıyorum.

“Bizlerin birdenbire zalim olması, sözgelimi, böyle havanın açık olduğu bir bahar öğleden sonrasında, özenle biçilmiş otların üzerinde, yaprakların arasından sızan güneş ışığını tembel tembel izlerken, böylesi bir anda […]”7

1. Svetlana Boym, Nostaljinin Geleceği, Ferit Burak Aydar (çev.), İstanbul: Metis Yayınları, 2009.

2. Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi, İstanbul: Metis Yayınları, 2018.

3. age.

4. Stefano Mancuso, Alessandra Viola, Bitki Zekâsı, Almıla Çiftçi (çev.), İstanbul: Yeni İnsan Yayınevi, 2017.

5. Vitězslav Nezval’dan alıntılayan: Ahmet Güntan, Parçalı Ham, İstanbul: 160. Kilometre Yayınevi, 2016.

6. Claude Lévi-Strauss, Hepimiz Yamyamız, Haldun Bayrı (çev.), İstanbul: Metis Yayınları, 2014.

7. Yukio Mişima, Altın Köşk Tapınağı, Ali Volkan Erdemir (çev.), İstanbul: Can Yayınları, 2017.

{fotoğraflar: Can Küçük, 2018}

Antalya, Can Küçük, imge, kent, ölüm, şehir, tatil, turizm