İnsan ve Mekânları

Bir yuva düşünüyorum, alçak bir ev, 
Yüksek pencereleri olan, üç bölmeli, düz, yeşile dönmüş 
[…] 
Antik estampları andıran yoksul ve gizli bir yuva 
Yalnız benim içimde yaşayan, zaman zaman içine girip 
Gri ve yağmurlu günü unutmak için oturduğum. 
—Andre Lafon, 1913

Ev ve aidiyet üzerine düşüncelere kapılıp gittiğim oluyor bir süredir. Evimiz veya eve dair arayışımız en basit nesnelerin zaman zaman ruhsal bakımdan en karmaşık nesneler olduğunu keşfettiğimiz alan. Birsen Tezer’in “Çal Kapımı” ve İncesaz’ın “Sesimi Duy İsterdim” şarkılarında geçen o “çalınan” kapılara takıldığımı fark etmem ile nesnelerin ruhsallığını ve basit işlerin bende uyandırdığı hayranlığı fark etmem çok yakın dönemlere denk geliyor. Kapı, bana dair olanların barındığı, anlaşıldığı ve anımsandığı alana girişin ilk adımı gibi. Eğer kapını açarsan içeri girenler olur, aynı zamanda kapının dışına çıkarak temas ettiğin alanı derinleştirebilirsin.

Bir zamanlar kendimi anlamlandırmak için sınırlara ve kavramlara ihtiyaç duyuyordum. Bir süre sonra açıkça gördüm ki tanımlar dış yüzeye ait, insanın yüzeysel kalma isteğinden doğmuş kalıplardan ibaret. Ne kadar çelişkili görünse de kendimi ilk olarak dinlediğim şarkılara ait hissetmiştim, bazı ifadeler ve imgeler şarkıların içinde anlamını bulmaya başlamıştı. Zamanla farkına vardım ki okul radyosunda yayın yaparken bir araya gelen şarkılar, o gün seçtiğim kitaptan okunan birkaç satır ve annemden başka dinleyenimin olmadığını düşündüren bir sessizlik içinde söylenen cümleler tesadüfi değildi. Bu şarkılara eşlik eden şiirler ve kitaplar, defterime çizilenler, yazılanlar, alınan notlar vardı. Tüm bunları, bu arayışları ve soruları fotoğraf izledi. Neden bu fotoğrafı çektiğime dair sorulan bir sorudan beri fotoğraf ile derinleşen bir ilişkimiz var.

fotoğraf: Anı Ekin Özdemir, 2019

Aslında konumuz bu değildi ama oradan oraya kurulan bağlantılar etrafında dolaşmadan da olmuyor. Zamanın geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiden, benliğimizin ise ileri geri hareketlerden çok daha derin olduğunu bana ilk olarak fotoğraflar öğretti. Geçmiş, şimdiki zamanın ve geleceğin içinden geçerek benliğime doğru süzülen bir ışık huzmesi gibi orada dururken ilerlemiyor da kendi etrafımda dönüyor olduğumu çektiğim fotoğraflara baktıkça farkına varmaya başladım. Fotoğraf zamanla bir andan veya anıdan çok, sonu gelmeyen bir dönüş hâlini aldı. Bu döngülerin birbirine temas ettiği noktalar da insan yaşamındaki gerçek anıları oluşturuyordu, çünkü hayat ileriye doğru bir hareket hâlinden çok döngüler üzerineydi. Bazı hislerin, düşlerin ve bağların açıklamalara ihtiyaç duymadan hayatımızın merkezinde yer almasının sebebi de bu kesişim noktaları.

Bu yazdıklarım karmaşık değil de birbirine temas eden detaylardan oluşuyor zihnimde. Ev iç dünyamı temsil ediyor. Masama serdiğim, zaman zaman defterimin arasına sıkıştırdığım veya ayna kenarına iliştirdiğim fotoğraflar ise kapım gibi. Dışarı açtığım ve açıldığım kapı.

Walter Benjamin’in Fotografinin Küçük Tarihi’nde bahsettiği gibi “Nasıl libidinal bilinçdışı psikanalizle ortaya çıkıyorsa, bu görsel bilinçdışının ayırdına da ilk defa fotoğraf sayesinde varabiliyoruz.” Burada, fotoğraf görsel bir deneyimden çok bir bilinç deneyimi hâlini alıyor. Katman katman köklerime inebileceğim, aynı zamanda oradan göğe uzayabileceğim bir yol olarak beliyor zihnimde.

Mekânın Poetikası isimli kitabında çok basit imgeleri düş kuran zihin aracılığı ile inceleyen Gaston Bachelard şiiirsel imgelerden yola çıkıyor. Kitapta geçen “Evini kurmak için yaşamak gerekir, içinde yaşamak için evini kurmak değil.” cümlesini minik, bordo defterime not almışım. Ev ve eve dair tüm basit görünen derinlikli kavramlar burada fotoğraf ile sıkı bir bağ kuruyor. Bachelard, evin konu olarak kolay geliştirilebilmesi dolayısıyla insan ruhunu çözümleme aracı olarak ele alabileceğimizi iddia ederken şöyle söylüyor: “Ruhumuz bir oturma yeridir. Ve ‘evleri’, ‘odaları’ sürekli anımsayarak kendi içimizde oturmayı öğreniriz. Evle ilgili imgeler iki yönde birden ilerliyor: Biz onların içinde olduğumuz ölçüde onlar da bizim içimizde.”

İnsanın evini bulması için önce kabul etmesi ve bir noktada kabul edilmesi gerekiyor. Yani hem içeride hem de dışarıda var olmak bir ihtiyaç. Yaşam kapının dışında başlıyor, unutmak veya anımsamak için döndüğümüz evin kapısını çalan olmadığında insanın kalbi atmıyor. Bazen nesneleri incelerken veya dünyayı izlerken yalnızca bir tür düş kuruyoruz. Düş kurmak dünyayı duymanın, evi bulmanın en içtenlikli yolu. Zaten düş kurabilen insan bir başka bakar, bir başka dokunur. Sınırsız dünyamızın, içselliğin anahtarı olan düşlerin akışına kapıldığımız her köşe de evimiz değil midir?

Anı Ekin Özdemir, ev, fotoğraf, mekân