Karin Sander,
“En Yüksek Notalara Çıkmak” (2008),
performans, Cappadox 2017,
fotoğraf: Furkan Temir
Kaosla Kozmos Arasında

Kaynakların sınırlı, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız olduğu varsayımı neredeyse kendi kendini doğrulayan bir kehanet gibi karşımıza dikilmiş vaziyette. Doğa ananın cömertliğinin istismar edildiği ve ekosistemin dengesinin neredeyse geri döndürülemez şekilde bozulduğu bir çağda Dünya’dan kaçıp yaşanabilecek farklı gezegenler bulma hayali, seksenler bilimkurgu filmlerinin ıslak fantezilerinin ötesine geçeli çok oldu. Teknolojide çığır açıcı bir gelişme olmazsa insan türünün ya da en azından bildiğimiz anlamda medeniyetin pek de uzun bir ömrünün kalmadığını söylemek psikotik bir yanılsama olmaktan çıktı artık. Bilim insanlarının dur durak bilmeyen galaksiyi tarama çabaları sonuçlansa ve yerleşebileceğimiz münasip bir gezegen bulsak bile, beraberimizde taşıyacağımız, belki de genetik kodumuzda olan savaşlardan ve çatışmalardan vazgeçemeyen yapımız, bu yeni yuvamızı da tez zamanda cehenneme çevirmeyeceğimizi garantilemiyor. İnsanlığın sonunun, doğayı içine sürüklediğimiz krizlerden mi yoksa gün be gün artan sosyal dengesizlikler ve bundan kaynaklanan savaşlardan mı olduğu konusunda bahisler uzun süredir açık olsa da, her iki senaryonun da ortak noktası insanın kötülüğü. Bu kötülüğü ilk insandan beri kanımızda mı taşıyoruz, yoksa çeşitli kültürel kurgularla mı edindik; işte bu yüzyıllardır süren felsefi tartışmaların asıl konusu.

Fulya Erdemci ve ekibi* Kapadokya’daki sergilerin üçüncüsü olan Dünyadan Çıkış Yolları’nda, içine düştüğümüz bu krizden kaçışı fütürist bir bakışla teknolojide değil arkeolojik bir çalışmayla prehistorik yaşam biçimlerinde arıyorlar. Dert bir kere gezegeni terk etmek olmaktan uzaklaşınca, elimizde kalan ‘dünya’ kavramını daha itinalı tanımlamak gerekiyor. Fulya Erdemci dünyayı alışageldimiz gibi mavi gezegen olarak ela almaktansa insanların edimleriyle ve yaratılarıyla oluşturdukları kültürel bir alan olarak görüyor. Bu minvalde dünyadan çıkış, bizi hâkim ideolojilerden ve ekonomi-politik düzenlemelerden sıyrılmaya çağırıyor. Sergide yapılmaya gayret edilen şey geçmişe dönüp medeniyetin takip etmekten vazgeçtiği, toprak altında kalmaya yüz tutmuş patikaları açığa çıkartmak; farklı yaşam pratiklerini, üretim biçimlerini ve hatta geçmişte yaşamış olanların ruhlarını çağırıp günümüz dünyasının dokusunda bir yırtık yaratmak. Tüm bu sürece, bir nevi şaman ayini gözüyle de bakmak mümkün.

Kapadokya’nın dört bir yanına yayılmış serginin göbeğini Keyişdere’deki, bir çanağı andıran vadinin ortasına ihtimamla yerleştirilmiş işler oluşturuyor. Tıpkı Cappadox kapsamında, gecen seneki Gelin Bahçemizi Ekelim sergisinde olduğu gibi işlerin ebatları, malzeme seçimleri ve araziye konumlandırılışları bölgenin coğrafi özellikleri suistimal edilmeden yapılmış. İşler ve mekân ahenkle iç içe geçiyor. Serginin görsel ağırlık noktası üç iş arasında dağıtılmış ki, bu üç iş insanın inşa etme takıntısı etrafında öbeklenerek yapısal olarak da birbirine bağlanıyorlar. Bölgeye adım atar atmaz ilk beliren yerleştirme Erdağ Aksel’in “Karşılaştırmalı Belirsizlik” adlı, katlanan marangoz metrelerinin devasa boyutlarda üretilmiş bir replikası. Metre üzerinde yer alması gereken numaralar ise silinmiş ve bu nedenle metre kendinden başka bir şeyi ölçemez hâle gelmiş. O da biçare, eklem yerlerinden kırılarak tepelerin arasında coğrafyaya uyum sağlamaya gayret ediyor. Doğal olanı ölçülebilir olana çevirmeye yarayan alet burada işlevini yitiriyor ve manzaranın bir parçası oluveriyor. Numerik değerlerin silinmesi sadece nesneyi işlevsizleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda matematik hesaplar üzerine kurulu bir düzenin değerlerini de devre dışı bırakıyor. Platon her ne kadar akademisinin girişine geometri bilmeyenler giremez yazdıysa da, bu coğrafyada geometri kendine yer bulamıyor. Yerleşim birimleri, aklın kurallarına uygun inşa edilmiş Yunan tapınaklarının aksine, doğanın etkisiyle form almış mağaralardan ibaret. Tam da bu noktada metre anlamsızlaşıyor, aptallaşıyor, atıllaşıyor.

