Suyla Hemhâl Duyular

Suya yaklaşarak her dalgada çözümlenen yapısına, coğrafyaları ve zamanları birbirine bağlayan hafızasına dokunmak... Tanıklığıyla düşünmek…

Merve Yücel ile Eylül Şenses’in hazırladığı Su Etrafında programı, suyun dilini ve hayal gücümüzdeki yerini ortaya koyarken, Gökçen Erkılıç yürütücülüğündeki “İstanbul Kıyı Çizgisi Atlası”1 bu niyeti somut bir eyleme, bir haritalama seferine dönüştürüyor. Sanatçı Caniş Vardal, mimar Feyza Çınar ve sanatçı Evin Kaçar’ın eşlik ettiği bu arayışın bir parçası, müzisyen ve müzikolog Bardia Hafizi’nin rehberliğinde bir derin dinleme etkinliğiyle Marmara’nın sularına açıldı. Bu metin 13 Temmuz Pazar günü suyun etrafından sızanların bir kaydıdır.

Fenerbahçe’deki marinadan bindiğimiz tekneyle Marmara’ya süzülürken, henüz teni yakmayan bir güneşin altında, sohbetimiz kahve eşliğinde aralandı. Kıyıyı ardımıza almış, teknelerin azaldığı, dalgaların ve balıkların arttığı bir derinliğe ilerliyorduk. Tekne, suyun üzerinde salınan o kulak, bir keşif aracına dönüşüyordu.

Flybridge’de başlayan sohbetimiz kokpite indi. Bardia’nın çantasından çıkardığı ambisonik mikrofon ve kulaklıklarla bir eşiği atladık. Bu özel mikrofon sayesinde çevredeki tüm sesleri çok daha pür ve yoğun duyabilecektik. Bu aşamada kendi kulağımızın hudutlarını aşan, üç boyutlu bir işitme deneyiminin içindeydik. Kulaklık sayısı azdı. Bu sayılı oluş hepimizi aynı anda aynı deneyime hapsetmek yerine çeşitliliği sağladı. Birimiz yüzerken diğerimiz dinliyor, bir başkası kâğıda döküyordu. Kolektif bir deneyimin içinde bireysel keşiflerin izini sürüyorduk.

Duyumsamak

Kulaklığı ilk taktığımda uzak bir teknenin motorunu, kayalara ve tekneye çarpan dalgaları, yüzen çocukların seslerini, teknenin gövdeyle kurduğu teması duyumsadım. Sesler çok uzak bir zeminde gibiydi, ancak kısa sürede yaklaşıp odaklı bir hâl aldılar. Kulağıma uğramayan sesler bile bedenime ve zihnime yerleşti; sesle düşünür, sesle hisseder hâle geldim.  Uzakta kalan her ses sanki yanıma gelip konuştu; görünmeyen sesler bir bir fark edilmeye, duyulmayanlar yankılanmaya başladı. Yabancı olan tanıdık, görünmeyen görünür oldu.

Bu nasıl mümkün olabiliyordu? Onca sesin arasından istediğim birini seçip tüm duyularımla nasıl kavrayabiliyordum?

Bedenin alışıldık algısı bu deneyimle birlikte çözülmeye, sınırları muğlaklaşmaya başlıyordu. Öyle bir an geldi ki sanki ayaklarım işitmeye, kulaklarım dokunmaya koyuldu. Ten artık bir zar değil, sesle, ritimle ve kasların gerilimiyle yeniden çizilen bir haritaydı. Bu deneyim Elizabeth Grosz’un2 “duyumsanan beden” kavrayışını hatırlatıyordu: Bedenin işitsel ve dokunsal potansiyellerinin, gizli kalmış duyum alanlarının farkına varmak…

Pauline Oliveros’un3 “derin dinleme” tanımında da söylediği gibi, sadece kulakla değil tüm varlığımla dikkat kesilerek dinliyordum. Sesler ayrı ayrı odalara yerleşmiş gibiydi ve ben istediğim odaya girip istediğim sesle baş başa kalabiliyordum. Beden birbirinden kopuk duyu organlarının mekanik bir toplamı olmaktan çıkıp Maurice Merleau-Ponty’nin4 felsefesindeki gibi dünyayla dolaysız bir temas hâlinde olan algının bizatihi kendisi hâline geliyordu. Bu dinlemede beden sesin titreşimini tüm varlığıyla soğurup onunla bir oluyordu. Algı, zihnin bir tasarımı değil tenin dünyayla ördüğü bir dokuydu.

