“Bugünün karesi”,
fotoğraf: Manifold, 24.01.2019.
Pipo solak, üzgünüz.
Eski Fotoğraflar

Beyoğlu’nun arka sokaklarında dolanırken, sarı filtreye boğulmuş, eskimiş, kenarları yırtılmış fotoğraf karelerini andıran bir sahafa denk geldim. Ne dükkânın adı vardı görünürde ne de sahibi göğsünü gere gere dolanıyor, sakallarını sıvazlayarak müşteriyi çağırıyordu…

Dükkânın önüne bir masa atılmış, masanın üzeri kitap, tanesi beş lira. Çoğu tozlu, sayfaları kalın; geçmiş zamanlardan, güneşli yaz günlerinden, iyot kokulu deniz manzarasından geliyormuş gibi yatıyorlar dükkânın girişinde.

Onların tepesindeyse bir kedi, başını iki kolunun arasına almış, patilerini bükmüş, tırnaklarını gevşetmiş, uyuyor. İnsanlar gelip geçiyor, karşı komşudan acemi bir şarkıcının tiz sesi geliyor, kavga çıkıyor, kavga dağılıyor, polis arabalarının sirenleri geliyor birkaç yüz metre öteden, sonra susuluyor… Kitapların arasında dolanırken ben, gözlerini açıp bana bakıyor kedi, tırnaklarını çıkarıp bir kitaba batırıyor. Sonra yine bir gevşeme, yeni bir sessizlik; gözleri kapanıyor.

Masanın diğer ucunda, kahverengi derisi soyulmuş, güneşin altında kalmış, yanmış, yaşlanmış bir sandık duruyor. Kapağı açık; içinden eski, kimsesiz fotoğraflar taşıyor dışarı. Kim bilir nereden çıkagelmişler Beyoğlu’nun alelade bir sahafının vitrinine? Kim bilir kimin elinden kaçmış, sokağa düşmüşler ya da hangi kitabın içinde muhafaza edilirken sahipsiz kalmış, yeni bir yolculuğa çıkmak zorunda bırakılmışlar? Öyle ya da böyle, evin baş köşesinden, salondaki konsolun üzerinden kopmuş, çerçevelerini yitirmiş, kendilerini onları tanımayan insanların gözlerine emanet hâlde bulmuşlar.

Önce o bavulun içine elimi daldırıp fotoğrafların arasında kısa bir yolculuk yaptım, sonra rasgele üçünü elime aldım. Bir de kâğıt parçası dikkatimi çekti. Miadını doldurmuş, is kokan, sararmış, üzerinde daktilodan çıkma kelimeler bulunan bir mektuptu bu. Sevgiliye yazılmış aşk sözcükleri ya da yurt dışından gelen özlem kokusu yoktu üzerinde. Apartman sakinlerine yazılmış bir uyarı mektubuydu. Altında da apartman yöneticisinin imzası vardı. Güzel bir Türkçeyle yazılmıştı.

Fotoğrafların ikisi, iki farklı düğünden çekilmiş iki ayrı kare. Birinin tarihi not düşülmüş arkasına: 1968… Diğeriyse büyük bir muamma. Ancak iki gelinin de gelinlikleri birbirine çok benziyor, arka planda seçilen davetlilerin kıyafetleri ve saç stilleri neredeyse birbirinin aynı… Ve aynı siyah-beyaz kalite, benzer baskı kâğıtları… Çok da uzak zamanlarda çekilmemiş olmalılar.

68’den gelen fotoğrafta gelinle bir davetli kucaklaşıyor. Başının arkasına attığı duvağının beyazı, yüzündeki gülümsemeyi güzelleştiriyor. Onun omzunu sıkı sıkıya tutan, gözlerinin içine bakan kadınsa epeyi yaşlı ama saçlarını taramış, en şık kıyafetlerini giymiş üzerine belli. Fotoğrafın çekildiğinin farkında değiller, belki de patlayan flaşın yarattığı bir anlık şaşkınlıkla dönecekler kameraya ya da umursamayacaklar bile… Sonraki kare yok hâliyle.

Öbür fotoğraf özenle çekilmiş, gelinle damat dikdörtgenin tam ortasına alınmış, yüzlerine odaklanılmış… Belli ki biliyorlar, fotoğrafları çekiliyor; ama bana sorarsanız hiç oralı değiller. Alnından öpüyor kızı damat; kız otuz iki diş, büyük bir sessiz kahkahayla gülüyor sevgilisine. İlk dans sanırım daha başlamamış; hatta damadın ellerinin titrediği bile anlaşılıyor neredeyse… Gelinlikle ilk defa görmüş gibi sevdiğini; öylesine kapalı gözleri. Arkalarında, flu bir yabancı var; bize yabancı elbette. Gelinin kız kardeşidir belki yahut ablası damadın, bilemiyoruz. Ama hayranlıkla bakıyor sahneye, bir kare sonra alkış kıyamet ondan kopacakmış gibi sanki…

Üçüncü fotoğrafsa karlı bir İstanbul’un neşesine kapılmış çocukların kahkahalarını taşıyor şimdiye. Kazaklar giyilmiş, montlar çekilmiş, kaşkoller bağlanmış, kar topları yapılmış… Üst baş da biraz dağınık. O fotoğraf bende değil artık; bir kitabın arasına konmuş tek baskı yasaklı bir yayın gibi gitti başkasına; ben verdim. O da yanımdaydı, sahafın önünde.

