Yaratıcılık ve Psikanaliz İlişkisi Bağlamında
Louise Bourgeois’nın
Sanat Pratiği

Geçtiğimiz günlerde Manifold’da yayınlanan metinlere göz gezdirirken, bu metinlerin ortak paydalarından biri olarak ele alınabilecek ‘yaratıcı edim ve yaratıcılık’ genel başlığının ‘bilinçdışı’ süreçlerle ilişkisine değinen bir metne rastlamadığımı fark ettim. Bu metnin, bu eksikliği doldurmak amacıyla —sanatsal yaratıcılığı da içerecek şekilde— yaratıcılık olgusunun psişik süreçlerle ve kuramsal olarak psikanalizle ilişkisi üzerine bir serinin giriş niteliğindeki ilk metni olmasını planladım.

Sigmund Freud psikanalizi, sadece ruhsal hastalıkları tedavi amaçlı bir kuram ve yöntem olarak değil; aynı zamanda yaratım ediminin psişik dinamikleri ve özellikle sanatçıda yaratıcı sürecin nasıl ortaya çıktığı gibi sorulara cevap vermesini de sağlayacak bir bilim olarak görmüştü. 20. yüzyılın en önemli keşiflerinden biri olan ‘bilinçdışı’nın keşfinin, modern sanatın gelişimi ve ilerlemesine de katkı sağladığı söylenebilir. Freud, bütün yaratıcılık faaliyetlerinin altında yatan temel mekanizmanın yüceltme [sublimation] olduğundan bahseder. Yüceltme, cinsel dürtünün cinselliğinden arındırılıp toplumsal yönden daha ‘kabul edilebilir’ başka nesnelerle ikame edilmesi olarak ifade edilebilir. Yaratım edimi ve sanatsal yaratıcılık, bu bakımdan bastırılan cinsel enerjinin ya da libidonun eser veya yapıtlara dönüştürülme yeteneğidir. Freud için, sanat yapıtlarının çözümlenmesinden ziyade sanatçıların ve yaratıcı edimin kaynaklarını keşfetmek daha önemlidir. Sanatçı, ‘gerçek’ dünyada tatmin edemediği bir dürtüyü ve libidosunu hayal dünyasının yaratılmasına aktarır. Freud sanatçı ile nevropat arasında benzerlik kurmakla birlikte, sanatçının da tıpkı nevropat gibi doyurulmayan gerçeklikten hayal gücünün dünyasına geri çekildiğini belirtir. Ancak nevropattan farklı olarak sanatçı, hayalden gerçeğe doğru geri dönmeyi ve bu hayali insanlarla paylaşabilme yetisine sahiptir.1

Freud’un psikanaliz kuramını yaratım edimi ve özellikle sanatla olan ilişkisinin dışavurumu olarak sanat pratiğine aktarmış bir sanatçı Louise Bourgeois. 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından biri olan Bourgeois, travmatik çocukluk anılarından yola çıkarak yaşam öyküsünü sanatın malzemesi hâline getirir. Onun sanatında Freud’un psikanaliz kuramının izlerini doğrudan sürmek mümkün. 2012 yılında Londra’da bulunan Freud Müzesi, “Louise Bourgeois: The Return of the Repressed” [Bastırılmışın Geri Dönüşü] isimli sergiye ev sahipliği yapmıştı. Sergi, Bourgeois’nın heykelleriyle birlikte psikanaliz seansları boyunca aldığı notlar ve yaptığı çizimlere de yer vererek onun psikanaliz teorisi ve pratiğiyle olan çok katmanlı ilişkisini keşfetmeyi amaçlamıştı. Sanatının temel izleğinde, 1951 yılında babasının ölümüyle başladığı ve 35 yıl süren psikanaliz seanslarında yeniden kurguladığı benlik ve kadınlık olgusu yer alır. Bourgeois’nın travmasının ana kaynağını —çocukluk yıllarının ilk döneminde hayranlık duyup sonrasında dadısıyla olan ilişkisi yüzünden bir nefret nesnesine dönüşen— babası ve annesinin bu durumu sessiz kabullenişi oluşturur. Bourgeois’nın doğumu babasında bir hayal kırıklığına yol açmıştı, çünkü babası aslında Bourgeois’nın annesi Josephine’in bir erkek çocuk dünyaya getirmesini bekliyordu. Babasının Louise ile ilişkisi, neredeyse bir aşk/nefret ilişkisi şeklinde gelişmişti: Bir yandan kızının başarılarından dolayı aile ve arkadaş çevresinde ondan övgüyle söz ederken, diğer yandan da erkek evlat sahibi olamadığı için kızını sürekli aşağılıyordu.