Duyduğum her ses kelimelere dökülemiyordu; bazıları dilin kenarında duran bir mırıltı gibiydi. Bu, Julia Kristeva’nın5 “konuşan beden” imgesiyle tariflediği durumdu; dilin yüzeydeki sembolik yapısının altında yatan ritmik, tensel ve şiirsel alan.  Kristeva’ya göre dilin bu yapısının altında ritimlerin, tonlamaların ve dürtülerin hüküm sürdüğü, anneye ve şiirsel olana ait bir alan uzanır: Semiotik khora. Sözden önceki ritim ve enerjidir bu. Ses ve müziktir.

Böylece dilin kendisi bedenin içinden akan mırıltılarla yeniden şekilleniyordu. Bedenin durmak bilmeyen oluş hâli dili (neyi nasıl söylediğimizi) şekillendiriyor, dil bedenin içinden fışkıran bir mırıltıya dönüşüyordu.

Bedeni sessiz bir ses kaynağı olarak tahayyül ettiğimizde, varoluşumuzun ve mekândaki salınımımızın etkisini de yeniden düşünürüz. Juhani Pallasmaa’nın6 deyişiyle “dünya ve benlik, ten aracılığıyla sürekli birbirini bilgilendirir ve yeniden tanımlar”. Bu somatik sesin, bedenin kendi içsel uğultusunun potansiyelini açığa çıkarmak, ses ile hareketi birleştirmek bir tür şifa alanı yaratır. Varlığımızın ve bir aradalığımızın daha önce duyulmamış veçheleri bu sayede ortaya dökülür, birbirine dolanır.

Dinlemek

İkinci aşama bizi daha derine, suyun içine çağırıyordu; suyun altındaki ses dalgalarını ve titreşimleri algılamaya yarayan bir hidrofonla denizin içini dinlemeye. Kulaklığı taktıktan sonra yoğun sesler ve balıkların fısıltılarını duymak konusundaki naif hevesim yerini farkındalığa bıraktı. Duyduğum, dalga sesleri ve cızırtıya benzeyen mekanik hışırtılardı. Ses dalgalarının farklı bileşenlerini anlamaya çalışıyor, onların nasıl ortaya çıktığına, su ve tekneye çarparak nasıl değiştiğine odaklanıyordum. Bu deneyimde dikkatli dinlemek tepki vermemeyi seçmek anlamına geliyordu; hareket etmek, cevap vermek veya konuşmak yerine bilinçli bir suskunlukla suyun seslerini dinlemek. Fakat dinledikçe zihnimden bazı düşünceler de sızmaya başladı. Marmara Denizi kirlilik, plastikler ve müsilaj da demekti. Müsilajın varlığına dair bilgi sahibi olmak örtük bir kaygı ve bir ön kabulü getiriyordu bu deneyime. Sesler pür değildi.

Aslıhan Demirtaş’ın Sümüklü Deniz Seferleri’nde7 izini sürdüğü manzarayı düşünüyordum. Bu deneyim o manzaranın işitsel bir tezahürü gibiydi. Marmara’yı 2021’de bir istilacı gibi saran ve Karadeniz’in kapılarını zorlayan jelatinimsi kütle, suyun tınısını boğuyor, sesin bünyesine yerleşiyordu sanki. Kirlilik, iklim krizi, doğal kaynakların sömürüsü, nüfus artışı, yani insan eliyle yaratılanlar denizde salyaya dönüşmüş ve sese karışmıştı. Tekne üstünde gerçekleştirdiğimiz dinleme deneyimi Marmara’nın bir çeşit hâline ve hikâyesine şahit olma biçimiydi. Bu açıdan kendi bedenimiz ve dikkatimizle denize yönelik beslediğimiz duyarlılık bir tür sorumluluk ve özeni sorgulatıyordu.

Dinlemenin Politikası ve İhtimam Sorumluluğu

Dinleme: İşbirliği içinde dinlemek, diğerinin ihtiyaçlarını dinlemek ve bu ihtiyaçların gerçekleşmesi için çalışmak. Uygulama yoluyla dinlemek, diğerinin duyulması için konsantrasyon ve sessizlik gerektiren dikkatli bir eylem. Niyetini dışavurmaktan arınarak dinlemek, seslenmeden, sormadan, üstüne çıkmadan, bastırmadan, yok etmeden. Dinleyerek, bir sesin duyulmasına ve güçlenmesine olanak tanıyan bir açıklık yaratabiliriz, böylece “öteki”, sesi aracılığıyla özneleşebilir.

Dinlemek, Lawrence Abu Hamdan’ın8 dediği gibi politik bir eyleme dönüşmüştü. Orada, teknenin üzerinde, suyla tek bir frekansa ayarlanmış bedenlerimizle aslında bir tanıklık icra ediyorduk. Bu tanıklık, dinlemeyi bir bakım emeğine dönüştürüyordu. Tıpkı Silvia Federici’nin9 bakımı politik bir sorumluluk olarak okuması gibi, Marmara’nın sesine kulak vermek, ona saygı duyma ve anlama sorumluluğunu da beraberinde getiriyordu.