Erdağ Aksel,
“Karşılaştırmalı Belirsizlik”,
Cappadox 2017,
fotoğraf: Furkan Temir

Dev metreyi yakından incelemek için konuşlandığı tepenin üzerine çıktığınızda, vadinin tabanında Deniz Gül’ün “Arzunun Kanatları” adlı işini görüyorsunuz. Sıradan bir yapı malzemesi olan kırımızı kiremitlerden örülmüş bir çift dev kanat, sanki sizin onları takmanızı istermişçesine otların üzerinde serili duruyor. Alelade bir evin çatısını kaplamak için kullanılan, duvarlar ve matematik hesaplarla kurulmuş bir çatı iskeleti tarafından desteklenen kiremitler bu taşıyıcıların yokluğunda toprakla hemzemin olmuş yatıyor ve altlarında yaşanabilecek bir alan açılmasına izin vermiyorlar. İşin adı ise, iki farklı okumaya izin veriyor. Bunların ilki göçlerin hızla arttığı ve bunca inşaat faaliyetine rağmen konut sorununun zirve yaptığı bir yüzyılda sığınacak bir çatı altı bulma arzusuna gönderme yaparken, ikincisi tam ters taraftan yaklaşıp mesken bulma arzusunu, uçup gitmek, bu diyarları terk etmek rüyasıyla devşiriyor. Kullanılan malzemenin yapı öğesi olmasının ötesinde topraktan yapılmışlığı, toprağı hammade olarak kullanan —daha sonra bahsedeceğim— işlerle bağ kurup Kızılırmak etrafına yerleşmiş, çömlekçiliğiyle meşhur Avanos’un toprakla olan ilişkisini perçinliyor.

Deniz Gül,
“Arzunun Kanatları” (2003),
Cappadox 2017,
fotoğraf: Murat Alat

Vadideki ebatları en büyük olan yerleştirme Chapuisat Kardeşlerin “Tatil Köyü” adlı işi. Sık sık karşılaştığımız modernist bir mimariyle inşa edilmiş bu tatil köyü arılara tahsis edilmiş. Yerküreyi içine sürüklediğimiz ekolojik krizin sonucunda arı neslinin tehlikeye girmesi ve bunun muhtemel sonuçları sıkça tartışılırken kadim bir yerleşim yeri olan Kapadokya’da geleneksel tarzdaki arı kovanlarının birleştirilmesinden oluşan bu konaklama merkezi, hem Erdağ Aksel’in ve Deniz Gül’ün işlerinde bulunan mesken sorununa ironik yaklaşımı tekrarlıyor hem de yapı kurma, inşa etme edimi ile dünya yaratmanın ilişkisini kuruyor.

Chapuisat Kardeşler, “Tatil Köyü”, Cappadox 2017,
fotoğraf: Furkan Temir

Yapma, etme, kurma gibi dünyamızı yaratan faaliyetler üzerinde duran bu üç büyük yerleştirmeyi dev bir kayanın içindeki oyuklara gizlenmiş üç başka iş karşılıyor. Nermin Er’in “Yanyana”, İris Ergül’ün “Acaibü’l Mahlukat” ve Yaşam Şaşmazer’in “Tahribat” adlı işleri mağaraları mesken tutmuş insanların dünyalarına dair fanteziler sunuyor. “Yanyana”, ufak bir güvercin mağarasının oyuklarına yerleştirilmiş modern bir yapı iskeletini andıran kâğıttan küçük heykellerin sanki birer kutsal nesneymişçesine yerleştirilmesinden ibaret. Bu kâğıt heykellerin zarar görmeye müsait yapıları —geçicilikleri mağaraların kadimliğiyle kıyaslanınca ve inançların zaman karşısındaki değişkenliğini de hesaba katılınca— hayli masum kalıyor. Bu mütevazılığı ve ilahiye yapılan göndermeyi “Tahribat”taki secde etmiş, etrafı mantarlarla kaplı tahta heykelde de görmek mümkün. Heykel yerleştirildiği yerde hem ilahi olanla hem de doğayla kurduğu bağın, bu bağların iç içe geçişinin ve insanın faniliğinin izlerini taşıyor. Kayanın öte yanındaki dik bir merdivenden dikkatlice tırmanıp ulaştığımız mağara da ise “Acaibü’l Mahlukat”ın içine dalıyorsunuz. Geçen seneki sergide yer alan Nilbar Güreş’in şaman kuklalarıyla bağları reddedilemeyecek şekilde belirgin kemik, çaput ve dallardan müteşekkil hayvan ve insan heykelleri sizi çağlar öncesinden kalmış bir ev yaşamının içine sokuyor. Hayvanların ve insanların bir arada yaşadığı bir mağara hayatı bu. Canlı cansız, tüm varlıkların nasıl bir ilişkiler ağı içinde var olabildiğine dair bu çalışma günümüzde esamisi okunmayan ilişkisellik türlerinin ortasına salıveriyor katılımcıyı. Dünya kurma ediminin ilahi olanla dünyevi olanın içi içe geçmesinden mütevellit olduğu bu mağara heykellerin yardımıyla zamanda bir atlamaya sebep olabilecek kudrette.