1974’te yaptığı heykeli “Babanın Yok Edilmesi” [The Destruction of Father], babasının annesine sadakatsizliğini ve babasından gördüğü aşağılanmanın etkisiyle ona duyduğu nefreti tamamen dışavurduğu ilk çalışmasıdır. Bourgeois’nın yaratım süreci, çocukluk yılları ve travmatik deneyimleri üzerinde yoğunlaşır ve bilinçdışı çatışmalarını sanatına yansıtarak onları sanatsal yaratım aracılığıyla çözümlemeye çalışır. Bu çözümleme ise, sanatı aracılığıyla babasının sürekli öldürülmesi yoluyla gerçekleşir. Bu ‘babayı’ öldürme eğilimi “The Destruction of the Father” heykelinden daha sonra, “Cell III”, “Arch of Hysteria” ve “Nature Study” isimli eserlerinde de tekrarlanır. Bourgeois sanatını, bir travmanın deneyimlenmesi ya da yeniden deneyimlenmesi olarak tanımlar. Bu eserinde, psişesindeki yarılmayı da sembolize edecek şekilde kadın/erkek, zevk/acı, arzu/tiksinti gibi ikilikler arasındaki gerilimli ilişkiyi öne çıkarır. Bu yarılma aynı zamanda, onun babasının onayını alma ve ona duyduğu nefret arasındaki gelgitlerinin de bir yansıması sayılabilir. Bourgeois’nın eseri, tam da Freud’un yüceltme [sublimation] adını verdiği savunma mekanizmasının işlerlik kazandığı bir örnek olarak düşünülebilir. Babaya duyulan nefret ile birlikte muhtemel saldırganlık gibi ilkel bir dürtünün toplum tarafından kabul edilebilir bir sanat formuna dönüştürülerek asıl amacı ve nesnesinden ayrıldığından söz edilebilir.

Louise Bourgeois,
“The Destruction of the Father”, 1974,
fotoğraf: Rafael Lobato,
kaynak: Tate

Freud’un yaratı süreci ve psişik unsurlarını incelerken kullandığı temel kavramlardan biri de ‘tekinsizlik’ [uncanny] kavramı. ‘Tekinsiz’ kavramı ilk kez Alman filozof Schelling tarafından kullanılsa da psikoloji literatürüne ilk kez Ernst Jentsch’in 1906 tarihli “On the Psychology of the Uncanny” [Tekinsizin Psikolojisi Üzerine] makalesiyle girer. Freud 1919 tarihli “The Uncanny” makalesinde2 tekinsiz anlamına gelen unheimlich sözcüğünün heimlich sözcüğünün zıt anlamlısı olduğunu belirtir. Heimlich ev, eve ait olandır. Bu yüzden tanıdık ve tekindir, bilinendir. Freud, heimlich sözcüğünün birbirine karşıt iki anlam grubunu içerdiğinden bahseder. Heimlich kelimesi hem “tanıdık olunan, aşina” hem de “gizli, yasak, töredışı” gibi anlamlara gelmektedir. Freud tekinsizliği aslında bilinen, tanıdık olan ama derinlerde saklanmış yani bastırılmış olanın korku ve rahatsızlık verici bir şekilde ortaya çıkması olarak ifade eder. Bilinçdışı evimizin karanlık bir odası olarak ele alınabilir. Evimize ait olan ya da bir zamanlar evimize ait olduğu için bize tanıdık ve güvenli gelen şeylerin gizli ve örtülü kalmasını istediğimizde ise, onları bu karanlık odaya kapatırız. Bu şeyler bize hâlâ tanıdık gelir, çünkü evimizin içindedirler. Tekinsizlik ise, bastırılmış —odaya kapatılmış— olanın bize yabancılaşmasıyla başlar ve yabancılaşmış olanın bu karanlık odadan geri çıkma ihtimali korku, kaygı ve endişe hissetmemize neden olur.

