Elif Yalım, Monoton Otonom,
BENTA, 13.02.2026–21.03.2026,
küratörler: Barış Çavuşoğlu ve Zeynep Yılmaz,
fotoğraf: Barış Özçetin

Monoton Otonom

Evden çıktığım andan beri biliyordum. Ayağım ile ayakkabımın birkaç yersiz milimetre sebebiyle bugün birbiriyle iyi geçinemeyeceğini, işlerin bu noktaya geleceğini biliyordum. Biliyor olmama rağmen herhangi bir değişikliğe gitmedim, pişman da değilim. Yine olsa, yine yaparım.

Kaldırım taşları üzerinde eve dönüşün son adımlarını atarken tek düşünebildiğim, çorabımı çıkardığımda neyle karşılaşacağım. Gün boyu bir kez bile olay mahalline bakmadım. Büyük açılışı en sona bırakmak istedim. Hem hiç fırsatım da olmadı; tüm gün oradan oraya, o sokak senin bu sokak benim dolaştım.

Monoton Otonom, Elif Yalım’ın zamanında önemli bilgiler taşımış olmasına rağmen önü alınamayan teknolojik gelişmelerle eskiyip kenara atılmış kabloları, çok güzel bir elbiseye dönüşme uğruna kendi bütününden kopmaya razı gelerek artık kalmış kumaşları ve bir tahmin oyunu oynadığımız takdirde bakan kişiyi hem bilindik hem de bilinmedik yerlere götürecek objeleri birbirine ördüğü dünyasından bir kesit.

Bir nesneye veya bir kavrama içkin olabilecek anlam, hiperiletişim çağının insan-aygıt ilişkisinde sürekli olarak yer değiştiriyor veya yok olma yolunda bulanıklaşıyor. Bilginin kat ettiği yolların sayısı arttıkça ve yöntemleri karmaşıklaştıkça, içerik ve biçimden geriye kalan şey, varoluş sağlamasını ancak kendi kendine yapabilecek bir boşluk oluyor. Sergideki heykeller, günümüz iletişim ağları nezdinde verilen şaşalı sözlerin tutulamaması sonucu okunabilecek birer olumsuzlama; ulaşamama hâlinin mizahi vücutları. Bu vücutları geldikleri yerden ayıran, zincire yapılacak katkı nezdinde hiçbir söz vermiyor olmaları. Boşluklarda beliren yeni imgeler olarak oradalar.

Nesnelerin metalaştığı, metalaştırıldıkları yerde de fetişize edildikleri boyutla ilgilenen kapitalist toplum, bedenler üzerinde de aynı etkiyi bırakıyor. Bir şeye sahip olmak ya da olmamak üzerinden dolaşıma giren sosyal ölçü birimleri flörte, arkadaşlığa, aşka, diyaloglara, yani samimi duygularla sahnede olduğumuz ilişkilenme hâllerine kadar sızmış durumda. Bu bağlamda kişisel bir anekdottan yola çıkarak oluşan Flörtyen Car, arzu hâlini sömüren ve bir türlü karşılanamaz hâle getiren sistemin yarattığı değer algısıyla alay ediyor.

Esnafın elleriyle modifiye ettiği park kukası, farklı adreslerden farklı şeyler taşıdıktan sonra kendini görevine son verilmişken bulan plastik poşet ve artık nereye gideceğini bilmediği için şehrin akışında sürüklenen objeler, monotonlaşmış hayatların dalgakıranları olarak sokaklara dağılmış durumda. Rasgele Formlar fotoğrafları o gün, orada, o saatte, o rüzgârda, öyle geçiyoruz diye, önümüze rasgele düşmüş gibi yapan tüm şeylerin hiç de tesadüfi olmayabileceği bilgisini de beraberinde getiriyor. Kamusal alanda karşılaşılan bu formlar, sanat nesnesinin hesap kitapsız veya fonksiyon odaklı bir sıradanlıkta var olabileceğini hatırlatıyor. A noktasından B noktasına en hızlı şekilde varmak için inşa edilen günümüz altyapılarında yapılacak lineer yolculuklardan uzak aylak sokak yürüyüşlerine teşvik ediyor.

Gündelik hayatın dokularına rastgelelikler üzerinden bakan Elif, katılaşmış postmodernliğin kaçınılmaz yaralarını da aynı sokaklarda buluyor. Bana öyle geliyor ki bu, aradığımız şeyin tezahürlerini aradığımız her yerde bulabileceğimize dair çok temel tinsel bir önerme. Hassas Şeyler serisi, üzerinden her gün geçen binlerce aracın sertliğini sorgulatmadığı asfaltın bir zamanlar darbe almaya ve aldığı darbelerle birlikte şekillenmeye açık hâlini, acıtacağını bildiğimiz hâlde giydiğimiz bir ayakkabının deri üzerinde bıraktığı izle beraber okuyor. Vidanın deldiği çiğ bir yumurtayı, kurumadan önce çukurla damgalanmış asfaltı ve bilumum başka deformasyonları, kendi yumuşak dokularımın birer yansıması olarak görmenin verdiği sıcaklıkta duruyorum. Burası güzel bir yer.

Tüm bu manzaraları çerçeveleyenin sınırlarının kişisel hayatlarımıza kadar uzanarak genişlediğini düşündüğümde, başımı döndüren bir garip gerçeklikte hep beraber süzülüyoruz. Daha çok büyüme, daha çok hızlanma, daha çok iletişim, daha çok bilme, daha çok ivmelenme: daha çabuk, daha büyük, daha fazla. Endüstri devrimi > hız > motor > kurye > kuş öldü. “E fakat değil mi ki pizzalar soğumasın; müşterilere yetişsin, puanlar düşmesin, patronlar öfkelenmesin” diye yazıyor Elif. Kuş artık yaşamıyor. Yolun ortasında veya kenarında yatarken, neden olduğunu ancak bizim bilebileceğimiz bir sebepten ötürü artık aramızda değil. Kuşa bir açıklama borçlu değil miyiz peki?

Barış Çavuşoğlu, BENTA, çağdaş sanat, Elif Yalım, kapitalizm, Monoton Otonom, sanat, sergi, sermaye, Zeynep Yılmaz