Nermin Er, “Yanyana”,
fotoğraf: Murat Alat
ve İris Ergül, “Acaibü’l Mahlukat”,
fotoğraf: Furkan Temir,
Cappadox 2017
Yaşam Şaşmazer, “Tahribat”,
Cappadox 2017,
fotoğraf: Furkan Temir

Vadinin içine doğa ile ilişki kurmamızı sağlayan Nermin Er’in bir başka çalışması yerleştirilmiş. “Dinle” adlı bu iş, birkaç metal koniye bağlanmış borulardan oluşturulmuş çoklu bir yerleştirme. Vadinin değişik yerlerine yerleştirilmiş bu dev koniler bir gramofonun yaptığını tersine çevirerek görünürün alanından kaçan, ancak bin yıllardır coğrafyaya şekil verip onun ayrılmaz bir parçası olan rüzgârın sesini duymamızı, onun bu dünyadaki mevcudiyetine şahit olmamızı sağlıyorlar.

Hemen hemen her işte kendisini gösteren toprak ve mekân ilişkisi Alper Aydın’ın performansında görmezden gelinemeyecek bir şekilde zuhur ediyor. Aydın, üç saatlik bir süre içinde kendisine Keyişdere’nin toprağından bir yuva inşa edip içine hapsoluyor. Bu iş pek çok katmanda diğerleriyle kesişen bir çalışma. Ancak, toprak ve insan bedeninin hem mitolojideki hem de modern felsefedeki ilişkisi işi iki farklı açıdan okumayı salık veriyor. Ev bedeni korumaya alırken beden evi de içine alacak şekilde genişliyor.

Nermin Er, “Dinle Serisi”,
fotoğraf: Murat Alat
ve Alper Aydın, “Barınak”, performans, fotoğraf: Furkan Temir,
Cappadox 2017

Keyişdere vadisini terk edip, Kızılırmak’ı takip ettiğinizde iki farklı işle daha karşılaşma şansı doğuyor. Héctor Zamora’nın “Hakikat Örtülü Olarak Ortaya Çıkar” namlı labirenti ve Yasemin Özcan’ın “Dünyadan Çıkarken” diye adlandırdığı farklı toprak kaplardan oluşmuş bir rokete benzeyen heykeli ırmağın hemen kıyısına yerleştirilmiş. Bu işlerin akan suyla olan ilişkisi onların geçip giden zamanla da ilişki kurduklarının altını ister istemez çiziyor. Özellikle, sergi etkinlikler kapsamındaki jeoloji yürüyüşüne de katılmışsanız Özcan’ın birbirinden hem kuşak olarak hem de teknik olarak farklı çömlek ustalarının eserlerini üst üste dizdiği heykelinin tıpkı Kapadokya’nın coğrafyasını oluşturan kayalar gibi değişik zamansal izleri, kültürel birikimleri katman katman görünür kıldığını fark edebilirsiniz.

Héctor Zamora’nın işi ise, belki de sergideki deneyime en açık iş. Bu işe uzaktan bakmak yetmiyor. Evlerdeki bacaların yapımında kullanılan tuğlalardan oluşmuş yarı geçirgen bir labirentten mürekkep bu iş izleyiciyi kendine çekiyor ve bir kez içine girdiniz mi nehrin çizgisel akışının karşısına doğanın varoluşunun döngüselliğini çıkarıyor. Tüm bölge mevcut medeniyetin baskısı altında yavaş yavaş toprak altında kalmış kültürel ve fiziki bir varlığa sahipken Zamora bu antik zaman bilgisini bir deneyim olarak katılımcıya sunuyor. Spiral şeklinde inşa edilmiş labirent bir taraftan klostrofobik bir atmosfer yaratırken, diğer taraftan zorunlu olarak sunduğu yürüme faaliyeti, merkeze ulaşma hissi şu an bildiğimiz hakikate ulaşma yollarımızı kadim bir uygarlığınkiyle kıyaslıyor. Hakikat hem görecelilikten sıyrılıyor hem de varılacak bir hedef olmaktan çıkıp yolculuğun kendisi hâline geliyor.