Bourgeois’nın 1945–1947 yılları arasında yarattığı Femme Maison [Kadın Ev] serisi, sanatçının 1940’lı yıllarda Fransa’dan New York’a taşındığı sürece tanıklık eder. Femme Maison, çıplak kadın bedeni ve başının çok katlı bir ev ile örtüldüğü bir tasvir serisidir. Bourgeois’nın eserlerinde sık kullandığı ev ve beden motifleri, ona kişisel ve kolektif hafızasının yeniden kurgulanması için bir imkân sağlar. Femme Maison serisindeki ev, onun Fransa ve sonraki Amerika yıllarında ‘ev’ ve ‘aile’ ile olan ilişkisini sembolize eder. 1940’lı yıllarda Bourgeois, Amerika’da yaşamaya başlamış ve üç çocuk yetiştirmektedir. Bu seri, anne / eş / ev kadını rollerini dengelemeye çalışırken kadının kendine ‘ev’ mekânı dışında kurabileceği bir bireyselliğin ve kadın kimlik kurgusunun sınırlılıklarına vurgu yapar. Bu yıllarda artık onun için ‘ev’, hem bir yuva/sığınak hem de bir kafes hâline dönüşmüştür. Bourgeois’nın evi bir anlamda Freud’un heimlich kavramıyla tam da ortaya koymak istediği anlam karşıtlığını simgeler. Ev, annenin koruması ve bakımıyla özdeşleştiği için tanıdık ve güvenilir olandır, bu anlamda bir sığınaktır. Bourgeois’nın kişisel hafızası bağlamında ise ev onun için çocukluk yıllarına ait travma ve çatışmaları da sembolize eder, bu nedenle Bourgeois’nın bastırmaya çalıştığı bu dürtülerin kendini yine ev aracılığıyla açığa vurduğu söylenebilir. Bourgeois’nın Femme Maison serisinde ‘tekinsizlikle’ ilk düzeyde karşılaşma kendini bu şekilde gösterir. Seride yer alan imgelerde, ev formunun ayrıca kadın bedeniyle iç içe geçmiş bir hâlde olduğu görülür. İnsan bedeni de tıpkı ev gibi tanıdık ve bilindik bir mekândır. Beden aynı zamanda, toplumsal ve kültürel kodların dayatıldığı, sürekli sınırlarının çizilmeye çalışıldığı bir çatışma alanıdır; bu bakımdan da bir “tekinsizlik” içerir. Femme Maison’daki kadın beden formunun, evin —toplumsal ve kültürel yapı tarafından dışarıdan çizilen— sınırlarını aşan ve orantısız bir şekilde tasvir edilmesi ‘tekinsizlikle’ başka bir karşılaşma olarak okunulabilir.

Londra’daki Freud Müzesi’nde düzenlenen “The Return of the Repressed” sergisinin kitabının önsözünde Philip Larratt-Smith,3 Bourgeois’nın sanatının yaratım süreci ve katarsis işleviyle arasındaki ilişkiye doğrudan bakmamıza olanak tanıdığından söz eder. Sanatsal üretim Bourgeois için psikanalizin bir formu olarak, hem bir onarım ve sağaltım hem de kendisini çözümlemesinin ve tanımasının kaynağı olmuştu. Bilinçaltının karanlık odalarında ‘tekinsiz’ olanla tekrar ve tekrardan karşılaşması ise, şüphesiz onun ‘yaratma cesaretine’ ışık tutmaktadır.

Louise Bourgeois,
“Femme Maison” (1946–1947),
enstalasyon görüntüsü: Tate Modern, fotoğraf: Christian Sinibaldi,
kaynak:
The Guardian

1. Octave Mannoni, Sigmund Freud, çev. Veysel Atayman, Turgay Kurultay, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1992.

2. Sigmund Freud, “The Uncanny”, The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XVII (1917–1919): An Infantile Neurosis and Other Works, Penguin Vintage Classics, 2001, s. 217–256.

3. The Return of the Repressed, ed. Philip Larratt-Smith, Violette Editions, Box Edition, 2012.

Eda Öztürk, Louise Bourgeois, sanat, tekinsizlik, yaratıcılık