Neşe de o fotoğraftaki gibi kalsın isterim işte; dursun. Belki o çocuklar bugün karanlık bir toprağın altında, mezarda; belki de torunlarını seviyor, kentin karlı günlerinde sokakları arşınlıyorlar bastonlarıyla, bilmiyorum. Bambaşka bir şehirde, yabancı bir dilde konuşuyor olmaları bile bir ihtimal. Ama o günün karesi, bugün hâlâ canlı, hâlâ kahkaha seslerini saklıyor renksizliğinde.

O düğünlerde evlenen çiftlere ne oldu? Onu da bilmiyorum mesela. Güzel cümlelerle başlayan masalları, ihanetle mi bitti? Aşk, zamana yenik düşüp onları terk mi etti? Cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğim sorular bunlar; büyüsü de bu eski fotoğrafların: O anın ölümsüzlüğü, bugünün gerçekliğiyle buluştuğu anda gülen yüzlerin ardında keder aramaya başlıyor insan. Oysa 68’in mutlu insanları onlar. Mutlu kalsınlar.

Kedinin üzerine yattığı bir kitabı, sağ ön patisine dokunarak çıkarıyorum hengâmenin içinden. Çetin Altan’ın Nar Çekirdekleri… Sayfaları dökülüyor artık; kaç kez el değiştirmiş belli değil, fakat tek kelime not alınmamış içine, tarih atılmamış, hiçbir cümlenin altı çizilmemiş. Hayaletler arasında gitmiş gelmiş gibi.

Kitaba dahil ettiği bir yazı dizisi, “Kırk Yıl Önceki Dünya” başlığını taşıyor. 70’lerde yazılmış o yazıların kırk yıl öncesi, 30’lara dayanıyor. Oysa bugünden kırk yıl evvel, daktilosunun başında Çetin Altan, bu kitabı yazıyor.

30’ların dünyasını anlatırken alaycı bir tutum takınıyor. Paris-New York arası uçuşların 37 saate düşmesine sevinen 30’larla dalga geçiyor; Hitler’in yumruğunun altındaki Almanya’yı anlatırken şaşırıyor insanlığın ders alamamışlığına. Ama bugünle aynı değil hiçbir şey, biliyor. Dizinin girişine şu satırları yazıyor: “…hiçbir şeyin değişmediği ve değişmediği yanılgısıyla ‘tarihin bir tekerrürden ibaret olduğunu’ söyler dururlar. Oysa evrenin tek değişmeyen gerçeği, her şeyin durmadan değişmekte olduğu yasasıdır.”

Elbette değişiyor dünya, yaşadıkça büyüyor. Ancak dünyayla beraber insanın ne kadar değiştiği meselesi, kafamı kurcalıyor bu fotoğraflara baktıkça.

Şimdi düğünlerde çekilen fotoğraflar özenle, bir bir seçiliyor; binlerce kare arasından birkaç yüz yaşayabiliyor. Sonra onlar da —hemen hiç— basılmadan, güzel bir fotoğraf kâğıdında görünmeden, internet üzerinden davetlilere yollanıyor. Düğünlerde gelinler ve damatlar kendilerine sevinmektense başkalarının eğlenip eğlenmediğini kontrol edip duruyorlar. Herkes gittikten sonraysa arta kalan bütün içkiyi içip, rahatlamaya çalışıyorlar.

İlk dans şarkıları değişiyor; orkestranın yerini DJ’ler alıyor yavaş yavaş.

Mutluluk yasaklı bir nüsha gibi sol göğsün altında taşınmıyor, fotoğraflara gizlenmiyor, konsollara çerçevelenmiyor; anında herkesin eline geçiyor ya da ellere düşüyor belki de.

Ama bakıyorsun…

Gelinliğin içinde sevgilisini ilk defa gören damat, yine titriyor durduğu yerde; seviyorsa en azından, sevmeyi biliyorsa bir parça. Gözleri kapalı öperken gelini alnından, sevgilisinin sessiz kahkahası duyulmuyorsa renkli fotoğraf karelerinde artık… Elenen düğün fotoğrafları gibi eleniyor evliliğin yeni erbapları…

Tarihler takvim yapraklarında değiştikçe, değişiyor dünya da; o değişime bir nebze direnebilenlere kalıyor bu dünya… Fotoğrafların da tek değişmeyen gerçeği, sessizce atılıyor olması en şen kahkahaların sanırım.

Neşe, bir fotoğraf karesi gibi kalsın isterim sadece.

Derin Koçer, fotoğraf