Héctor Zamora,
“Hakikat Örtülü Olarak Ortaya Çıkar”
 ve Yasemin Özcan,
“Dünyadan Çıkarken”,
Cappadox 2017,
fotoğraflar: Furkan Temir

Sergideki işler bu kadarla da sınırlı değil. Özellikle Avanos’taki Hacı Nuri Bey Konağı küratörler tarafından bir araştırma ve serimleme merkezi olarak kurgulanmış durumda. Burada bulunan Serkan Taycan, Lara Favaretto ve Annika Eriksson’un işleri bölge halkından toplanmış görsellerle yörenin geçmişine, toprakla ve özellikle Kızılırmak’la olan ilişkisine dair bir araştırma. Uçhisar’daki kalede bulunan Mehmet Ali Uysal’ın bir marketin tepesine park etmiş kâğıttan yapılmış uçağı ve kalenin tepesine yerleştirilmiş kayığı ise, ha canınız sıkılır da bu diyarları terk ederseniz diye hazır ve nazır bulunuyorlar. Tabii Uçhisar kalesine çıkarken kafanızı yere eğerseniz görebileceğiniz Guillaume Bijl’in “Şöhret Yolu”, tam da kaleye çıkan merdivenlere tırmanan bize nirvanaya ya da dünyevi şöhrete ulaşacağımız vaadini veriyor.

Şayet sergide asıl itibarıyla bir dünyadan kaçış fikri bulmak istiyorsanız, size bu imkânı Halil Altındere’nin “Uzay Mültecisi” işi sunuyor. Büyük bir hızla, kelimenin tam anlamıyla yersiz yurtsuzlaşan Suriyelileri uzaya yollama hayalinin bir ürünü olan bu proje asıl gücünü kullandığı mecra olan hipergerçeklik gözlüklerinden alıyor ve bu gözlükler, gözlükleri takana ne bu dünyadan ne de uzaydan olan ancak dijital dünyada kendine yer bulabilen bir mekânda —daha doğrusu mekânsızlıkta— dolaşma imkânı sunuyor. Altındere’nin ironik işi, sergideki diğer işlerin karşısına dijital dünyanın olanakları ya da olanaksızlıklarıyla çıkıp bir nevi fütürist parodi ortaya koyuyor. Belki de Erdağ Aksel’in metresinden kaçmış olan sayılar “Uzay Mültecisi”nde bir işleve kavuşuyorlar.

Halil Altındere,
“Uzay Mültecisi” (2016),
Cappadox 2017,
fotoğraf: Furkan Temir

Dünya dediğimiz şey, kaosla kozmos arasında derme çatma kurduğumuz ufacık bir alansa bizim beslenmemizi, ürememizi ve sosyalleşmemizi sağlayan yer evrenin sonsuzluğu karşısında bir noktadan bile küçük bir yarıktır. Kapitalizm kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi mutlak bir atalete doğru ironik bir şekilde tüm hareket imkânlarını son hızla içine çekerken ivmelenmek yerine yavaşlamak, hatta geriye gitmek en münasip direniş eylemlerinden biri olarak görülebilir. Cappadox’a bir seyahat, teknolojik imkânlarla mümkün olmayan geçmişe doğru zaman yolcuğunu mümkün kılıyor. Her yıl bir öncekine eklemlenerek genişleyen Cappadox araştırmasının bizi nereye götüreceği bir muamma, lakin dünyanın bu kadim bölgesinden öğrenecek daha çok şeyimiz olduğu aşikâr.

Mehmet Ali Uysal,
“Kağıt Kayık”,
Cappadox 2017,
fotoğraf: Furkan Temir

* Dünyadan Çıkış Yolları, Cappadox 2017 — Küratör: Fulya Erdemci, yardımcı küratör: Kevser Güler, asistan küratör: Ilgın Deniz Akseloğlu, prodüksiyon ve lojistik asistanı: Sevinç Işıldar, teknik asistan: Mert Berat Aktürk

Cappadox, Dünyadan Çıkış Yolları, Fulya Erdemci, Ilgın Deniz Akseloğlu, Kevser Güler, Murat Alat, sanat, sergi