Burada Nicola di Croce’nin10 “ses birlikteliği” kavramını da hatırlamak gerek: İnsanın öncelendiği bir ses evreninde, rahatsız edici olanı dışlarız. Peki, Marmara’nın bu boğuk sesi, bu “rahatsız edici” hışırtı, insan ve insan olmayanın bir arada var olduğu yeni bir ekolojiyi de düşünmeye zorlayamaz mı bizi?

Özellikle kapitalizmin tekno-rasyonel evrimiyle birlikte, ses manzarası, insana ait olanın hegemonyası altına girdi. İnsan-dışı sesler, “rahatsız edici” ya da “anlamsız” olarak yaftalanıp bu peyzajdan sürüldü. Nicola di Croce’nin kavramı bu sürgüne bir itirazdır. Bu kavram, “rahatsız edici olanla eleştirel bir ilişki kurarak insan ve insan-dışı ses ifadelerinin çoğulluğunu kucaklayan yeni bir ses ekolojisi” talep eder. Ancak mesele yalnızca dinleme arzusunun ötesindedir. Kimlerin dinleyebildiği, kim için dinlendiği, bunun kime nasıl bir etkisinin olacağı sorulmalıdır. Ve hatta, suyun altındaki sesleri kimlerin haritalandırabileceği de sorulmalıdır. Bu hidrofon teknolojisi, bu teknolojiye erişim, tekneyle denize açılmak, kıyıdakinden farklı seslere ve suya ulaşmak ekonomik sermaye ve zaman gerektirir. Burada apaçık bir epistemik ve ekonomik eşitsizlik görünür. Derin dinleme pratiği politik birtakım gerçekleri su yüzüne çıkarır.

Dinlemek bir sorumluluk, bir tür ihtimam gösterme hâlidir. Suya kulak kesilmek suyu koruma ve onunla hemhâl olma fikrini doğurur. Duyargalarımız suyla kurulacak yeni ve politik bir ilişkinin başlangıç noktasıdır.

Sesin belki de en radikal biçimi ona başka formlar bulmaktır. Hızlanmanın ve işitsel taarruzun hüküm sürdüğü bu sosyoekonomik iklimde sese bakmak, onu yavaşlatmak ve onunla hemhâl olmak farklı bir potansiyel taşır. İster bireysel ister kolektif bir eylem olsun bir sesin nasıl var olabileceğini, ne türden alternatif varoluş pratikleri doğurabileceğini araştıran alanlar gereklidir. Ses varlığın kendisini, bir arada oluşuna dair bir tefekkür, onu sorgulamak ve yeniden hayal etmek için açılmış bir yarık, bir eylem, bir teknik olmalıdır. Kimin konuştuğunu ve konuş(a)madığını anlamak, güç ilişkilerini görmemizi sağlar. “Verimlilik”, “gürültü”, “anlam” gibi kavramları sorgulatır. Dikkat ekonomisi çağında yavaşlamamız gerektiğini hatırlatır.

Derin dinleme: Sessizleşeni görmek, yok olan sesleri izlemek, mekânın belleğini politik bir yerden sahiplenmek, sokağa bakmak, suya bakmak, havaya bakmak, kimin nerede ne için kim tarafından sessizleştirildiğini sorgulamak.

Ses: Boğazın dehlizlerinden doğup bedenin kabuğunda yankılanarak kendi maddesel diline dönüşen, yeraltından sızan inatçı bir uğultuyla varlığını duyuran, “ötekinin” rahatsız ediciliğiyle yok saydığımız ya da gürültü diye susturduğumuz fısıltısı. Başkalarının sesi.

Eduardo’nun haritası, fotoğraf: Feyza Çınar

Yansıtmak

Marmara’nın sakin görüntüsünün üzerinde, her birimiz duyularımızı çevrenin bir uzantısı gibi kullanmaya başlamışken bir yandan da bu deneyimi harita yapımının kadim eyleminde görselleştirdik. Ancak bu, kâğıt üzerinde sınırları kesin çizgilerle belirleyen iktidarın coğrafyalarını çizen ve fethi müjdeleyen modernist kartografyaya bir başkaldırıydı. Bizim edimimiz, Donna Haraway’in11 isyancı kavramı “konumlanmış bilgi”yi [situated knowledge] kılavuz alıyordu.

Elif’in haritası, fotoğraf: Elif Çelik

Haraway her şeyi gören, hiçbir yerde durmayan, bedensiz bir “tanrı hilesi” [god trick] ile elde edilen sözde nesnel bilgiye karşı çıkar. Bilginin daima bir bedenden, bir konumdan (terleyen, üşüyen, hatırlayan, arzulayan ve incinebilen bir varlığın tikel ve kısmi perspektifinden) doğduğunu, “hiç kimsenin yerinden” [view from nowhere] gelmediğini ifade eder. Dolayısıyla bizim haritalarımız bir sembolleştirme değildi. Kim olduğumuz, nasıl bir koşulda haritalama yaptığımız ve bunu neden yaptığımızın bilgisini de içeriyordu.

Teknede ambisonik mikrofonu ve hidrofonu dinleyen kulakların çizdiği Marmara ile kendini serin sulara bırakan tenin çizdiği Marmara birleşti. Her harita kendi bedeninin coğrafyasından, kendi belleğinin katmanlarından çıkagelen bir tanıklığa dönüştü.

Aycan’ın haritası, fotoğraf: Kübra Aycan Gelekçi

Böylece evrensel, yansız ve otoriter bir “hakikat” anlatısını reddettik. Bizim çoğul deneyimimiz (sayılı kulaklığın elden ele gezmesiyle oluşan işitsel nöbetler, herkesin kendi duyumlarının izini sürmesi) ve biricikliğimiz tek bir egemen haritanın imkânsızlığını ortaya koyuyordu. Bunun yerine birbiriyle konuşan, kesişen ama tam olarak örtüşmeyen bir haritalar atlası, bir duyumlar rizomu yaratıyorduk. Bu, bilginin hiyerarşik değil, yatay ve bağlantısal bir ağ olduğunu kabul eden bir bilme biçimiydi.

Bedenin, dünyayı algılayan özne ile algılanan nesne arasındaki ayrımı eriten bir “dünyanın teni” [la chair du monde] olduğunu söyler Ponty. Tenimiz bizi dünyadan ayıran bir sınır değil, dünyayla iç içe geçtiğimiz, onunla hemhâl olduğumuz yerdir.

Şebnem’in haritası, fotoğraf: Feyza Çınar

Dinlediğimiz sesler kulak zarımıza çarpıp zihnimizde işlenen veriler değildi; bedenimizin dokusuna işleyen, kaslarımızı geren, hafızamızı tetikleyen titreşimlerdi. Marmara’nın kirlilikten boğulan hışırtısı artık bir “gürültü” değil, bedenimize sızan bir kaygı, bir sorumluluk, bir bellekti. Haritalar tanıklık edilen bir varoluş ile ihtimam gösterilmesi gereken bir kırılganlığın kaydıydı. Etik bir duruşu ve bir bakıma politikasını sorgulatıyordu.

Feminist epistemolojinin izinde, “görünmeyeni görünür kılan” tüm kadın “kartograflar”dan12 ilhamla zihnimizde açılan yeni bir pencereden bakıyorduk artık suya.13

{fold içindeki görsel: Caniş'in haritası, fotoğraf: Caniş Vardal}

1. Su Etrafında, “İstanbul Kıyı Çizgisi Atlası”, Salt.

2. Elizabeth Grosz, Volatile bodies: Toward a Corporeal Feminism (Indiana University Press, 1994).

3. Pauline Oliveros, Deep Listening: A Composer's Sound Practice (iUniverse, 2005).

4. Maurice Merleau-Ponty, Phenomenology of Perception, çev.  D. A. Landes (Routledge, 2012).

5. Julia Kristeva, Powers of Horror: Essay on Abjection (Columbia University Press, 1982).

6. Juhani Pallasmaa, The Eyes of the Skin: Architecture and the Senses (John Wiley & Sons, 2012).

7. Aslıhan Demirtaş, Su Etrafında, Salt.

8. Lawrence Abu Hamdan, Walled Unwalled, and Other Monologues (Sternberg Press, 2018).

9. Silvia Federici, Revolution at Point Zero: Housework, Reproduction, and Feminist Struggle (PM Press, 2012). 

10. Nicola di Croce, Law and the Senses: Hear, “Sonic Coexistence: Toward an Inclusive and Uncomfortable Atmosphere” (University of Westminster Press, 2023).

11. Donna Jeanne Haraway, Feminist Studies, “Situated Knowledges: The Science Question in Feminism and the Privilege of Partial Perspective” (1988), 14-3, 575-599.

12. Gökçen Erkılıç, Bu Bir Çizgi Değildir: Kadınların Haritaları, Manifold (2021).

13. Atölyeler ve derin dinlemelerden oluşan bu çalışma grubunun bir sonraki buluşması karada bir derin dinleme etkinliği olacak. Bu yılki haritalar da Felt platformuna işlenecek. Ayrıca çalışma çıktıları Salt Su Etrafında çevrimiçi yayınıyla erişime açılacak.

deniz, dinleme, Eylül Şenses, Kübra Aycan Gelekçi, Merve Yücel, ses, su, Su Etrafında